HaftanınÇok Okunanları
SAMET MUGANLI 1
ORAZ YAĞMUR 2
Yakup Ömeroğlu 3
İMDAT AVŞAR 4
Ahmetcan Aşiri 5
SALIM ÇONOĞLU 6
MEHMET ALİ KALKAN 7
Kapının aniden çalmasıyla irkilerek gözlerini açtı, alelacele hırkasını omzuna atarak pencereye yanaştığında avluda çocukluk arkadaşı Daşdemir’in beklediğini gördü. Hayretten donakaldı, çünkü arkadaşı vefat edeli on yılı aşmıştı. Onun defninde iştirak etmese de sonraki günlerde cenaze evine uğramış, hanımına ve evlatlarına başsağlığı dileyerek teselli vermişti.
Önce karabasan ya da rüya gördüğünü düşünerek gözlerini ovuşturdu, ancak gördüğünün gerçek olduğunu anlayınca kendisini toparlayıp kapıyı açtı, dili dolaşarak:
– Sen ölmemiş miydin? diye sordu.
Arkadaşı yavaşça:
– Ölmüştüm, dedi.
O, dalgalanıp kırılan bu sesin, karşında durmakta olan bu insanın dudakları arasından değil, uzaklardan, zamanın ötesinden geldiğini fark etti.
– Peki, nasıl oldu da dirilip geri geldin?
– Korkma, hortlak değilim!
Arkadaşı epey genç görünüyordu, yaşının otuz, otuz beşten daha fazla olduğu söylenemezdi. Sırtında koyu mavi renkte pantolon, palmiye desenli ince, kolsuz gömlek vardı. Böylesi uzak bir yoldan dönen misafiri kapı önünde bekletmemek için bir adım geri çekildi. Ancak arkadaşı onun ne düşündüğünü anlamış olmalı ki acelesi olduğundan içeri giremeyeceğini, aradığı dostlarını eski adreslerinde bulamadığından buraya geldiğini söyledi.
Terliklerini giyinerek avluya çıktı, komşunun penceresi önünde, ne zamandan beri kullanılmadığı için tozlanmış masanın etrafında misafirle yüz yüze oturdu.
– Evet, anlat bakalım, buraya nasıl dönebildin?
– Bilmiyorum, beni kendileri gönderdiler.
– Ne için?
– Öbür dünya hakkında propaganda yapmak için.
– Nasıl yanı? Buna ihtiyaçları mı var?
– Bilemiyorum vallahi. Son zamanlarda öbür dünyaya inananların sayısının azaldığını söylüyorlar, herhâlde bunun için gönderdiler.
– İnanacaklar mı senin öbür dünyadan geldiğine?
– Hiç ben de bilmiyorum.
Arkadaşı iyi bir eğitim almamıştı. Liseyi bitirince askere gitmiş, askerlikten sonra polis olarak işe başlamıştı. Şehrin merkezinde bulunan otellerden birinde güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Bazen o taraflara yolu düştüğünde ayaküstü de olsa görüşüp hal hatır sorar, geçmiş günleri hatırlardılar. Emekliye ayrıldıktan sonra aldığı maaş yeterli olduğundan çalışmıyor, zamanının çoğunu mahalledeki akranları ile kahvehanede geçiriyordu.
– Kusura bakma, cenaze merasimine iştirak edemedim.
– Önemli değil, işinin çok olduğunu biliyorum.
– Ne zaman geldin?
– Üç veya dört gündür.
– Peki, bu süre zarfında ne yaptın, nerelere gittin?
– Bütün gün boyunca şehrin sokaklarında gezip dolaştım.
– Her hâlde bırakıp gittiğin şehri özlemişsindir. Arkadaşı cevap vermeyince ilave etti, yoksa birisini mi arıyorsun?
– Kendimi arıyorum.
Gençliğinde, çalıştığı kurumda meydana gelen cinayetlerle ilgili, en çok da masum insanların iftiraya kurban giderek tutuklanması konusunda sohbet açıldığında duymazlıktan geliyor veya konuyu değiştirmeye çalışıyordu.
Emekli olmasına biraz kala, işinden tiksindiğini arkadaşlarından saklamıyor, artık bezdiğini ve bu duruma katlanamayacağını açıkça dile getirerek günlerini iple çekiyordu.
– Cennette miydin yoksa cehennemde?
– Önce cehennemdeydim, sonra cennete geçtim.
– Her hâlde sevap işler gördüğün içindir.
– Yok, sevap meselesi değil.
– Öyleyse cennete nasıl geçebildin?
– Önceleri kaçak olarak geçmiştim, yakalanınca geri gönderdiler. Ondan sonra birisinin aracılığı ile rüşvet vererek kanuni yoldan geçtim.
– Yani, orada da mı rüşvet var?
Arkadaşı sırıttı:
– Ne zannediyorsun, rüşvetin olmadığı yer mi var?
– İyi de ölünün rüşvet verecek nesi var ki?
– Altın yüzüğüm vardı, nasıl olduysa defin sırasında parmağımdan çıkarmamışlardı.
Ne zamandır gözlerini arkadaşının giysilerinden ayıramıyordu; sırtındaki gömleğin rengi, dikimi, üstündeki palmiye desenleri gizli bir cazibeyle onu kendine çekiyor, hafızasının uzak derinliklerinde saklanan bir şeyleri anımsatarak garip, belirsiz duygularını uyandırıyordu.
– Orada da bu giysiyle mi dolaşıyordun?
–Hayır, bunu gelirken verdiler.
– Peki, orada ne giyiniyorlar?
– Ne giyinecekler ki? Herkes kefenle dolaşıyor.
– Orada mevsimler nasıl, aynen buradaki gibi midir?
– Hayır, orada sadece bir mevsim var ama buradakine benzemediğinden hangi mevsim olduğunu bilmiyorum.
Daşdemir, yıllarca acı çektiği cilt kanserinden vefat etmişti. Hastalığıyla ilgili kemoterapi aldığından yalnız saçları değil, kaşları, kirpikleri de dökülmüş, yüzünün tamamı, boyun ve boğazı şişerek tanınmaz hale gelmişti. Şimdi ise yüzünde bir zamanlar yakalanmış olduğu hastalıktan zerre kadar da iz görünmüyor, özenle taranmış siyah gür saçları onu çok yakışıklı gösteriyordu.
– Hastalığını nasıl tedavi ettiler?
– Bilmiyorum, hasta olduğumu hatırlamıyorum.
– Cennetten de cehenneme geçenler oluyor mu?
– Elbette, cehenneme büyük bir akın var.
– Hangi akılla cenneti bırakıp cehenneme geçiyorlar?
– Herkes cehennemdedir, cennette çok az insan var
– Peki, cehennemde zift kazanında kaynatılmaktan korkmuyorlar mı?
– Zift kazanında kaynatmaya yakıt yoktur.
– O zaman günah işleyenleri nasıl cezalandırıyorlar?
– Hiç dikkat etmedim. Doğrusu, orada kimse kimsenin umurunda değil.
Daşdemir, uzun müddet Bakü’de, Sovyet mahallesinde hanımı, üç çocuğu ile birlikte kirada oturmuştu. Oturduğu ev daracık, havasız, yıkık dökük, yerleri köhne tahta, demir parçaları ile yamalı, biçimsiz bir yapıydı. Yağmur yağdığında her yeri su basardı. Ömrünün en güzel yıllarını burada geçirmiş, yıllar sonra şehrin dışından arsa alarak küçük bir ev yapmıştı.
– Neden cennete geçtin? Cehennemde yaşamak zor muydu?
– Benim için öyle bir zorluğu yoktu. Burada yaşadığım hayatla mukayesede oranın cehennemi bana cennet gibi geliyordu. Sadece, cennette her şeyin başka türlü olduğunu düşünüyordum.
– Yani, cennet insanların düşündüğü gibi bir yer değil mi?
– Yok, değil. Söylenenlerin hepsi uydurmadır.
– Huriler, melekler de mi yalan?
– Orada da böyle sözler dolaşmaktadır ama doğrusu ben hiç görmedim.
– Peki, gül, gülistan, meyve bahçeleri nasıl, var mıdır?
– Gölgelenmek için ağaç bile yok.
– Sebebi nedir?
– Su saat hesabıyla verilince ağaç nasıl yetişecek?
– Öyle şeyler anlatıyorsun ki insan şaşırıp kalıyor.
– Evet, onu da söyleyeyim ki dağın eteğinde büyük bir cennet müzesi yapmışlar. Orada her şey buradaki insanların hayal ettiği gibidir.
Ona soracağı sorular o kadar çoktu ki nereden başlayıp nerede bitireceğini bilmiyordu. Aslında bu sorular bir anda ortaya çıkmamıştı. Yıllar boyunca içinde biriken, cevapsız kaldığı için katmerlenen sorulardı bunlar. Şimdiye kadar sorulmamasının sebebi sorulacak doğru kişinin bulunacağına olan şüpheydi.
Arkadaşının toparlanması için konuyu değiştirdi.
– Evinize gitmiş miydin? Yoksa geldiğini bilmiyorlar mı daha?
– Hayır, gitmedim.
– Senin geldiğini öğrendiklerinde çok heyecanlanacaklardır.
– Hayır, evimize gitmeyeceğim.
– Neden?
– Sebebini bilmiyorum, ancak buraya gelirken eve gitmememi sıkı sıkıya tembih ettiler, ben de söz verdim. Öbür dünyadan geldiğimi evimizden kimse bilmemelidir. Rica ederim, sen de kimseye söyleme.
Her defasında sorduğu soru yeni bir soruyu doğuruyordu. Ancak arkadaşını yoracağından çekinerek düşüncelerine gem vuruyor, sözlerini dilinin ucundan geri çeviriyordu. Hem de yersiz sorularla onun kalbini kıracağını düşünerek sinirlenip gidebileceğinden çekiniyordu. Buna rağmen öğrenip bilmek isteği onu rahat bırakmıyordu.
– Orasıyla burası arasında herhangi bir fark var mıdır?
– Ne bileyim vallahi, pek bir fark yoktur.
– Buralar nasıl, sen gittikten sonra herhangi bir değişiklik görüyor musun?
– Değişiklik nedir, doğrusu hiçbir şey anlamıyorum. Biraz ara verdikten sonra, sanki dünya tersine dönüyor, dedi.
– Peki, öbür dünyanın nesini beğeniyorsun?
– Öbür dünyada ayrılık olmuyor.
Bu dünyanın her yüzünü gören, öbür dünyanın cehenneminden, cennetinden geçip gelen, hayatın gerçek mahiyetini anladıktan sonra tamamen başka bir varlığa dönüşen bu sıra dışı misafiri hayretle seyrediyor, ne söyleyeceğini bilmiyordu.
– Temelli mi geldin yoksa dönecek misin?
– Döneceğim.
– Ne zaman?
– Henüz bilmiyorum, kendileri haber verecekler.
– Yani, istesen de burada kalamaz mısın?
– Burada kalıp da ne yapacağım? İyi kötü, orada geçinmenin yolunu bulmuşum, yeniden gelip bu zulüm bataklığına girmem akılsızlık olur. Yaşayıp bitirdiğim ömrü bir daha yaşamayı hayal bile edemiyorum.
Araya derin bir sessizlik çöktü, uzun süre hiçbiri konuşmadı. Epey zamandan sonra kendisini toplayarak yeniden öğrenmek istediklerini sormak istediğinde arkadaşının bakışlarından anlaşılan yorgunluğu fark etti. O sırada ne zamandır bütün soruları kendisinin sorduğunu, arkadaşının hiçbir şey sormadığını, hatta buraya niçin geldiğini bile hatırlamadığını anladı.
– Burayla ilgili haberleri nasıl alıyorlar?
– Yeni gelenler getiriyor.
– Yani ölüler?
– Orada kimse ölü sayılmıyor.
– Nasıl yani?
– Diyorlar ki asıl ölüler buradadır.
Konuştukça, arkadaşının çehresinde kendi içindekinden daha fazla hayret ifadesi gördüğünden geleceği, kaderi ile ilgili karışık hisler geçiriyor, halden hale giriyordu. Ancak ölüm duygusu, ona önceki gibi korkunç gelmediğinden, yıllar boyunca hayatına çöken kasvetin eriyip kaybolduğunu hissediyor, şimdiye kadar sezmediği bir hafiflik hissediyordu.
Az sonra arkadaşı ayağa kalkarak ne zamandan beri meçhul bir noktayı tarayan doymuş bakışlarını avlunun kapısına diktiğinde:
– Nereye gideceksin? diye sordu.
– Gidip mezarımı ziyaret etmek istiyorum, dedi.
– Birlikte gidelim mi?
– Yok, yalnız gideceğim. Bir ömür boyunca, insanca nasıl yaşayacağımı bilemedim. Gidip mezarımın başında, yaşayamadığım ömrüme ağlamak istiyorum. Sen gelirsen ağlayamam.
Başını sallayarak uzaklaştı. (15-31 Ağustos 2023, Almatı-Bişkek-Bakü)