Cesaret


 01 Ağustos 2019

Tanınmış bilim adamı, yazar ve naşir Babahan Şerif’le tanışmam ve yakın dost olmamın uzun bir tarihi vardır. Bu işe Harezm’in büyük sultanı Muhammed Rahimhan Firuz hakkında yazdığım bir kitap neden olmuştur. Özbekistan’ın yakın geçmişinde, totaliter Sovyet İmparatorluğu zamanında yalan rejimin esas düsturu olmuştu. Hakikati söyleyen ve savunan aydınlar tazyik altına alınırdı.

Halkımızın manevi dünyasını geliştirmeye hizmet etmiş büyük tarihi şahsiyet Firuz Harezm’de kırk yedi yıldan fazla hanlık eden, Özbek medeniyetinin kalkınmasına katkıda bulunan, ilk Özbek sineması, fotoğrafçılığının temelini atan, Türkistan’da ilk matbaa tesis eden, klasik müziği, makamları mutlaka yeni “tanbur çizgisi” nota yazısında yazdırıp evlatlara miras kaldıran önder devlet adamıdır. Ama Özbekistan istiklalinden önceki edebiyat, tarih kitapları ve basınında Firuz hakkında olumlu bir yazı yok idi. Bende şüphe uyanmış ve Harerzm Hanlığı tarihinı iyi bilen Şeyhnazar Matresulla beraber bu büyük sultan hakkında kitap yazmıştım. Bu Firuz, onun karakteri, hizmetleri, ailesi, sarayın ileri gelenleri, şair ve sanatçılar hakkında sıradan bir insan anlayabilecek tarihi, edebi araştırma şeklindeki bir eser idi. Doğru, Firuz hakkında önce de araştırmalar yapılmış ama onlar da zaman taleplerine uyarak Firuz hakkında olumsuz söylenmiş, Hanın olumlu tarafları ise dile getirilmemişti. O yüzden onları tarihi hakikata uygun tetkik etmek, hak sözü söylemek gerekirdi. Ama Sovyet mefküresi baskılarından korktuğu için kimse bu konuyu elde etmemişti.

Biz tetkiki yaptık ama onu o günün şartlarında kim yayınlayacak? Bir kaç yayın evleriyle görüştük, netice olmadı. O vakit Şeyhnazar, Taşkent’e Gafur Gulam basınyayın evine baş vuralım dedi. Taşkent’e gidip gelmek bir sürü masraf. Masrafı bir tarafa bırakın, önemlisi iş olacak mı, olmıyacak mı belli değil. Ben yayın evinin ne genel müdürünü ne de başka görevlilerini tanıyorum. Kimseyi tanımadan bir işi bitirmek kolay değil. Ama Şeyhnazar dediki: “Ben Müdür Beyi duydum, o bizim memleketten Hive’de okumuş. Anlayışlı bir kişi imiş. Başka taraftan yayın evi edebiyatımız ve halkımız tarihini hakikate uygun olarak tetkik eden eserler basmakta. Müdür Bey, her halde ilgi gösterir, göstermezse başkenti gezip gelmiş oluruz.” Bu sözler bende ümit uyandırdı.

1990 yılının sonbaharında binbir endişeyle Babahan Şerif’in kabülüne girdik. O, bizi güler yüzle karşıladı, adete göre çay ikram etti. Niyetimizi söyledik, daktilolanmış eseri verdik. Müdür Bey sayfaları karıştırdı, son derece ciddi bir tavırla bize dönüp: “Niyetiniz takdire layık, cesaret göstermişsiniz. Konu, okurumuzu ilgilendirecektir, buna şüphe yok. Ama sadece niyet yeterli değil, konunun ilmi ve edebi yönden nasıl meydana çıkarıldığı da önemlidir. İki gün sonra tekrar gelebilir misiniz? O zaman size Kabul edip edemeyeceğimizi bildiririz.” dedi. Kulaklarımıza inanamadık doğrusu. Zaten, eserler teslim edildikten sonra neticesi yazarlara aylarca sonra bildirilir idi. Bu, o günün şartlarında normal bir hadise sayılırdı, çünkü o dönemde özel yayın evleri yoktu ve devlet yayın evleri de parmak ile sayılı olduğu için talep çok, yazar ve alimler eserinin kabulunu aylarca bekledi. Kabulden sonra kitabın basılması planlanır ve bir kaç yıl sonra basılırdı. Bunu bildiğimiz için iki gün sonrasına randevu verilmesine şaşırmıştık.

Nitekim, “Firuz, Şah ve Şair Kısmeti” eserimiz çok geçmeden 1991 yılında elli bin adet yayınlandı. Kitap bir ay geçmeden dağıldı, basında iyi değerlendirildi, bizlere ve yayın evine tebrik mektupları geldi. Doğrusu böyle bir başarıyı hiç beklememiştim. Bu kitaptan sonra biz Babahan Bey’le çok iyi dostuz. Ben Taşkent’e gelirsem, elbette onunla görüşüp sohbetleşiyorum, Babahan Hive’ye gelirse beni görmeden gitmez. Dosluğumuz ailecedir, düğünlerde beraberiz.

Babahan’ın Özbekistanda da dışarıda da dostları çok.Vaktiyle Türk dünyasından, Avrupa, Amerika’dan dostlarıyla beraber Özbekistan’ın incisi Hive’yi ziyarete geliyorlar. Bir vatanperver olarak Babahan misafirlerini Özbekistan’ı, ülkemizin istiklalden sonraki başarılarını yurt dışında tanıtmaya teşvik ediyor. Macaristan’dan gelen Gizelle Bassa, ABD den gelen William Tefft daha sonra Özbekistan haritalarını bastılar. Türkiye’den gelen gazeteci Servet Kabaklı ülkemizi Türkiye, İranlı alim İbrahim Hudayar ise allamelerimizi İran okurlarına tanıttı.

Özbekistan’ın eski ve zengin tarihini yeniden yaratmak ödevi bizleri Firuz hakkındaki kitabın devamını yazmaya teşvik etti. İkincisi ve bir kaç yıl sonra da üçüncüsü yazıldı, yayımlandı. Bu kitapların dünya yüzünü görüşünde Babahan Beyin hem dost, hem de bir tarih bilgini olarak bildirdiği fikirleri yararlı oldu. Zaten, o sadece edebiyat mütehassısı değil, aynı zamanda tarihi de bir uzman derecesinde bilen bilim adamıdır. Onun Amir Timur ve devri hakkındaki “Ruh ve Kudret Timsalı”, Firuz hakkındaki “Kamer ve Semere” , Celalettin Haremşah hakkındaki “Bakilikle Boylaşan Bahadır” gibi makaleleri bunun delilidir. Özbekistan’ın büyük ressamları Ruzi Çariyev ve Töre Kuryazov, ünlü şarkıcılar Kamilcan Ataniyazov, Hacıhan Baltayev hakkında yazdığı makaleler ise onun ressamlık sanatını, müziği de derin anlayışını gösterir. Dostumun edebiyat, sanat, tarih, sosyal bilimler konularında on beş kitabı, yüzlerce makaleleri yayınlanmıştır. Benim mesleğim öğretmenlik olduğu için dostumun çocuklar için hazırladığı 5beş kitapcığı dile getirmeden geçemiyorum. Biz de çocukların manevi dünyasına hitap eden bedii eserler, masallar çok ama aklını geliştirmeye hizmet eden mantık eserleri o kadar çok değil. Halbuki, onlar zaruridir. Babahan Bey bunlara dikkat etti ve 7-12 yaş arası çocuklar için “Akıl Oyunları” kitapcıklarını bastırdı.

Babahan Bey soylu bir aileye mensupdur. Büyük dedesi Niyaz Muhammed orduda ileri gelen subaylardan olmuş, Hanlığın arşivindeki evraklarda onun yüzbaşıyken bir savaşta gösterdiği hizmetlerden dolayı bir at, yüz altın ve bir kıymetli kılıçla ödüllendirildiği yazılmıştır. Babası Muhammed Şerif Dede, Harezm’in bir çok ilçelerinde mühendis olarak çalışmıştır. Hive’de dostları var idi. O yüzden Babahan Bey Hive’de yatılı orta okulda okumuş ve buradan dostlar edinmişti. Muhammed Şerif Dede, çok az konuşan, söylese de manalı söyleyen aydın kişi idi. Bir olay nedeniyle: “Oğlum, yok eziyetinden var eziyeti iyidir, Allah sizlere yokluğu göstermesin.” demişti. Bu sözler 30.yıllarda Sovyet yöneticilerinin hataları, suçu yüzünden baş gösteren açlığı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonki yıllardaki kıtlığı görmüş bir kişinin hayati tecrübesinden gelir. Babahan Bey daima “Atalarımızın maneviyatı bize göre üstün olmuştur, biz sadece teknolijide ilerlemişiz, onun için ecdadlarımızın ilmi, kültürü, tecrübesini öğrenmeli, evlatlara nakl etmeliyiz.” der. Bir gün bizim evde babam Rahim Nazari Hoca’nın elyazılarını okudu ve “Babanızın güzel şiirleri, makalaleri varmış, niye bunları yayınla mıyorsunuz?” diye sordu. Babam uzun yıllar orta okulda hocalık etmiş ve bir çok şairleri eğitmiş, ünlü sanatçılar, alimlerden dostları vardı. Ama hayatta iken yazdığı makale ve şiirlerini mütevazılık veya başka sebeplerden dolayı kitap olarak yayınlamamıştı. Dostumun tavsiyesi üzerine şiir ve makaleleri kitap olarak yayınladım ve bu babamın talebelerine, benim evlatlarıma bir güzel hatıra oldu.

Sadece bu değil, babamdan kalan elyazısı kitaplar arasında Harezm Hanı II. Said Muhammed Rahimhan Firuz sarayında on yıl katip olarak çalışan Babacan Terrah’ın “Harezm Nevazandeleri” kitabını da onun teşviki ve yardımıyla yayınladım. Bu kitabı basmadan önce Babahan Bey destek almak niyetinde vilayetimizin yöneticilerine müracaat etti. Vali kitabı deneme işini yardımcısına görevlendirmişti. Bir iki gün sonra yardımcı, Firuz Han’ın zulümleri de yazılmış, bunun ne gereği var diyerek, olumsuz nitelendirmişti. O zaman Babahan Bey: “Evvela yazar tarihi nesnel, Hanın iyi taraflarını da kusurlarını da gizlemeden yazmış, bir zamanlar Han övülmüş diye bu kitabı yasaklamışlardı. Şimdi kusurları yazılmıştır diye yayınlanmasına aleyhtar olunacaksa, bize gelecek nesiller ne der? Hakikatın üstünü örtmek gerekir mi? Eğer dikkat etmişseniz zulüm edilenler bu zulümu hak etmişlerdir. Bunları düşünelim. Genelde ise tarihteki zulümleri, hatalar ve kusurları açık söylemek bizim devirdeki başkanlara ders olmalı, benzeri kusur ve suçları işlememeli.” Vali Marks Eke tarihi iyi bilen, anlayışlı insan idi, bu sözlere hak verir ve kitabın basımını destekler.

Dostumun kendine özgü bir tarafını vurgulamak istiyorum. Babahan Bey yılda bir iki defa çok kısa süreyle Harezm’e gelir ve elbette hocalarını, eski dostlarını ziyaret eder. Bu ziyaretlerin bazılarında biz beraber oluyoruz. O zaman Babahan Bey’in bir sadakatlı dost olduğuna, dostları da onu saydıklarına şahit oluyorum. Bizim Hive’de ünlü tarihçi Şeyhnazar Ağa, matbaacı Kamilcan, tıp doktoru Maşerif Eke onun yakın dostlarıdır. Harezm’in eski valisi Marks Cumaniyazov, Hive’nin eski belediye başkanı Erkin Rahmanov’la arkadaşlıkları vardı, Onlar vefat ettiler ve göçenleri Allah rahmet eylesin. Babahan Bey öncelikle o veya bu sebeple işten çıkarılan arkadaşlarından hal sormaya gider. İşten çıkarılan kişiden herkes kaçtığı bir vakitte bu tuhaftır. O nedenini şöyle anlatır: “Görevdeyken kişinin dostu çoktur, onun desteğe ihtiyacı yoktur. İnsan işsiz kaldığı vakitlerde desteğe, teselliye ihtiyaçı duyar.” Bir aydının görüşlerini, itikadını derin anlamak için onun yazdıklarına bakmak gerekir. Babahan Şerif’in kitapları ve makalelerinde adalet, hakikat konusu, vatan ve millet için mücadele bariz bir şekilde gözüküyor. Mesela, onun “Haktan Halka” kitapındaki “Hakikatın Eziyetli Yolu” makalesinde şöyle satırlar vardır: “Kırmızı imparatorluğun yüksek görevdeki meddahları “üsttekiler”in emirlerini canbazlıkla yerine getirip, ressamlardan fakat komünist mefküreye uygun eserler yaratmayı, tek fikirlemeyi, hayatı fakat parlak boyalarda tasvir etmeyi, dahileri methetmeyi talep ettiler. Çeşit çeşit renkleri görmezlik veya görse bile görmemiş gibi yapmak, sanatın çeşitli usluplarını, yollarını reddetmek, hayatı tamamiyle, bütün zıtlıkları, karmaşıklıkları, güzelliği ve çirkin taraflarıyla görmezlik demektir. Böyle şartlarda hakikatı söylemek için atın kellesi gibi yürek gerekirdi. Hakikat yol, kalın dikenler arasından geçiyor, diken azabına direnmek için de itikat ve güçlü bir irade gerekir.” Halkını, vatanını seven, hakikat ve adalet uğrunda çilelere katlanan ama asla usanmayan bir aydının sözleridir bu. Bir çok insan yalanı çuval çuval döker ama doğruyu söylemeye cesaret edemez. Doğruyu söyleyen ve savunan cesaretli insana; Babahan Muhammed Şerif’e saygı duyuyorum. Nice nice yaşlara inşallah.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 152. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 152. Sayı