HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
Ohh… Sonunda zil çaldı, ders bitti. Hava mis gibi; güneş pırıl pırıl parlıyor. Ege’ye söyleyeyim de eve gitmeden arkadaşlarla bir maç yapalım. Nasıl olsa yarın hafta sonu, yetiştirilecek ödev de yok.
Ege de benimle aynı fikirde olmalı ki, ben daha bir şey demeden Timur ve Aras’la birlikte bana doğru geliyorlardı. Ege’yle ben, maç planlarını ve karşı takıma nasıl hamleler yapacağımızı konuşurken Timur:
“Siz oynayın, ben gelemem. İşim var,” dedi.
“Ne işi olabilir ki… İnsan istemeyince her şeye bir bahane bulur,” diye geçirdim içimden.”
Bir şey söylemedim ama içime bir kurt düştü. Ege hemen alay etmeye başladı:
“Babası kesin bunu çalıştırıyordur. Eee, o kadar zenginlik herhâlde yatmakla olmamıştır!”
İçimizde Timur’la en samimi olan bendim. Ama ne zaman bir yere çağırsak hep bir bahaneyle gelmezdi. Son sinema davetimizi de geri çevirmişti. Arkadaş grubunda onun hakkında “cimri”, “süt kuzusu” gibi laflar dönüp duruyordu. Dilimize düşmüştü bir kere. Ege ve Aras da hiç sevmezdi böyle tipleri; üstten konuşanları, alay edenleri, kendini beğenmişleri…
Bir gün Timur yine bizimle kafeye gelmedi. Ben de arkadaşlarıma eve gideceğimi söyleyip onlardan ayrıldım. Aslında niyetim başkaydı. Timur’un peşine takıldım.
Onu uzaktan takip etmeye başladım.
Araç kullanmıyordu. Yürüyordu. Hem de uzun uzun… Gittiği yer yakın gibi görünmüyordu ama o durmadan yürüyordu. Ben de arkasından yürüdükçe içimdeki o düşünce büyüyordu: Demek ki gerçekten cimriydi… Hem de sandığımızdan daha fazla. Tam yanına yaklaşacak, tesadüfen karşılaşmış gibi davranıp bir taksiye binmeyi teklif edecektim ki birden durdu.
Ben de durdum.
Caddedeki iki katlı bir mobilya dükkânına girdi. Arkasından ben de girdim. Artık kendimi gizlemek istemiyordum.
İçeride çalışanlara Timur’u sordum. Bodrum katını gösterdiler. Aşağı indim. Ve donup kaldım. Az önce ‘cimri’ dediğim çocuk, sırtında dünyanın yükünü taşıyordu. İçimdeki bütün o alaycı, küçük gören cümleler, bir anda yüzüme çarpılmış gibiydi.
Timur okul formasını çıkarmış, bir işçi önlüğünü giymiş, ağır mobilyaları kamyonete taşıyordu. Ter içindeydi. Yüzünde alıştığım o sessiz ifade vardı ama bu kez başka bir şey daha eklenmişti yorgunluk.
Çalışanlardan biri bana seslendi:
“Hadi oğlum, çabuk ol! Çok işimiz var. Şuradan bir önlük al, sen de gel!”
Beni de çalışan sanmıştı. Bir an tereddüt ettim… Sonra orada asılı olan önlüklerden birini giydim. Sırtıma bir mobilya yüklenip Timur’un yanına gittim. Beni görünce olduğu yerde dondu kaldı.
“Deniz… Sen de nereden çıktın?” dedi.
“Sus,” dedim. “Şimdi konuşma. İşimize bakalım.”
O an konuşmak, onun için daha zordu. Belli ki yakalanmış gibi hissediyordu. Hiç konuşmadan birlikte çalıştık. Kamyoneti kısa sürede yükledik. İş bitince paramızı aldık. Dükkândan çıktık. Sahile doğru yürüdük. Bir banka oturduk. Uzun süre kimse konuşmadı.
Sonra Timur, kısık bir sesle:
“Özür dilerim…” dedi. Devamı zor geldi. Yutkundu.
“Aslında… Biz zengin değiliz. Size öyle söyledim. Bursla okuyorum. Çalışmak zorundayım…”
Sesi giderek inceldi. Başını öne eğdi. O an, içimde bir şey utançla çöktü. Biz onun hakkında konuşurken, o hayatla mücadele ediyormuş.
“Yanlış yapmışsın,” dedim sadece. Ama sesimde kızgınlıktan çok kırgınlık vardı. O görmeden cebimden, dükkânda kazandığım parayı çıkardım. Usulca çantasına koydum. Bir süre daha oturduk. Sessizlik gittikçe ağırlaştı. Sonra kalktık. Evlerimizin yolunu tuttuk.
Ertesi sabah okula gittiğimde Aras, Ege ve Timur’u birlikte şakalaşırken gördüm. Benden önce gelmişlerdi. Timur, her şeyi anlatmış. Ege ve Aras, onun “cimri” olduğunu sandıkları için özür dilemişler. Her şey tatlıya bağlanmıştı.
Benim için bir şey değişmişti; artık kimseye eskisi gibi bakamayacaktım. O gün sadece Timur’u değil, kendimi de tanımıştım.
Timur, hiç şikâyet etmeden, sessizce hayatın yükünü taşıyanlardan biriymiş. Ve biz, onu en yanlış yerinden tanımıştık.
İnsan en çok, bilmeden kırdığı yerde küçülüyormuş.
(AYB Balkanlar Çevrim İçi Yazarlık Atölyesi, Mart 2026)