HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Kardeş Kalemler 6
Emrah Yılmaz 7
Şiir dünyasının her zaman karmaşık olduğu, bugünkü şairlerimizin yeni eserlerini okudukça daha da belirginleşiyor. Bu bağlamda, Sariyev'in "Çöl Ovasının Oğluyum" adlı şiir derlemesinin okuyucuyu ne gibi düşüncelere sevk ettiğine biraz odaklanalım.
Şömişbay Sariyev, sadece okuyucu kitleye değil, aynı zamanda dinleyici topluluğuna da iyi tanıdık bir isimdir. Bazı dinleyiciler bu şairi yalnızca şarkı sözleri yazan ve yaratıcı çalışmalarını sadece o yönde ilerleten bir şair olarak algılar. Bunun nedeni, şairin sesli ve görsel medya aracılığıyla yayımlanan pek çok şarkı sözünün yazarı olmasıdır. Kaleminden çıkan dizelerin şarkı yapılmayı adeta talep etmesi, şair için bir mutluluktur. Bu yaratıcı olgunun kendisi, zorlama kanıtlamaya ihtiyaç duymayan, gerçek bir yeteneğin işaretidir, şüphesiz. Besteci camiasının estetik zevkinin her zaman yüksek olduğunu göz ardı etmemek gerekir; bu açıdan Sariyev'in şiirlerinin poetik yapısı, anlamı, kelimelerin iç uyumu ve ritmi, böyle ortak bir zevke hitap ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak buna rağmen, Sariyev'in söz konusu derlemesindeki sıradan şiir dizelerinin dahi yüksek sanatsal düzeyde yazılmış olması ve kulağa tanıdık şarkı sözlerinden hiçbir şekilde aşağı kalmaması dikkat çekicidir.
Kitap, "Çöl Ovasının Oğluyum", "Kadın... Kadın... Kadın...", "Adını Nazarbay Koydum..." ve "Cihandaki Tek Yuva..." başlıklı dört bölümden oluşuyor. Her bölüm, belirli bir temayı veya temaları birbiriyle bağlantılı yaşam kesitlerini şiir diliyle betimlemeye odaklanmıştır. Kitabın ilk bölümüne "Çölün Kralı" dense de olurmuş. Zira buradaki şiirlerin hepsi çöl kavramı etrafında fikir yürütüyor, onun insan hayatındaki yeri hakkında sırlar fısıldıyor.
Normalde çölün insan hayatındaki yerini ve onun algımızdaki varlığını, doğasını pek düşünmeyiz. Genellikle "çöl" kelimesi, insan algısında olumsuz duygular uyandıran kapalı bir his yaratır. Bu kelimeyi söylediğimiz anda, dümdüz uzanan sınırsız bir diyar, hayat belirtisi olmayan bir çöl canlanır gözümüzde. Çöl bir bölgeye düşen insan, dünyanın zevklerinden vazgeçmiş gibi ellerini başına koyup bir yerlere kaçıp gitmek istercesine bir hale kapılır. Durduk yere dudakların çatlar, bir yudum suya muhtaç kalmış gibi bağımlı bir hal yaşarsın. Tek kelimeyle, "çöl" kelimesi, "yaşam" kavramının zıt anlamlısıdır.
Şimdi siz, çöl ovasına bambaşka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Adını duyar duymaz korktuğumuz, içten içe ürktüğümüz çöl, hiç de korkutucu değilmiş meğer. Korkutucu olması bir yana, tam tersine, insanın ruhuna huzur veren, türlü ruh hallerine sokan felsefi bir ortam; ruhunu titreten, iç dünyanı düşündüren estetik bir yücelik; iç dünyana serpiştirerek tutku ışığı saçan, bu aydınlık dünyaya özlem duyurarak seni çeken manevi bir güç kaynağı imiş; çöl dediğin, sessizce yankılanan bir şarkı, gönlüne bahar güneşi dolduran, gözlerini yaşartan, iç dünyanı huzurlu bir duyguya boğan bir zarafetmiş; Çöl dediğin, insanoğlunun sırlarını ve özelliklerini hemen anlayamayacağı, kolay kolay sınırlarına ulaşamayacağı gizemli bir alemmiş.
"Aydınlığı yüreğimi titreterek geçer,
Gönlüm kuğu yüzdüğü göl diye geçer,
Bir çölüm dindirilse de, çöl ovasında,
Bir dinmeyecek aşkla susuzluk geçer."
Bu şiirsel serpintileri okuyan okuyucu artık çölden korkmayacak, ıssız kucağına düşse bile durduk yere bunalmayacak. Bunalmak ne kelime, bir süre sonra bu çöl ovasını sevecek, hatta çöl olmadan yaşayamaz hale gelip ona aşık olması bile şaşırtıcı değildir. Şair, çölün ne gibi özellikleri, insana hoş gelen ne gibi harika nitelikleri olduğunu sanatsal betimlemesiyle kanıtlıyor ve bu niteliklerin üstünlüklerini estetik fikirlerle sağlamlaştırmaya çalışıyor. Şairin buradaki çıkarımının gücü de o kanıtların sanatsal mantığındadır:
"Çöl ovasıyla birlikte yaşayacak şiirimim,
Çöl ovasında kıymetli pınar, duruluğum.
Düşüncelere dalmış derin bilge kumları,
Ulu Ova, Çöl ovasının oğluyum," diyor şair sonunda. Çölde bizim iç dünyamızın arzuladığı huzurlu niteliklerin çoğu varmış, sadece onu görebilen bir göz gerek, geniş halk kitlelerinin bilincine ulaştırabilen sanatsal bir söz gerekmiş. Şairin üstünlüğü, o kalbe ulaştırabilen anahtarı bulabilmesinde, bulmakla kalmayıp, okuyucunun eline verebilmesinde desek daha mantıklı olur.
Doğru, şair çöl ovasında yaşamanın zorluğunu unutmuyor, tamamen aklından çıkarmıyor, okuyucunun aklına tekrar tekrar getirmeye eğilimli. Sadece o zorlukla mücadele etmeye, hatta gerekirse o zorluğu görmemeye çağırıyor, insanın içindeki mücadeleci ruhu keskinleştiriyor ve yeni bir bakış açısı tanımaya teşvik ediyor.
Çöl ovasından başlayan susuzluk, tüm insanlık sorunlarıyla iç içe geçiyor ve her türlü susuzluk türünü ortaya koyuyor. Şair sadece bir yudum suya susamamış, onun susuzluğunun sosyal alt yapısı çok daha kapsamlıymış.
"İnsanların şefkatine susadım,
Gerçek güzelin aşkına susadım...
Suya değil, sıcak söze susadım,
Hikmetli ulu söze susadım..." diyor şair. Bu susuzluğun ilk kaynağının her halükarda şairin doğup büyüdüğü çöl ovasından alması da yine bir gerçektir. Öyleyse, hayatın kıymetini anlatan çöle minnetten başka söyleyecek sözü olmasa gerek. Kazakistan topraklarının yüzde yetmişten fazlasının çöl ve yarı çöl bölgelerinden oluştuğu düşünülürse, şairin bu felsefesi her Kazak çocuğunun ruhuna yakın olduğu da doğrudur.
"Hiç dinmeyecek susuzluğa daldım derinden,
Göğsüm bu çöl çiçeğiyle sarılı.
Yolculuk edip, yeryüzünü dolaşarak,
Yeryüzünde susayarak geliyorum ben."
İşte, çöl felsefesinden kaynaklanan bir başka kesin çıkarım. Hatta sulak ve yeşil bir yerde doğup büyümüş bir insan için bile yakın bir olgu, bir yaşam gerçeği.
Sanat eseri ortaya koyan yazarlar genellikle fikirlerini tüketiciye, yani izleyiciye, okuyucuya veya dinleyiciye dayatmazlar, kendi felsefelerini sunmakla yetinip, gerisini "sen kendin sonuç çıkar" ilkesini benimserler. Şiirlerinin doğasını incelediğimiz şair ise öyle değil, kendi bulduğu estetik-felsefi yeniliği okuyucuya dayatmaya eğilimli, ancak bu yöntemini zorla dayatmakla gerçekleştirmiyor, şiirdeki uygun araç olan estetik gücün kaynağını ustalıkla kullanıyor. Kitaptaki dikkat çeken durumlardan biri de budur.
Güneşli şiirleri okurken bir süre sonra o şiirlerin sanatsal dünyasına nasıl girip kaybolduğunu, nasıl o dünyanın tutsağı haline gelip şairin sözlerini söyler hale geldiğini fark etmezsin. Hatta zihninde o şiirlerdeki sanatsal düşüncelerde küçücük bir yanlışlık olabileceği, olumsuz örnekler bulunabileceği şüphesinin gölgesi bile olmaz. Tek sığındığın, o şairin duruşundan sapmak istememen, bir tür estetik duyguya bağlanıp onun havasına kapılmak istemendir. Önünü arkasını acele etmeden düşünen akıllı okuyucunun bile bir süre sonra zayıf bir kul olup, tutsak olmaya başladığını fark etmemesi şaşırtıcı değildir. Basit bir tutsak değil, duygunun tutsağına, kucağına bir düşürdü mü, kolay kolay bırakmayan estetik bir varlığın tutsağına.
"Canım yanıp yüreğim yandıkça,
Kanatlarım yorulana dek çırptım.
Ben, ölmeyeceğim, hayatta,
Yeryüzünde bir Kazak kaldıkça!" diyor Şömişbay Sariyev.