HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 7
Cendermeler atamı götürürlerken kaçıp geziyordum. Aklım iyice yetiyordu. Nereye, niçin götürdüklerini bilmiyordum. Çocukluk bu ya, ben 7-8 yaşında, kardeşim Ehmet (Ahmet) 5-6, küçük emmim Ali daha doğmamıştı. Keçe Ebenin üzeri yüklüydü. Şöyle birbirimize sarılıp doya doya, koklaya koklaya helalleşemedik. Birbirimize sarılıp ağlaştık. Elden ne gelir, gidiş o gidiş bir daha haber alamadık. Belki de şehitlik pusulası geldi de ben unuttum.
Köyde Mevlüt Hoca’dan gayri okuma yazma bilen mi vardı? Evimizin bütün yükü anamın ve benim üstüme kaldı. Evimizin yükü dediysem, kulak asma, öyle uzun boylu, görünür yerde malımız, mülkümüz yoktu. Atamın, yani Mahmut Dede’min iki kardeşi vardı. Ümmet ve Mehmet Emmim!
Bizim obaya da, bu yüzden olsa gerek, Ümmet Evi derlerdi. Kardeşlik bu ya, ortada ne varsa kadere kısmet bilik atıp bölüşmüşler. Atam çobanlık yapardı, çobanlık bizim obanın mesleği idi. Belki bu yüzden olsa gerek Ümmet Evi’nden çoban, Alanya’dan kadı çıkar derlerdi. Eben yani anam keçe gibi kadındı, mübarek kadın avrat paşası idi, Şahmarandı sanki. Keçeyi bilmez değilsin ya, soğuk sıcak, yaş kuru, bıçak kılıç işlemez, vız gelir. Şimdi bakıyorum da öyle kadın kaldı mı, var mı, arada bul. Allah ona rahmet etsin nur içinde yatsın benim anam.
Anam güzel kadındı. Dul kalınca herkesin gözü üstünde kalmış olacak ki, konu komşu bir araya gelip köyde evli Göcen Yusuf adlı birisiyle nikâhlamışlar. Niye, nasıl, gönlüyle mi, rızasıyla mı orasını pek bilmiyorum. Böyle karışık işleri oldum olası bilmem, aklım yetmez ve de sevmem! Belki Ehmet Emmin’den sen de duymuşsundur. Göcen Yusuf’u ormanda yakalamış, bir kuyudan atacak. Göcen bir punduna getirip elinden kurtulmuş kaçıp doğru anamın eteğinin altına saklanmış. “Uşakların beni öldürüyorlar, kurtar beni!” diye yalvarmış. Bunu duyar duymaz Eben, elinde meşe ağacından bir değnekle hışımla gelmiş. “Ulan itin dölleri, gayrı başıma erkek mi kesildiniz de adam öldürüyorsunuz? Ne yapsaydım? Kötü yola gidip, dile mi düşseydim? Dokunmayın adama, yoksa südümü helal etmem size” demiş. Bu ana sözüne ne denir, ana sütü, ana hakkı denince akan sular durur. İşte ben, bu Yusuf kelimesini adını bu yüzden (Hz.Yusuf beni affetsin) sevmem, aklıma esef, üzüntü, kıskançlık gibi bulanık kelimeler gelir. Bilen bilir, arif olan anlar!
Yıllar geçti, iş başa düştü. Dedemin akıbetini araştırmaya başladım. Askeri kaynaklarda, Kızılay kaynaklarında, Kafkas İslam Ordusunda Şehit düşen Yozgatlı 38 Şühedanın listesinde izine rastlamadım. Anladığım, tahmin ettiğiniz gibi dedem Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusuna katılmış ve Bakü Muharebesinde şehit düşmüş. Şehit olmuş olmasına da kayıtlarda niçin adı yok? Azeri Türklerinin dediği gibi, gökten melekler gibi inip Azerbaycan’ın kurtuluşuna koşanlardan!
Azerbaycanlı meslektaşım, dostum, sevgilim Matanat Kurbanov (ki ben ona Letafet derim) bana müjdeyi gönderdi. Azerbaycan’daki Türk Şehitliğinde bulduğu bir mezarın bilgilerini yolladı. Şehidin kimliği, dedemin kimliğine uyuyor. Mustafa Oğlu Er Mahmut 1308 Sinop, 1334 Bakü Muharebesinde şehit. Ama Sinop kelimesi ve ismi şüpheli! Acaba Azerbaycan’a Sinop’tan deniz yoluyla mı gittiler? Öyle ya da böyle, ne fark eder? İster Sinop, ister Yozgat. Şehit bizim, hepimizin şehidi. Sülalesinde şehit olmayan Türk var mı? Allah bütün şehitlerimizden razı olsun, ahirette mekânları cennet olsun. Olacaktır da! Bundan adım gibi eminim. Babam, dayım, emmim; bütün güzel insanlar, şehitler, yağız atlara veya Kınalı ata binip gittiler. İş başa, bize düştü. Biz de onların kutlu hikâyelerini yazmalıyız. Belli ki bunda da bir (Allah katında) hikmet vardır.
Devam edelim: Babamın dalısında bir kendirden dokunmuş hurç, içinde çekiç ve mala! Bunlarla para kazanıp geçindirirdi evini. Duvar ustasıydı. Yalandan ne çıkar? İşi-gücü buydu. Öpülesi elleri çoğu zaman katranlıydı. Parmakları zerdeçala benzerdi. Mavi gözlü, çekme kartal, Peygamber ve Osmanlı burunlu akbuğday benizli, babaların en güzeli! Burnuyla da övünürdü. “Atta arın (alın) yiğitte burun” derdi. Harman hasıl ortadan kalkınca sırtına kendir hurcu vurup doğru çalışmaya koşardı. Evinin eksiğini yediğini, tedarik edip dönerdi. Dönüşünü bayram bekler gibi beklerdik. Ara sıra, eli bollaşırsa kınalı şekerler de getirirdi. Ara sıra diyorum size, bana bakmayın ha, eli sıkıydı. Ama o kınalı şekerlerde şekerdi ya! Ne yapsın, nasıl etsin, hangi birine yetiştirsin benim güzel babam? Horantası çok, yamalık küçük, yırtık büyük! Vay kahbe yoksulluk, vay kahbe yokluk!
Benim babam av meraklısıydı. Av merakı olmayan Türk olur mu? Nuh Nebi’den kalma, çakaralmaz bir tek tüfeği vardı. At, avrat, silah yiğidin bahtınaymış. Güz gelince evde duramaz, dalında tüfek, elinde keklik kafesi ava giderdi. İyi avcıydı ha! Uçara kaçara bakmaz vururdu. Son yıllarda, hele hele hacı olduktan sonra, “Oğlum çok can yaktım, öte dünyada bunların hesabını nasıl vereceğim?” diye nedametini dile getirir, üzülürdü.
Çıtlık otuyla beslediği kınalı kekeliğini çok severdi. Keklik evcildi. Gezer, dolaşır, akşam olunca öğütlemiş gibi gelir, kafese girerdi. Kartalın birisi, olacak bu ya, dam başında eşeleyen kekliği kaptığı gibi doğru dağlara… Sen misin Çomu’nun Avcıbaşı Raşit’in kınalı kekliğinin avlayan? Ecelenine mi susadın soyka! Düşmüş kartalın peşine! Kartal gitmiş, babam gitmiş. Nihayet kartal Oğlan Paşa’nın Pınarı denilen yerde inmiş suyun başına. Vurmuş kartalı. Bu olayı gülerek, biraz da öğünerek anlatırdı. Ben “Baba kartalın kısmet” diyecek olsam “Oğlum dağlardaki kekliklerin zurbasına kıran mı girmiş? Bula bula benim kekliğimi mi buldu? İntikamımı yanına koyar mı sanıyordu? Koymadım, vurdum! Varsın ağzını bellesin. Çomu’nun Oğlunun kınalı kekliğini avlamak neymiş görsün.” derdi.
Hangi birini anlatayım, hangi birini söyleyeyim. Babam söz gelişi, şehri ol görüp sevmedi, ısınmadı şehre. “O ne öyle oğlum, şehirde yaşanır mı? Yazık bu şehirlilere… Her gün polisten tepik, bakkaldan ekmek yiyorlar!” (Şehirler büyüdükçe gök küçülürmüş). İnsan kısmının rızkı Allah’tan başka birinin elinde olur mu hiç? O zaman muhannete muhtaç olur. Köle, esir olur. Allah göstermesin kimsenin başına gelmesin. Şehre gelir gelmez, köy türküsü çığırmaya başlardı. “Şehirin neyi güzel?” dense, herhalde O’da “Nesi güzel olacak? Köye dönmesi!” derdi! “Oğlum, benim evim barkım, işim gücüm, dostum ahbabım var. Bırak beni gideyim evime, yuvama. Ben senden dağlar kadar hoşnudum, memnunum. Allah da senden razı olsun. Göğsünde ak tüyler bitsin evladım. Benim ağzıma pamukla su versen, buralarda duramam.” der, köyünün yolunu tutardı.
Dedik ya; yazacak çok şeyler var, hani kalem, hani kâğıt, hani okuyacak. Üstelik subaşlarını masallarda anlatıldığı gibi devler tutmuş, sıra mı geliyor bize. Bir de grafafobimiz var. Dev gibi. Yazmak iğneyle kuyu kazmaya benziyor. Bir yerlerde gözüme çarpmıştı. Bir Ortaçağ İncil yazarı, el yazması İncil’in sonuna şöyle bir not koymuş. “Ey bu kitabı okuyan kardeşim. Yazmayı kolay bir iş mi sanıyorsun? Belim büküldü, dizlerim tutmuyor, gözlerim görmüyor. Bu kitabı okurken bana acı, benim için dua et!”
Bütün bu sızlanmalar bahane, mazeret. Mazeret terazisinin tartamayacağı sıklet yok. Refi Cevat Ulunay, parmak kadar bir kurşun kalemle yazarmış. Dedik ya, bizimkisi mazeret, tembellik. Yazma korkusu konusunda Velidedeoğlu’nun, Eyüboğlu’nun, Flaubert’in, V. Wolf’un ve başka yazarların (Cronin ve Tolstoy) şikâyetlerini biliyorum. Nihrirleri hiç hesaba katmıyorum bu arada.
Bir defa sırasına getirip, “Anamla hiç döğüş-çekiş ettiniz mi, anamı döğdün mü?” diye sordum. “Oğlum, döğüş-çekiş olmayan ev olur mu, ben buna ev mi derim? Öyle uzun boylu döğüş-çekişimiz olmazdı. Döğüş çekişe vaktimiz kalmadı ki… Anan nazlım bir kadındı. Melek gibi bir insandı. Bir keresinde ananı dövdüm, kolunu kırdım. Cahillik bu ya, gözü kör olsun icat edenin. Bostan sulamak için subaşına su tutmaya gitmiştim arka. Kalabalıktı su bekleyenler. Geçmiş gün, eceli gelmiş bir tavşan arkın üstünden atladı. Yel gibi, bir çalı üğümünün içine girdi. Ananın köylüsü Gurruklu Bekir, ‘Yavrum Kanbur avcıyım diye geçinirsin, şu tavşanı vursaydın su başında kebap yapıp yeseydik ya!’ dedi. ‘Hani tüfek dedim?’ ‘Ben gider tüfeğini evden alır getiririm.’ dedi. Ben ‘Bizim avrat, her gidene tüfek mi verir?’ ‘Ben isteyim de Meryem vermesin bakalım.’ ‘Hele bir iste de görelim’ dedim. Gitti, tüfeği aldı, getirdi önüme attı. Sanıyordum ki, tembihime göre Meryem (anan) tüfeği vermez. Bostanı, bağı, tüfeği, su sulamayı unuttum. Doğru eve vardım, elimde su küreğini tepe dedim çaldım. Kolunu tutarak düştü yere. ‘Herif başına hayır yağsın, kolumu kırdın’ dedi. İşte bizim döğüş-çekişimiz, kavgamız bu kadar. Meryem’in anasına babasına yedi ceddine rahmet, kolunu kırdım, halâ bana dua ediyordu. Ne anan bana, ne de ben anana ‘öte git’ dedik. Gül gibi geçindik, ölünceye kadar koşa yaşadık.”
Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesi’nin yetenek sınavlarını bitirdikten sonra Ankara’ya dönüyorduk. Yolda bir kafede ihtiyaç molası verdik kendimize. Yaşlıca bir adamcağız bana kahve ikram etti. Ben “İhtiyar, başka hizmet edecek kimin kimsen yok mu?” dedim. “Olmaz olur mu? Oğlum var, torunlar da var. Yatıyorlar, kasten kaldırmadım onları. Gençleri bilirsin, onlar müşterilere nasıl hizmet edileceğini bilmiyorlar, hak edemiyorlar. Geçenlerde bir dilenci geldi. Oğluma hitaben, ‘Bugün çorbayı burada mı, yoksa Recebin yerinde mi içeceğim?’ diye sordu. Adamın lafına bak. Sanki burası babasının tapulu mülkü, tapulu evi! Oğlum adamcağızı azarladı. “Git Recep’in yerinde zıkkımlan!” dedi. Allah’ın garibinin gönlünü kırdı. Dilenci bana bakarak, ‘Senin itlerin havlıyor. Çorban içilmez’ dedi, savuştu. Elbette it üren yere değil, tütün tüten yere gidecekti. Tütün tüten yerde ocak var, aş var, ekmek var. Neyse uzatmayalım beyim, biz Ehl-i Beyt sevdalısıyız. Hazreti Muhammed’i ve Ehl-i Beytini çok severiz. Ayrıca, Hz. Peygamber’den sonra Mustafa Kemal’e hususi bir muhabbetimiz var. Neden dersen, Mustafa Kemal sayesindedir ki dedeler torun, torunlar da dedelerini gördüler ve sevdiler.” Haklı, doğruya doğru! Ne denir doğru söze?
Sırası gelmişken, şu dede meselesini biraz daha eşeleyelim. Çevremdeki tanıyan tanımayan herkes, adımı bilen bilmeyen bana dede diyor. Fiziğimden mi, müziğimden mi bilemiyorum. Orasını açıklamak bana düşmez. Geçenlerde, birçoğu emekli dostların buluştuğu bir mahfele uğradım. Dostlar hep bir ağızdan “Ooo dede, hoş geldin, sefa geldin, otur bir çay iç, kahve iç” dediler, hürmet ettiler. Yan tarafta arkadaşları ile oyun oynayan, tanımadığım bir hanım bana döndü: “Sizin adınız dede mi?” diye sordu. “Hayır, dede değil” dedim. “Neden dede diyorlar?” diye sorunca, “Vallahi ben onların ebelerini bilmem ve tanımam, onlara sorun.” dedim. Kadın ne diyeceğini şaşırdı. Hem mevzu dağılsın, hem de kelamın aşırılığını alayım diye, biraz da ukalalık ederek, “Siz Galileo’yu duydunuz mu? O’na saçın ağarmış, belin bükülmüş, gözlerin de görmüyor deyince; Galileo ‘Ama bu saydıklarınız benim 70 yıllık emeğim’ demiş. Kadıncağız; ‘Galileo kim, ben onu tanımıyorum’ deyince, ‘Benim dostum, biz onunla çok sevişiriz’ dedim. Anladığını sanmıyorum. Joker çekmek sevdasındaydı. Oyununa devam etsin, Galileo’yu tanısa başı göğe mi değecekti. Göğe bakanlardan olduğunu da sanmıyorum. Sakallı Celal üstadın dediği gibi, “Cehlin bu kadarı, ancak tedris ile mümkündür!”
Not: ÇOMU; küçük kulaklı koyun, keçi, doğuş da denir. GÖCEN; tavşan, kedi, köpek vb. eniği, yavrusu