Dağdaki Yaşam


 15 Mart 2026


Salgının doruğa ulaştığı bir bahar vaktiydi. İnsanlar ruhlarına korku bürümüş, umut ile endişe arasında günlerini geçiriyordu. Sokaklar ıssızdı. Her ev, adeta müstakil bir kale gibiydi. Biri hapşırsa herkes irkiliyordu. Televizyondan her gün verilen istatistikler gönüllere keder, yüreklere ağırlık veriyordu.

Oğlumuzun vücudunda çıkan yara bir türlü iyileşmiyordu. Türlü türlü doktorlara götürdük; merhemlerden antibiyotiklere kadar her şeyi denedik. Hepsi nafileydi. Yara gittikçe büyüyordu. Ünlü hastanelerdeki doktorlar da sadece "merak etmeyin" diyerek bizi teselli etmeye çalışıyordu. Oysa biz, endişeden her geçen gün eriyip bitiyorduk.

Kocama dağdaki şifacı yaşlı kadın hakkındaki hikâyeleri anlattım. Başta "Hepsi boş laftır..." dedi. Fakat gözlerimdeki umudu görünce sonunda ikna oldu. Pazar günü erkenden yola çıktık. Araba dağa doğru yöneldiğinde yolumuzu polis memurları kesti.

“Ülkede salgın var, dağ eteklerine çıkmak yasak”, dedi biri sert bir sesle.

Kocam çocuğumuzun hastalığını, şifa aramak için gittiğimizi anlattı. Polis genci başta sert durduysa da bir an sonra yumuşayarak:

“Eğer bizi kandırıyorsanız ceza keseriz!” diyerek izin verdi.

Oğlum arabadan başını çıkarıp el sallayarak sessizce teşekkürünü iletti.

Arabayı aşağıda bırakıp sarp yokuşu tırmanmaya başladık. Nefes almanın zorlaştığı, ayakların sürçtüğü ve kalp atışının hızlandığı anlarda geri dönmek de istedik. Ama ya o zirvenin ardında umut varsa? Güç bela yukarı çıktık.

Önümüzde yeşeren bir doğa, şırıl şırıl akan bir dere, meltemle salınan otlar... Her yer yemyeşil. Aşağıya baktık; dünya sessiz, gizemli. Ağıllar, taylar, yığılmış otlar... Yaşlı kadın arılığın oralarda bir şeylerle meşgul oluyordu.

“Selamünaleyküm...” dedik.

Yaşlı kadın küçük oğlumuzu görünce yüzünde bir şefkat parladı. Yanına çağırıp kucağına aldı ve ezberlenmiş bir şiir gibi bazı sözleri fısıldayarak tekrarladı. Çocuğumuz şaşkın bakıyordu. Bir süre sonra çocuk etrafta koşturmaya başladı.

“Ekoloji”, dedi yaşlı kadın. “Eskiden böyle yaralar nadir görülürdü. Şimdi çocukları bırak, yetişkinlerin kendisinde çıkan yaralar kemiğe kadar işliyor... Bu yara epey zamandır rahatsız ediyor galiba, ha?”

“Evet”, dedik iki yandan başımızı sallayarak.

Yaşlı kadının sesi şefkat doluydu. Fakat gözleri... Gözleri çok derindi. O gözlerin dibinde yalnızlığın gölgesini fark ettim. Yoksa bana mı öyle geldi?

“Issız dağ başında korkmuyor musunuz?” dedim ağzımdan kaçırarak.

Yaşlı kadın güldü.

“Kırk yıl yetimhanede terbiyeci oldum. Kendim Rus olsam da sadece Rus çocuklarını değil; Kazak, Koreli, Çeçen, Uygur... hepsini bağrıma bastım. Dokuz çocuğu evlat edindim.”

“Dokuz mu?..”

– Evet. Biri Kamşat. Kazak kızı. En merhametlisi o oldu. Şimdi gelin oldu. "Anne" diyerek arayıp gelir. Kendi annesi olmayınca beni arıyor tabii... Öz oğlum Jenya ise... Yurt dışına gitti.

Yaşlı kadın derin bir iç çekti.

“Ah yavrum, o zamanlar yetim çoktu. Ama şimdiki gibi değildi. Çocuğu tuvalete atanları, sokağa fırlatanları o zamanlar duymazdık. Zalimlik çoğaldı. İnsanoğluna olan acıma duygusu azaldı. Çocuklar o zaman da ağlardı. Ama ben bir yetim görsem hemen kucaklarım. Onlar "anne" sözüne muhtaç olurlardı. "Anne" olmak için çok şeye gerek yok, sadece yürek gerek...”

Yaşlı kadının yüzünden yorgun olduğu belli olsa da sözünün gücü bize kadar ulaşıyordu.

“Şu zenginlerin çiftliklerini gördünüz mü? dedi uzağı işaret ederek. “Çobanlarına küflenmiş ekmek veriyorlar. Köle gibi bakıyorlar. Yıkanmadıkları için vücutları yara bere içinde kalmış. Onlara da kendim ilaç götürüp pansuman yapıyorum. Tanrı beni belki de bunun için gönderdi.”

Bir süre sonra çocuğun yarasına bakıp merhemini verdi.

“İki ay ara vermeden sürün. Kendiliğinden dökülür. Bir daha gelmezsiniz. Sağlıcakla kalın. Senin yolun ağır kızım. Çok safsın. Kıskançlar etrafında dolanıyor. Ama darbeleri yüreğine alma”, dedi bana dönerek.

Ben bir şey demedim. Sadece gülümsedim.

Yola koyulduk. Zirveden aşağı inmek daha kolaymış. Akan suyun kenarında durakladık. Dağa baktım. Çok uzaktaki o zirve, tıpkı o şifacı yaşlı kadın gibiydi. Yalnız. Ama şefkat dolu. Toplumun katı yürekliliğinden bezmiş, insandan ürkmüş de doğaya kaçmış gibi.

Ondan sonra o dağa bir daha gitmedik. Oğlumuz iyileşti. Lakin yüreğimdeki o isimsiz sızıya, o yaşlı kadının sözleri şifa olmuştu sanki.

O zirve hâlâ orada duruyor. O yaşam da. Acımasız dünyanın derinliklerinde hâlâ bir umut olduğunu hatırlatır gibi...

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 231. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 231. Sayı