Dede Mirası


 01 Mart 2020


Üç dört yaşlarındaydı. Çoğunlukla onu taş duvarda oyulmuş pencerenin dibinde otururken hatırlıyordu. Önünde mutlaka bir şey olurdu. Üzerindekiler hep dikkatimi çekerdi. Dede’si, onlarla birlikte olduğunda çevresindekilerini pek görmezdi. En azından kendisini görmüyor sanırdı. O anlarda beklediği ilgiyi bulamazdı. Bundan dolayı dedesinin önündeki şeyleri kıskanırdı. Başka zaman yanına vardığımda, “Torunum gelmiş.” diye tebessümle karşılaması çok hoşuna giderdi.

Cesaret edip yanına yaklaştığında Dede’si, sevecen tavrıyla başını okşar, ona dünyaları vermiş gibi hissederdi. Oysa evdeki halalarının yere göğe sığdıramadığı, evin tek çocuğuydu. Dede’sinin okşamasına pek de ihtiyacı yoktu ancak ayrıcalıklı hâli kendisine çekerdi. Özenle taranmış gür siyah sakalının ona pek yakıştırırdı. Halaları ve babası Dede’sine “baba” diye hitap ederken diğer insanlar “Hacı Baba” ya da “Hacı Emmi” derdi. Bundan dolayı isminin “Hacı” olduğunu sanırdı. Mekke’de Allah'ın evini, Medine’de Hz. Muhammed’in kabrini ziyaret edip Arafat’ta kurban kesenlere “Hacı” dendiğini sonradan öğrendi.

Çok konuşmayan sakin yapısının yanında sevimli ve sempatik bir yüze sahipti. Yaptığı her işe oldukça titizlik gösterirdi. Köyde çiftçi olan Dede’si, işlerinin dışındaki vaktini pencere önünde geçirmesi olağan bir hâldi.

Bazı zamanlarda Dede’sinin yanına sokulur, başını okşamasını, en azından onu fark edip ilgilenmesini beklerdi. Dede’si, öyle dalgın olurdu ki etrafında olup bitenlerden habersiz sanırdı. Eliyle önündekini çevirmesi ve dudaklarını hafiften kıpırdatması olmasa oturduğu yerde uyuyor zannedilirdi.

Böyle zamanlarda babaannesi veya halaları onu Dede’sinin yanından uzaklaştırır, “Dede’ni rahatsız etme.” diyerek uyarırlardı. O zaman önündekini kıskanır hatta alınırdı. “Bunun yüzünden bana ilgi göstermiyor.” diye öfkelendiği dahi olurdu.

Biraz daha büyüyüp işin aslını öğrenene kadar evdeki en büyük rakipleri, pencerenin yanındaki oyma dolapta duran o şeylerdi.

Dede’si bazen onu yanına oturtur, alçak sesle mırıldanarak bir şeyler söylerdi. Sesinin ezgisi çok hoşuna giderdi. İçine işlediğini sanırdı. Dinlediği zamanlarda bazen hafiften titrediğini dahi hissettiği olurdu.

Uzun zaman merakla dedesini izledi. Konuşmaya başlayıp kelimeleri anlaşılır şekilde söylemeye başladığında Dede’si, alçak sesle bir şeyler söylerdi. Yanına oturup sessizce dinlemesinden dolayı onun da memnun olduğunu sezebiliyordu.

Bir gün Dede’si, önündeki şeyden bir yeri parmağıyla işaret edip sesli olarak, “Bismillahirrahmanirrahim.” dedi. Ona dönerek aynen tekrar etmesini söyledi. Onun için kolay olmadı ama Dede’sinin sabırla tekrar etmesi sayesinde tam olmasa da söylemeyi başardı. Benzer bölümlere gelince her defasında işaret parmağıyla gösterir ve birlikte söylerlerdi.

Bir gün halalarını ve babaannesini çağıran Dede’si, önündekini açtı. Birlikte söyledikleri yeri görünce, dedesinin işaretini dahi beklemeden, “Bismillahirrahmanirrahim.” deyiverdi. Hepsi birden, “Bu çocuk okuyor!” diye öyle bir sevindiler ki anlatılmaz.

O Halası ve babaannesinden daha fazla şaşırmıştı. Ne olup bittiğinin sıkıntısını yaşarken Halası onu kucağına oturtturdu ve izah etmeye başladı: Dede’sinin önündeki şeye rahle, üzerindekine de kitap dendiğini ve ne işe yaradığını anlayacağı dille anlatmaya çalıştı. O anda gizem çözüldü ve kıskandığı şeylerin ne olduğunu öğrenmiş oldu.

O günden sonra dedesinin yanına yaklaşmak, dizinin dibinde oturup onu izlemek gündelik işi hâline geldi. Geldiğini fark eden Dede’si, sesini yükselterek okur, onun da duymasını sağlardı. Duyacağı kadar sesli okumaya başlayınca yanında oturmayı hak ettiğini anlar, bir başka sevinirdi.

Okuma konusunda daha fazla ileri gidemedi ancak Dede’si ve halalarının sayesinde kısa duaları ezberlemeyi sürdürdü. Onun asıl derdi, kimse olmadan rahleyi önüne alıp kitaptan bir sayfa açarak okuma zevkini tadabilmekti. Bu isteği uzun zaman gerçekleşemedi.

Yaşı küçük olmasına rağmen ablasının ilkokula başlaması sayesinde, okula gitmeye başladı. İlgili ve uslu çocuk olması sayesinde bir ayın sonunda kayıt işlemleri yapıldı. Kısa zamanda okuma ve yazmayı öğrendi. Dedesi kadar olmasa da okuyor ve yazabiliyordu.

Okullarında kütüphane olmadığı, evlerinde de ders kitaplarından başka kitap bulunmadığı için dedesinin okumalarını takip etmekle yetiniyordu. Dede’sinin okuduğu kitap harfleri başka olduğu için kendi başıma okuma şansı yoktu.

Okuma yazma öğrendikten sonra, Dede’sinin uğraşısının ne kadar iyi bir şey olduğunu fark etti. Okumanın oldukça etkili olduğunu ve okuma sayesinde yeni birçok şey öğrendiğini anladı. Kitap ile birlikte olmak onun için en güzel anlardan biriydi.

Köyden çıkıp da ortaokul için ilçeye gittiğinde değişik kitap, dergi ve gazetelerle tanıştı. Ders çalışma dışındaki zamanının çoğunu okumaya ayırır oldu.

Bir gün kırtasiyeciden gazete alıp çıkarken çok yakını olan bir öğretmen ile karşılaştı. Öğretmen elimdekini çekip alarak, “Buna vereceğin yirmi beş kuruş ile şuraya girip bir çorba içsen olmaz mı?” dedi.

O zamanlarda gazete ücreti ile bir tas çorbanın ücreti aynıydı. Aslında haksız da sayılmazdı: Bir öğrenci evinde kendi halinde yaşayan, sıcak çorbaya ihtiyacı olan biriydi. Onu kolundan tutup götürdüğü lokantada çorba mı içti, çorba mı onu içti anlayamadı. Parasını verdiği gazeteyi elinden alma cesareti gösteremeden okulunu bahane ederek yanından ayrıldı.

On iki yaşında muhatap olduğu bu olaya rağmen, harçlığıyla, bulabildiği gazete ve dergileri almaktan geri durmadı. Karnını her şekilde doyurabileceği hâlde, zihnini öyle kolay doyuramayacağının farkındaydı.

İmkânları kısıtlı olsa da okumaya duyduğu ilgi, öğretmen okuluna başlayınca daha da artı.

Okulunun zengin bir kütüphanesi vardı. Bununla birlikte kitap getirtip öğrenci arkadaşlarıma indirimli fiyattan satarak okumalarına katkıda bulunmaya çalışırdı. Getirtip dağıttığım ilk kitap, “Kırım Kurbanları” isimli küçük hacimli bir romandı. Bu sayede kitap okuma ilgisini artırdığı gibi arkadaşlarını da o konuda teşvik etmiş oluyordu. 

Okuma tutkusu artarak devam etti. Önce köy evlerine dergi ve kitaplar girmeye başladı. Sonra evlenip kendi evi olunca, nadide bir köşeyi kitaplık hâline getirdi. Kitaplık deyince usta tezgâhından çıkmış raflar gelmesin aklınıza… Zirai ilaç sandıklarını üst üste koyarak oluşturmuştu. Meslektaşı ve hayat arkadaşının tül perde ile özenle süsleyip mobilya görüntüsü vermesi, kitaplığını eve gelen misafirlerin dikkatinden kaçmayan bir köşe haline soktu. Bugün çok büyük bir kütüphaneye sahip olmama rağmen, o ilk göz ağrısı olan kütüphanesi hafızasında daima yerini korumaya devam etti.

Kitap okumak tutku hâline gelmişti. Hiç tanımadığı insanların yazdıklarından oldukça zevk alıyordu. Bir gün kitap yazabileceği hiç aklından geçmezdi. Okumaları süresinde takdir ettiği düşüncelerle karşılaştığı gibi, benimsemediği veya eksik bulduğu düşüncelerle de karşılaşıyordu. Gazetelerin okuyucu sayfalarında yazmaya başladı. “Başkaları benim düşündüklerimi niçin okumasın!” diye ciddi olarak işe koyuldu. Şimdi her yaştaki insanların okuyabileceği, imzasını taşıyan kitaplara sahip oldu. Böylece Dede’sinden kalan tutkunun mirasını hak etmenin bahtiyarlığını yaşamaya devam ediyor.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 159. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 159. Sayı