HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Karamürsel’in çıkışında, deniz kıyısında, özenle bakılmış rengarenk çiçeklerin süslediği, yemyeşil bahçeleri ile şehrin gürültüsünden uzak, minik bir vaha gibiydi Dalyan Sitesi.
İlk görüşte aşık olduğum bu site, çok havalı lüks evleri olan, yüzme havuzlu bir yer değildi, ama muhteşem manzarası ile insanı içine çeken samimi bir sıcaklığı vardı.
Her yaştan çocuğun denize girdiği, balık tutup, top koşturduğu bu minik cennetle tanıştığımda, Türkiye’de ev almak gibi bir niyeti ve maddi imkânları olmayan ben, illâ buradaki bir evin sahibi olmayı çok istedim.
O sıralar büyük oğlum henüz beş yaşında idi ve ben onun anavatanını, ait olduğu Türk dünyasını, güney sahillerimizdeki oteller yerine, babasının memleketinin doğal ortamında tanımasını arzu ediyordum.
Almanya’da doğmuş olmasına rağmen, üç yaşına kadar sadece Türkçe öğrettiğim oğlum, daha sonra çocuk yuvasında öğrendiği Almanca ile, iki lisanı birbirine karıştırmadan düzgün diksiyonu ile mükemmel konuşuyordu.
Ama bu benim için yeterli değildi, dilimizin yanı sıra örf ve âdetlerimizi, komşuluğu, saklambaç, basket, tavla oynamayı da, öz vatanın da öğrenmeliydi.
Yaz tatillerimizi bu yeryüzü cennetinde geçirmek, hepimize çok şey katacaktı. Ve öyle de oldu.
Dört ana bloktan oluşan sitenin, hemen girişindeki ilk blokta, zemin kattaki dairelerden biri satılıktı.
Oldukça bakımsız ve kötü durumda olan dairenin, geniş kapsamlı bir tadilâta ihtiyacı vardı, ama bu bizim için önemli bir engel değildi.
Yaz kış demeden, yıllık izinlerimiz ile tüm maddi imkanlarımızı bu amaç için kullanarak, bir buçuk senede yeni yuvamızı oturabilir hale getirmeyi başarmıştık.
1993 yılının temmuz ayında, Dalyan sitesinde, ilk uzun tatilimizi yaptığımızda, yanımızda dört haftalık küçük oğlumuzda vardı.
Bu minik adam sayesinde, sitedeki komşularımızla ikinci günden itibaren kaynaşmıştık.
Anlatılması, kelimelere sığmayacak kadar güzel geçen ilk altı haftalık tatilimizin sonunda bize akrabadan daha yakın hissettiren komşularımızla, kocaman bir ailenin parçası olmanın mutluluğunu yaşıyorduk.
Daha sonraki yıllarda yaz aylarını iple çekiyor, altı ile sekiz hafta arasında kaldığımız sitemizin tadını doyasıya çıkarıyorduk.
Sitemizde anneler, sadece kendi çocuklarının değil, her çocuğun annesiydi. Karnı acıkana yemek, ağlayana mendil verir, düşüp dizini yaralayan çocukların yarasına merhem sürerlerdi.
Ablalar ile abiler ise küçüklere bakıyor, onları kayıkla gezdiriyor, oynatıyor, bisiklete binmeyi, yüzmeyi, bazen de gır gır olsun diye küfretmeyi bile öğretiyorlardı.
Bu güzel ortamda birlikte yetişen gençlerin arasında, evlilikle sonuçlanan taze aşklar yeşeriyordu.
Çocuklarımızın sünnetinin kına gecesini sitemizin bahçesinde, rengârenk balonlarla süslediğimiz çardağımızın altında, canlı müzik eşliğinde dans ederek, havai fişek atarak kutladığımızda takvimler Ağustos 1998'i gösteriyordu.
En mutlu olduğumuz yıldı. İki oğlumuz burada sünnet olmuş, gözyaşlarını buradaki abilerinin, ablalarının sevgileri ile kurutmuşlardı. Hep birlikte harika bir sünnet düğünü yapmış, doyasıya eğlenmiştik.
Bir sonraki yaz tatilimiz için Temmuz 1999‘da geldiğimiz sitemizde, çok sevdiğimiz komşularımızla, yine çok mutlu olduğumuz ilk üç haftamızı birlikte geçirmiştik.
Ağustos ayındaki güneş tutulmasını, sahilde beraber izlemiş, tutulma esnasında gölgelenen güneşin estirdiği soğuk hava hepimizin içini ürpertmişti. Kıyamet senaryoları yazıp, şakalar yapmıştık. Cennette şununla şu olacak, cehennemde şunlar olacak diye...
Ertesi günün gecesi, sitemizin gençleri ellerindeki bir dürbünle, heyecanla camımızı tıklattılar.
Gölcük istikâmetinde, gökyüzünde parlayan ve sürekli kendi etrafında dönen, rengarenk bir ışık topu görmüşlerdi. Elimizdeki dürbünle hepimizin sırayla, kâh hayranlık, kâh hayretle izlediğimiz bu doğa olayı gerçekten çok muhteşemdi.
Bugünkü bilgilere göre o dönemde yaşanan gökyüzündeki renkli ışıklar, çöl sıcakları, sakin olması gereken denizin dalgalı olması gibi olaylar, birer deprem habercisi sayılsa da o tarihte kimsenin bundan haberi yoktu.
Bu arada eşimin ailesi, Türkiye’ye geldiğimizden beri bizi, Antalya’da beş yıldızlı bir otele, tatil yapmaya davet ediyordu.
Ben komşularımla sitede o kadar mutluydum ki, eşime “Sen çocukları al git, ben evimde komşularımla kalayım, burası benim beş yıldızlı otelim.” diyerek, gitmeyi reddediyordum.
Ama eşim çok fazla ısrar edince, bavullar toplandı ve biz depremden iki gün önce evimizin kapısını kilitleyerek tam yola çıkmıştık ki, eşime "Dur! Geri dön." dedim. Nedense içimde bir ses ”Evin sokak kapısının dışındaki metal kapıyı da kilitle!” demişti.
Aynı iç sesimi dinleyerek, bir gün önce de ziynet eşyalarımı, kuyumcu dükkânı olan bir büyüğüme, kasaya koyması için emanet etmiştim.
Bütün bunlar olurken hiçbirimiz, evrenin yaratıcısının her insana özel çizdiği yolun, önemli bir ayrımına doğru ilerlediğimizin farkında değildik.
Otel tatilimizin üçüncü sabahı, televizyonda Kocaeli'de merkez üssü Gölcük olan 7,4 şiddetinde deprem olduğu haberini aldığımızda hepimiz şok olduk.
Derhâl yola çıkan eşim, deprem bölgesinde ne ile karşılaşacağını bilmediği için, çocuklarımızla beni yakın arkadaşlarımızın evine bırakarak, tek başına Karamürsel'e geri dönmüştü.
Ben ise yaşamadığım, ama ara vermeden günler, geceler boyu uyumadan, televizyondan ve gazetelerden takip ettiğim depremin korkusu, şaşkınlığı ve eşimden aldığım felâket haberleri ile kendimi derin bir bunalıma sokmuştum.
Sanki olduğum yerde de deprem olacakmış korkusu ile, çocuklarımı kapıya yakın koltuklarda uyutup sabaha kadar başlarında bekliyordum.
Memleketim ise, kan ağlıyordu.
Anneler evlâtlarına; evlâtlar annelerine babalarına, komşularına, arkadaş ve akrabalarına ağlıyorlardı.
Daha üç gün önce sağ salim, neşe içinde geride bıraktığım komşularım, cehennemi yaşamışlardı.
Sitemizde, bizimki hariç tüm binalar yıkılmıştı. Evimizin kolonları çatlamış, ara duvarlarla giriş kapı arasındaki iç duvar yıkılmış, sonradan kilitlediğim metal kapı yağmacıları engellemişti...
Göçük altında insanlar can çekişirken, birileri kesilen elektriklerin karanlığından faydalanarak, evlere girip yağmalamışlardı.
Anneleri göçük altında kalan çocukların, eşine ulaşamayan erkeklerin, feryatları günlerce susmamıştı.
Ben otele gitmeseydim, bugün muhtemelen hayatta olamayacaktım. Evimizin yıkılan mutfak duvarı, odamdaki elbise dolabını yatağımın üstüne devirmişti. Çocuklarımızın odasının kapısı sıkışmış, içeri girmek mümkün olamamıştı.
Tanrım bizleri, ailece evimizden alıp 800 kilometre uzakta bir otele yerleştirerek, hayatımızı bağışlamıştı.
Ama ben, o aralar bunları idrak edecek durumda değildim.
Komşularımın yanında olamamıştım, onlara yardım edememiştim.
Bu yüzden hem kahroluyordum hem de görmediğim depremi, her gün beynimde biraz daha fazla büyüterek, tekrar tekrar yaşıyordum.
Birkaç gün sonra çocuklarımla Karamürsel’e döndüm.
Yol boyu karşılaştığımız manzara korkunçtu.
Yalova- Karamürsel arasındaki yazlık sitelerin nerdeyse tamamı, hasarlıydı veya yıkılmıştı.
Dalyan sitesinde dört katlı olan orta binamız artık üç katlıydı, eksik olan kat, içindeki insanları altına alarak yok olmuştu.
Diğer bir binamız sanki hiç var olmamıştı. Yerinde artık kocaman bir moloz yığını vardı.
Yedi komşumuzu kaybetmiştik. Yardım gelemediği için, site sakinleri yaralı olan ve hayatlarını kaybeden komşularımızı enkazdan kendi elleri ile çıkartmışlardı.
Değirmendere’de deprem anında işlettiği lokantayı kapatan kuzenim, ortasından bölünen denizin içinden, kocaman bir ateş topunun çıktığını görmüştü.
Aynı deniz, sahilde kocaman bir oteli, restoranı, apartmanları ile bir caddeyi olduğu gibi yutmuştu.
Kocaeli’de yaşayan kardeşim ve babam evin içinde duvardan duvara savrulmuş, hiç bir yere tutunamamış, düşe kalka zifiri karanlıkta kendilerini sokağa atmayı başarmışlardı.
Yine Kocaeli’de çöken çok katlı bir binada, yirmi iki akrabamızı birden yitirdiğimiz haberini aldık. Arama kurtarma çalışmalarına yardım eden dayım, yaşadığı acıdan sonra felç geçirmişti.
Türkiye’nin Marmara bölgesini vuran yüzyılın afeti, resmi rakamlara göre on sekiz bin, resmi olmayanlara göre kırk bin insanımızı feci bir şekilde aramızdan kopartmıştı.
Bizler şanslıydık, Almanya’da evimiz vardı, bu ortamdan çıkıp gidecektik.
Ama orada yaşayıp yakınlarını kaybedenler, evleri olmayanlar, sıcaktan ortalığı kaplayan ceset kokularını, enkazın altından gelen iniltileri, feryatları, susuzluğu, açlığı yaşayanlar... Korkudan bütün kışı çadırlarda, derme çatma prefabrik evlerde geçirenler bu travmayı nasıl atlatacaklardı?
Çocuklar bir daha nasıl güleceklerdi?
Ceset torbaları dahi bulunamıyor, naaşlar battaniyelere, çarşaflara sarılarak toplanıyordu.
Herkes birbirinin yarasını sarmaya çalışıyordu. Küslük, düşmanlık kalmamıştı.
O yaz Kocaeli’nden Sakarya’ya, Yalova’dan Çınarcık sahillerine kadar insanlar kıyameti yaşadılar.
Biz bu kadarını görüp Almanya’ya döndük. On yıllık birikimimiz gitmişti, maddi olarak sıfırlamıştık, evsiz kalmıştık, ama yaşıyorduk.
Tanrım bizlere, evlâtlarımızla birlikte ikinci bir hayat hediye etmişti.
Kaybettiğimiz komşularımızın acıları, kaybettiğimiz sitemiz... Yuvamız ... Orası bizim küçük Türkiye’mizdi. Vatanımızdı. Artık gidecek, eğlenecek, dertlerimizi, mutluluğumuzu paylaşacak o kocaman ailemiz dağılmıştı.
Çocuklarımız büyüyünce abileri ile basketbol oynamayı hayal ederken yaşanan kırk beş saniyelik deprem, geleceğe dair var olan bütün hayallerimizi, umutlarımızı yıkmış, yaşam sevincimizi çok uzun bir zaman için elimizden almıştı.
(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi, Şubat 2020)