HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
KEMAL BOZOK 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Ece Türköz Oğuz 5
İSMAİL BOZKURT 6
SEYFETTİN ALTAYLI 7
Önümde uçsuz bucaksız masmavi bir görüntü var. Etrafım mavi bir manzaradan ibaret. Başımı arkaya yaslayıp bakışlarımı havaya diktiğim gök mavi, içinde bulunduğum dünyamın yüzdüğü deniz mavi. Benim için, her şey huzur veren mavi. Hayatım, içinde yaşadığım yelkenli ve ben burada gemime yol veren dümenin başındaki kaptanım. İstediğim yere gitmek, ellerimin arasında tuttuğum dümeni hareket ettirmek kadar yalın. Mavisinde dalıp boğulduğum ve hayat bulduğum deryaların sahibi olmak büyük bir lütuf. Fakat birden bire işler değişiyor. Ufukta beni bekleyen, her lahsa gücünü arttırarak gelen kocaman bir fırtına var. Elimde olmaksızın bulunduğum durum kaygılanmama yol açıyor. Gemiyi hareket ettirme yetkisi bende olmasına rağmen kaygılanmamak mümkün değil. Dümen elimde. Dilersem ani bir hareketle rotamı çevirip fırtınadan kaçmaya çalışabilirim. Dilediğimi yapmak konusunda hürüm. Lakin…
Aklıma Soren Kierkegaard’ın Korku ve Titreme adlı kitabında anlattığı Hz. İbrahim ve oğlu İsmail kıssası geliyor. ‘İbrahim inanmıştı,’ diyor Kierkegaard. ‘Ve şüphe etmiyordu,’ diye devam ediyor. ‘O akıl, olmaz olana inanmıştı. Ve o yaşlı adam inancı uğruna orada,yanında biricik oğluyla doğruldu, fakat şüphe etmedi. Kaygıyla sağa sola bakmadı. Herhangi bir ağıt da yakmış değildi. Biliyordu ki onu sınayan Tanrı’ydı. Biliyordu ki bu,ondan istenecek en zor kurbandı ve yine biliyordu ki Tanrı dilediğinde hiçbir şey zor olamazdı. İbrahim inanmamış olsaydı eleminden donuklaşırdı şüphesiz. Fakat inanmıştı’. Kierkegaard’ın dediği gibi Hz.İbrahim inanmıştı. O, Allah’a inandığından oğlunu kurban etmeye razı olmuştu. Yaradan’a verdiği sözü tutması gerektiğinin bilincindeydi. Fakat seçme hakkı da elindeydi. Dileseydi evladını kurban etmeye razı gelmezdi. Yaradan’a yalvarır, af diler fakat oğlunu kurban etmezdi. Kierkegaard ‘Kaygıyla sağa sola bakmadı’ diyor. Hz. İbrahim kaygıyla sağınada solunada bakmadı. Zira Yaradan’a tüm kalbi ve aklıyla teslim olmuştu. Zaten Yaradan’a tam teslim olduğundan oğlunu kurban edeceği anda gökten kurban inmedi mi? Eğer yüreğinde en ufak kaygı kırıntısı olsaydı, gökten kurban iner miydi?
Şems-i Tebrizi ‘Tam teslim ol; tıpkı toprağın çiftçiye teslim olduğu gibi. Zira aşk deryasında teslimiyet yelkenini açmadan yol alınmaz’ demiş. Bizler Yaradan’a teslim olmaya inananlardanız. Yaradan dışında başka birine boyun eğişimiz söz konusu olabilir mi?
Herşeye ve herkese karşı koyabilirim. İcab ederse baş kaldırmaktan çekinmem. Doğruluğundan katiyen emin olduğum yoldan ilerlememe kimse engel olamaz. Peki doğruluğundan katiyen emin olduğum yol, doğru yol mudur? Varsın yanlış olsun. Zaten ben fikirlerimle kendi hayatıma yön veren bir kaptan değil miyim? Bugün doğru dediğime yarın yanlış desem rotamı başka yöne çevirip yol almam zor iş değil. Ne fırtına, ne de uzaklardaki hasmım başladığım yolumdan dönememe sebep olamaz ki. Ne de olsa dümen elimde.
Göklerde kanatlanan kuş misali meçhul deryalara yelken açmak konusunda hürüm. Yön verdiğim denizlerde de özgürüm. Varacağım yerin gözle görünmesine ne hacet? Ulaşacağım yeri gönül gözümün görmesi kafidir. Kimi zaman gece olur, etrafım kararır. Gözüm bir şey görmez. Gönlümün görmesi yetmez mi? Ya etrafımdaki karanlık gönül gözüme de sirayet ederse…Asıl o zaman başlamaz mı yabancılığım?
Ve bir ses…Tak...Tak...Bir el ateş...İki el ateş...Göklerdeki kuşun özgürlüğü yine göklerde sona erer. Kanadımdan vurulmuşumdur. Yaralı kanadımla birlikte hafifçe yere süzülürüm. Beni vuran avcının ayaklarına düşerim. Avcıya mıdır teslimiyetim yoksa kadere mi? Elimde midir kurşunların hedefi olmamak? Elimde midir teslimiyete iltica etmemek? Avcı mıdır beni vuran yoksa ömür buraya kadar mıdır? Dileseydim uçabilir miydim? Kör kurşunların hedefi olmamak için çok uzaklara, yükseklere uçabilir miydim? O zaman da ensemden yakalamaz mıydı bir yırtıcı kuş? Bu kez kör kurşunların değil de acımasız yırtıcı kuşların avı olmaz mıydım? Bu sefer ki teslimiyetim kime olurdu peki?
Hz. Ali’nin de dediği gibi ‘Geçip gitmiş bir şey için asla tasalanmam ve özlem duymam.’ Ortada kaygılanacak bir durum söz konusu bile değil. Zira ben ne bir kuşum vurulan, ne de bir avcı vuran. Ben hayatıma yön vermeye çalıştığım geminin dümenindeki kaptanım. Av olan bir kuş olduğum için kaygılanmıyorum fakat üzerime gelen bu fırtına için kaygılanmamam mümkün değil. Zira bu fırtına beni alıp yolumdan saptırırsa o zaman ne olur halim. Hz. Ali’nin sözünü doğru bulmuyor değilim. Fakat içinde bulunduğum durum ne geçmiş, ne gitmiş.Belki bir kaç saat sonra fırtınayı atlatmış olacağım ufukta gördüğüm adaya doğru dümen kıracağım. O vakit geçti diyeceğim. Fakat şu an bunu demem olanaksız.
Ellerimle, kayıp gitmesin diye, sımsıkı tuttuğum dümeni biraz da olsa gevşetiyorum. Zira dümen kayıp gitmese de derin yaralar açmış ellerime. Belki de izin vermeliydim bazı şeylerin yitip gitmesine, arkalarından mendil sallayarak yol vermeliydim. İnsan, zirveye ulaşmak için birçok şeyden ödün vermez mi zaten? Peki, benim asıl amacım zirveye ulaşmak mıydı?
Bazen kendimi kaygılarımın, bir kısmını atabilsem üzerimden koca bir yük kalkar diye düşünürken buluyorum. Hemen ardından da silkeleniyorum. Kaygılarını atarsan senden geriye ne kalır? Elbette kaygılanmadan olmaz. Ama her şeyin olduğu gibi kaygının da fazlası zarar değil mi? Aslında onlardan kurtulmaktan korkuyorum. Onlarla olup kendimi unutmaktan da korkuyorum…
Cayır cayır yanan avuç içlerimi daha iyi görebilmek için ellerimi dümenden çekiyorum. Ateşe değdirmişçesine kızarmış ve titreyen ellerimi seyrediyorum. Fakat bu uzun sürmüyor. Başıboş bırakılmış dümen kendi kendine hareket etmeye başlıyor. Beni fırtınaya daha çok yakınlaştırıyor. Farkında olmadan ellerim dümene varıyor. Kontrolü ele almak için dümeni sıkı sıkı tutuyorum. Gemimi dizginlemek birkaç dakikamı alıyor. İstediğim hedefe ulaşmaya bu kadar yaklaşmışken her şeyin bozulmasına izin veremiyorum. Yıllardır kendi ellerimle inşa ettiklerimin yıkılması beş veya on dakika sürecek. Bunca yıl çabalayışım boşuna mı? Nefes almaya başladığım andan itibaren yaptıklarım beş dakika içinde bozulmaya, yıkılmaya yüz tutacaksa niye bu kadar çabalamam?
Kendime kızdığım bir diğer husus ise bunca yaşanmışlığa rağmen tek bir şey bile öğrenemeyişim, oluyor. Niye elimden kayıp giden dümeni kendi haline bırakmayıp kontrolü ele aldım? Teslim olmak bu kadar zor mu? Bazı şeylere boyun eğmemiz gerekmiyor mu? Teslim olacağım. Önümdeki fırtınaya da, kadere de boyun eğeceğim.
Fakat teslimiyet her zaman doğru kapıya ulaştırır mı insanı? Yoksa farklı kapılarda farklı köleliklere mi yol açar? O zaman fırtınaya teslim olmam beklenmemeli benden. Ne diye boyun eğeyim, bile isteye tutsak olayım. Bu düşüncelerimle daha da sıkı sarılmalıyım dümene. Ne de olsa hedefime ulaşmama ramak kaldı. Fakat kaygılanmamakta elimde değil. Belki kime ne için teslim olduğunu bilebilmeli insan…
Hafızamı en sevdiğim şairin mısraları istila ediyor. ‘Bir ben vardır bende/ Benden içeri…” Nallıhan’a kadı tayin edilen Yunus bir anahtar uğruna Taptuk Emre’yi buluyor ve başlıyor asıl hikayesi. Kadılığı bırakıp dergâha geçiyor. Dergaha kırk yıl boyunca, bir gün bile tek bir eğri odun getirmeden odun taşıyor. Yaradan’a teslim olmak için çileler çekiyor. Dergahtan ayrılacağı vakit de Şeyhin’in ‘Hala çiğsin be Yunusum/ Hala dünya kokarsın’ sözleriyle karşılaşıyor. Peki Yaradan’a teslim olmak için yollara düşen Yunus hedefine ulaşamamış mıdır? Kaygısından ötürü mü teslim olamamıştır? Bazı hedeflere giden yollar bile güzel iken her hedefe ulaşmak şart mıdır?
Derin bir nefes alıyorum. Bakışlarımı bana yaklaşmakta olan tehlikeli fırtınadan göğün ve denizin mavisine çeviriyorum. Sımsıkı tuttuğum ellerimi dümenden bilinçli bir şekilde gevşetiyorum. Benden bekleneni yapıyorum. Ona, yani Yaradan’a teslim oluyorum. Aklıma Bakara Suresinden şu ayet geliyor ‘Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, halbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, halbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir siz bilmezsiniz’.
Ve dümen kendi başına hareket ediyor. Ben yere çömelip, hayatımın da tıpkı gemi gibi alabora oluşunu seyrediyorum. Üzülmüyorum diyemem. Hüznü zerrelerimde hissediyorum. Yıllarca inşa ettiklerimin dakikalar içinde yıkılmasına gücenmiyor değilim. Ama kaygılanmamam gerekiyor. Zira teslim olacaksam ya tam teslim olmalıyım ya da teslim olmamalıyım. Fakat birden hava açıyor, sular duruluyor, güneş yeniden doğuyor. Verandaya doğru koşuşuyor ve ufukta güneşi görüyorum. Bazen teslim olmak gerekir, her şeye baş kaldırmak değil diyorum.
Kulaklarımda Aliya Izzetbegoviç’in ‘Ey teslimiyet! Senin adın İslam’dır’ sözü yankılanıyor.