HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
Nergis Biray, Sema Eynel 2
Ece Türköz Oğuz 3
KEMAL BOZOK 4
İSMAİL BOZKURT 5
SEYFETTİN ALTAYLI 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Sevil için sıradan bir gündü. Hazırlandı çıktı yola. Aynı koşuşturmaca içerisinde işine gidiyordu. Bir farkı vardı bugünün, yağmur… Sanki günlerdir yağamamanın acısını çıkarırcasına yağıyordu. “Neyse!” dedi. “Çok şükür.” Ayağında çizmesi, sırtında yağmurluğu vardı. Elinde de şemsiyesi. Üşümüyordu, ıslanmıyordu.
Bunları düşünerek karşıya geçmek isterken bir araba hızla önünden geçti. Üstü başı çamurlu su içerisinde kalmıştı. “Allah kahretmesin!” dedi. Kahretsin diyemezdi hiç, korkardı. Anneannesi “Aman yavrum, sakın kimseye kahır, bela okuma! Sonra döner, dolaşır; seni bulur o bela.” derdi. Sinirlendi yalnız, çok sinirlendi. “Ne kadar dikkatsiz adamlar var yahu!” diye söylendi. Aslında bu aracın plakasını almalı, şikâyet etmeliydi. Sürücü kursunda hocası “Kuru temizleme parasını ödemek, eğer elbise bozulmuşsa yenisini almak zorundasınız.” demişti. “Aman, boş ver!” dedi. Zaten hep bu boş vermeler yüzünden her şey bozuk gidiyordu ya! Bu kıyafetle de işe mi gidilirdi? Devlet memuruydu hem de! Üzerini değiştirmek için eve dönemezdi, geç kalıyordu. Yapabileceği bir şey yoktu. Bindi halk otobüsüne ve iş yerinin önünde indi.
Otobüsten indikten sonra yürümemeyi şans sayıyordu. Yoldaki aksilik canını sıkmıştı fakat her zamanki neşeli hâline döndü. Kapıdaki görevliye “Günaydın.” dedi. Gördüğü her memura biraz şımarık ses tonuyla günaydın, diyordu. Bugün pek neşelisin, diyenlere her zamanki hâlim, diyordu. Odasına geçti, oturdu masasına. Rutin günlük işlerini yapmaya başladı. Kayıttan gelen evraka üst yazı hazırlıyordu. Bir taraftan da diğer masadaki arkadaşlarıyla laflıyordu.
Bir adam girdi içeriye; kendinden emin, mağrur bir hâli vardı. Üzerindeki takım elbisesi, kravatı, ayakkabısı her şeyi pek düzgündü. İşi gücü mevkii iyi birine benziyordu. “Sevil Hanım siz misiniz?” diyerek yaklaştı. Sevil başını salladı. Elindeki evrakı uzattı “Süleyman Bey’le görüştüm, üst yazısı yazılacak! Hemen almam lazım.” dedi, masanın önündeki sandalyeye oturdu. Sevil hızlıca yazdı, verdi. Adam yazıyı aldı, teşekkür bile etmeden odadan çıktı. Sevil arkasından “Süleyman Bey ile görüştüm!” diyerek onu taklit etti. Bozulmuştu adamın tavrına.
Biraz sonra açık kapıya vurarak çekine çekine içeriye bir kadın girdi. Bu yağmurda arkası açık ayakkabı giydiğine göre çizmesi falan yoktu. Üzerinde ince bir ceket, renk uyumu olan fakat biraz eskice bir etek vardı. Zevkli kadınmış, parası olsa ne şık giyinirdi, diye geçirdi içinden. Sonra da kendi yağmurluğunu, mantosunu, kabanını, deri montunu; çizmelerini, botlarını düşündü. Ne çok kışlığım var, diye utandı; bakamadı kadının yüzüne. Kadın ezilip büzülerek kapıya yakın masaya yaklaştı, elindeki evrakı uzattı. “Yarın almam mümkün mü? İşim çok acele, elden takip etsem.” dedi. Arkadaşı her zamanki bugün git yarın gel, edasıyla “Bir haftada çıkmaz imzadan.” dedi. Kadıncağızın boğazı düğümlendi, bir şey diyemedi. Elindeki evrakı ne yapacağını bilemeden arkasını döndü, ayaklarını zorla atıyordu.
Sevil biraz önce gelen adamın ukala tavrını hatırladı. Kadının garipliği, çaresizliği içine oturdu. Kadın tam kapıdan çıkacaktı, Sevil seslendi: “Siz evrakı bana bırakın. Ben takip ederim, yarın gelin alın.” dedi. İnanamamıştı kadın. Duruşu değişti, sanki omuzlarından tonlarca yük kalkmış gibiydi. Evrakı masaya bırakırken minnetle teşekkür etti. Ettiği teşekkürü az buldu, “Çok sağ olun.” dedi. Çıkarken döndü arkasını bir de “Allah sizden razı olsun.” dedi.