HaftanınÇok Okunanları
ZEHRA TAŞDEMİR 1
Kardeş Kalemler 2
Yıldız Ormanova 3
SULTAN RAEV 4
Ahmet Kartal 5
Nebiye Akbıyık 6
İSMAİL DELİHASAN 7
Kutlu Gece
Söylentilerin sonucunda kaleme alınan bu acayip vakıa, eski rivayetlerde nasıl ise öyle başlıyordu.
- Kendine gel Çiğdem ! Soğukların korkutucu yüzünden korkma !
- Sen her türlü ayazı yenmeye muktedirsin ! Yeter ki kendine inan.
- Kalk Çiğdem Kalk ! Başına kara günler gelmiş Nevruzay’ı yalnızca sen kurtarabilirsin sen !
Çiğdem, biri yağmurlar gibi fısıltılı, biri meltemler gibi yumuşak, biri ırmaklar gibi coşkulu seslerin nereden geldiğini anlayamamış, hayretlere düşmüştü.
Belki, yakarışlardan illallah eden içli türkülerin damarları yer üstüne hareket edip homurdanıyor, belki de ağaçların kurumuş dallarında kırlangıçlar yavrularının kısmetinden endişe edip hazin yalvarışlarda bulunuyorlardır. Ya değilse ! Hemen gezip çiçekten çiçeğe sıçrayıp oynamayı arzu eden top böceği gibi kabuğunun içine saklanıp yalvarmalı mıydı ?
Bu seslerden sıyrılıp kendine gelen çiğdem o an usul usul düş gördüğünü anladı. Çok güzel bir rüya görüyordu. Bembeyaz bir gömlek, yemyeşil bir elbise giymiş, başına da masmavi bir örtü örtmüş vücudundan çeşit çeşit ışıklar saçan emsalsiz bir güzellik ona elini uzatıp yakınlaşıyormuş. Yakınlaşırken de : “Ben Nevruzayım ! İsmimi unutma ! Kaderimizde bizim birlikte olacağımız yazılı mahlûkatı meydana getirip hepsine rızık ulaştıran adına elbette biz birbirimizi bulacağız !” diyormuş.
Çiğdemin hayali, birden bir feryat sesi duyunca gözlerinin önünden dağıldı. “Rüzgâr tekrar esmeye başladı” diye düşündü kendi kendine. Sonra gördü ki, bir tarafı ala bula karlı tepenin üstünde heybetli bir köpek !
Bu köpeğin adı; Akbarsdır. Ve düşününki, hal ve hareketli ile dışarıdan çok sihirli görünür. Bir bakarsın, dilini mafya gibi sallayıp oradan oraya çarpar, koşup sıçrar, esneyip yuvarlanır. Bir bakarsın, gözleri oldukça ümitsiz bir şekilde sakince etrafa dalar.
Şimdiki hali ise, coşkusu içine sığmayan bir şaire benziyordu. Arığa yanaşıp yanaşıp ümitsizlenmekte, dolup dolup feryat etmekteydi. Eğer dünyadaki kedilerin en hışımlısı olarak bilinen Mallamoş gözünü devirerek gelip her zamanki gibi sinirlenmeye başlasaydı, bu vaziyette sabaha kadar durabilir miydi ?
“Ne diye damağını yırtana kadar uluyorsun Akbars !” diye itin tepesini iyice attırmak için dil ucuyla söylendi Mallamoş :
- Bize yine mi uyku yüzü yok şurada !
Homurtuları işitince Akbars’ın birden gözleri yerinden fırlayacakmış gibi olsa da, bir müddet aydan gözünü ayırmadan durdu
- Hey ! Nasıl bir hayvansın sen ! Ne zaman baksam küçük bir şeyin bile ederini sorarsın naziklikten kırıla kırıla !
- Hav hav havlayıp uyutmadın ! Sana bir de naziklik yapamam !
“Gün boyunca on dakika uyuyup on dakika uyanık durduğun yetmiyor mu” diyerek sinirlendi Akbars. “Hiç değilse şu kutlu gecede uyumadan dursan, bir şeyin eksilmez !”
Kedinin yüzü birden sabun kesti :
“Hangi kutlu geceden bahsediyorsun Molla Akbars ? Azıcık beleş yemeği terk mi edeyim istiyorsun ? Bu durumdan bihaber olduğumu görmüyor musun ?”
Akbars’ın deli damarı tutup : “Kellen kurusun emi ! Bu âlemde yemekten başka birilerinin de olduğunu anlayamadan ölüp gideceksin herhalde !” diye hırladı.
“Bugün kışın son gecesidir. İnsanlar ortalıkta Âlimler âlimi Aytogdu diyerek dolanırlar. Aytogdu ananın duası sebebi ile seyyah olup yaralanan en sonuncu Çiğdem bu gecede meydana gelmiş. O, diğer akranlarından daha güçlü, daha sakin olması sebebi ile ayrılırmış. Yapısı oldukça nazik olduğu için rüzgâr değse topraktan kopup oradan oraya uçuşmaya başlarmış, arşın arşın ileriye savrulurmuş. Düşünde gördüğü sevgilisinin izini arayıp sessizce, kendinde habersiz yürümesi sebebi ile ona; “Divane Çiğdem” derlermiş.
İtten bu sözleri işittikçe kedinin beyni sulandı :
“İki biçare buluşmuşsa buluşmuş ! Bunun için kendimi mi parçalayayım, Ne yapayım !”
“Nevruz bayramının ne olduğunu biliyor musun sen” diye hıçkırdı Akbars.
- Evet Kavak !
“Sensin Kavak”
Gözünü kafesinden ayırmadan sözüne devam etti Mallamoş. “Kavak olamasaydın, haklı haksız dik başlılık etmeyip bütün akla gelen gelmeyen mahlûklar gibi mışıl mışıl uyurdun”
Son sözünün tonunu yumuşattı Mallamoş : “Ben sana diyorum ki, şu nurlu cihanda uykudan daha lezzetli bir şey yok. Bir düşünsene Akbarscığım; ılık gece, karın tok, etraf sessiz. Ben uyuyorum mır mır mır, sen uyuyorsun hır hır hır… Böylesi bir rahattan vazgeçip nerde olduğu bilinmez Çiğdem mi midem mi den bahsediyorsun. Ölesin emi !”
“Doğduğun günden beri böylesin !” dedi, kınayarak başını sallarken Akbars. “Avludaki delikten yarım gün gözünü kırpmadan sıçan yolu bekliyorsun da, deliğin yanı başındaki çiçeğe bir dakika gözünü çevirmiyorsun. Hatta, çiçeklerin en güzeli olan çiğdemi hiç umursamıyorsun. Eğer umursasaydın…”
Akbars’ın sözü yarım kaldı. Tepeden yukarı dikilip bir derin nefes aldıktan sonra öylece kalakaldı.
Bir zaman sonra kendine gelip : “İşte o ! bak bak görüyor musun ? O işte, Divane Çiğdem” diye seke seke yürüdü.
Mallamoş, köpeğin gösterdiği tarafa göz ucuyla bakınca, saçıla saçıla uçup giden, delik deşik yüzlü çiçeği gördü. Simasında çok da bir değişiklik olmadı köpeğe döndü: “Bunca yıldır toprağı deşeleyip duran bir bitki âlimi olmasam bilmeyeceğim. Çiçek demeye bin şahit ister. Bu şimdi bunun için mi tepinip duruyor !”
“O kadar konuştum. Hepsi aklından çıktı mı ? Nevruz ayı aramaya gidiyor o !”
Akbars tepeden inip Çiğdem’e doğru yürüdü. O yaklaştığından hızlanan kalp atışları nefes alıp verişini hızlandırmıştı. Çiçeği itina ile kokladı. Mutluluktan orda dört dönerek tepindi. Tepinmesi bitince : “Bu sen misin ? Divane Çiğdem değil mi ?” diye sordu.
“Evet ben Çiğdemim.”
“Duydum ki Nevruzayın izini arıyorsun doğru mu ?”
“Doğru” diye kırlangıç gibi cevap yüksek sesle cevap verdi Çiğdem.
“Biliyorum. İki gözünü dört açmış seni bekliyor”
O an, her şeye yeten sesi daraldı. Etlere iğne gibi bata sancılı soğuk hava başladı. Yeşil yapraklarda gülünü şaşıran Çiğdemin karşısına Karabulut peyda oldu. Kuyruğunun ucu, örüm örüm saçlar gibi dalgalanıyordu.
“Bekliyor diye ümitlenme” diye haykırdı. “Şu an Nevruzay birini bekliyor mu bilmiyoruz.” Bunu ben, güç ve kudrette dengi olmayan Ayazzade söylüyorum !”
Önlerinde dikilen kişinin sert ve umursamaz yürüyüşünde Ayazi olduğunu anlayan Akbars, ne kadar güçlü olsa da bir an sersemledi. Ama sersemliğine yenilmedi. Çiğdemi gövdesi ile duyar gibi önünde durarak ayazların buzlu iğnelerinden korumaya çalıştı.
Köpeğin bu halini gören Ayazzade, kahkaha atmaya başladı. Kahkaha atarken, soğunu çetinleştirip çıplak ağaç bahçesi gibi derin tarlaların arasında doğru sesi hafifleyerek ilerledi.
Bu sırada beyninin yarılmasından korkan Mallamoş : “Miyav miyav miyav” diyerek yumulup top gibi olmuştu.
NEVRUZAYIN GÖRÜLMEMİŞ SÖZLÜSÜ
Ayazzade yalan söylemiyordu. Nevruzay gerçekten şu anda kendini bilmez bir haldeydi ve etrafta ne olduğunu fark ediyor, ne de bir an olsun çığlığı kesiliyordu.
Nevruzay, sabah turp gibiydi. Göğü tamamen kaplayıp gün boyu halinde hoşnut bir şekilde yürüdü, arıktaki sular ile kovalamaca oynadı. Arığın dibindeki küçük taşları alıp küçük kızlara beştaş oynamak için dağıtacakmış gibi yuvarlaklarını seçti, sonra ambarına girip otların, ağaçların her zerresini, yapraklarını, güllerini boyamak için envai çeşit renkler aldı. Geç vakit tekrar meydanlara dönüp çeşit çeşit oyuncaklar şeklindeki bulutların süzülüşünü temaşa ettiği sırada dedesi onun yanına geldi.
“Bayram için dikilen elbiselerini ne zaman giyeceksin kızım ?” diye sordu. “Kış bu gece yarısı tahtını sana bırakmaya hazırlanıyor. Sabahın ilk seherinde baharın timsali olarak tahta sen oturacaksın. Kalan karları süpürmeye, yerleri yağmur ile sulamaya, tabiatı boyamaya başlayacaksın. Varlık âlemi seni oldukça memnun bir şekilde karşılayacak”
Dedesinin sözlerini duyunca Nevruzayın nefesi kesildi. Odasına girip ak gömleğini, yeşil elbiselerini, zarif kıyafetlerini giydi. Mavi tülbentini örttü. Kendini pencereye gelince gördü. Önünden salınıp geçmezsem olmaz diye düşünüp, dedesinin yanına vardı, yeni elbiselerini gösterdi.
“Tamam ! İşte bu ! İnşallah açılıp çiçeklenirsin canım Kızım” dedi, Nevruzaya gözünü ayırmadan bakarken Küntogdu baba.
“Seni bu halinle Çiğdem bey görse, öylece kalakalırdı herhalde”
Nevruzay nazikçe kaşını kaldırıp soran gözlerle dedesine baktı :
“Çiğdem ? Kim o ?”
-“Sözlün işte” diye keyifli bir şekilde cevap verdi Küntogdu baba.
-“Ne ! Ne zamandan beri sözlüm var ?” diyerek telaşlandı Nevruzay.
“Onu ben önemsemiyorum ki dede”
Küntogdu baba, anlayışlı bir şekilde : “Onu bir görsen âşık oluverirsin !” diye teselli etmeye başladı. Torunu : “Âşık olacağımı nereden biliyorsunuz ?” diye öfke ile haykırdı.
Dede, istifini bozmadı :
“Biliyorum tabi. Çünkü rivayetlerde şöyle yazıyor : Çiğdem ile ikinizin yazgısı bir. Bu yüzden bir şey vesile olacak ve siz bir araya geleceksiniz. İşte o vakit Çiğdem’e karşı kendiliğinden için ısınacak. Sonra ondan ayrılmak istemeyeceksin”
“Bu denli yabancı birine mi ?”
“Aaa ! Aytogdu ananın torunu neden yabancı oluyor ?”
Odasına dönüp pencerenin önüne oturan Nevruzayın zihninde bir soru dönüp duruyordu : “Neredesin Çiğdem ?”
Çiğdem, gözünün önünde türlü türlü kıyafetlerle, türlü gövdelerde canlanıyordu. O kadar güzeldi ki, bütün kıyafetlerle de birbirinden yakışıklıydı.
Nevruzay, saçlarına mücevherler takıyorken, odanın lambasına doğru inceden bir uğultulu rüzgâr içeri girdi. Rüzgar, yanında çok uzaklardan seslenen coşkulu birinin sesini de getirmişti :
(Ben) Çiğdemim Çiğdem
Kızıl dikenli gülçiçek
Yeşertiver dallarımda kokumu,
Alıp kaçmadan örümcek
Çiğdemim hazırlansın
Sokağı gezip dolaşsın
Küçük gelinler şeker verse
Bağrına girip yerleşsin.
Dışarıda, Nevruzayın bilmediği bir düzen vardı. Çocuklar tutam tutam çiğdemleri demet yapıp, türkü söylerken mahalledeki bütün evlere girip çıkarlardı. Kadınlar, buketten bir tutam gül alıp evlerinden turşu, ceviz, şeker götürürlerdi.
Çiğdemler, ortada toplanıp paylaşıp yerlerdi.
Nevruzayın bunları gördüğü taraftan soğuk bir rüzgâr esintisi uğuldayarak gelmeye başladı. O, her zerresinde soğuk sebebi ile fena bir kırılma hissederken, yılan yüzlü bir Karabulut peyda olup, simsiyah gözlerini ona berelterek baktı. Ucu saçılmış kuyruğunu yanına yığıp; “Hey ! Bu âlemde tahta oturmak isteyen de kimmiş !” diye hiddetlendi.
Nevruzay, korkusunu bastırıp sakin bir şekilde şöyle dedi :
“Duyduğuma göre kış canlıları bana tahtını kendi isteği ile veriyorlarmış”
“Aklı başında olmayan o yaşlıların ne düşündüğünün benim için bir önemi yok !” diye diklendi heybetli, soğuk karabulut.
“Akılları yerinde olsa hiç tahtlarından vazgeçerler miydi ? Öyle olsaydı, bizim gibiler emellerinden mahrum kalırdı. Şahsen ben buna müsaade etmem. Askerlerimin kuvvetince savaşırım. Bunu ben, şiddetli ayazların kumandanı Ayazzade söylüyorum”
Bu tehtitlerin ne maksatla olduğuna anlam veremeyen Nevruzay, başıma geldiyse nedeninin bir önemi yok diye düşünüp Ayazzadeye karşı durup gözünü bererltti :
“Ezelden beri belirlenen müddet bittikten sonra mevsimlerde gereğince kendiliğinden değişimler olduğu kainata beyan olmuştur. Bu yüzdendir ki, esip gürleseniz de fayda yok ! Bilmeyenin kalmadığı işe karşı durmak mümkün mü ?”
Ayazzade, ağzının dolusunca bağırdı :
“Çaresizliği kabullenmek, becerisizlik ! Faydası yok ! burada kalacağım ! Bu, her zaman temkinli, kontrollü olmayı gerektirir !”
Sözünü bitiren Ayazzade, hiç çekinmeden saygısız hareketlerde bulunmaya başladı. Gözlerinin şişen ciğer gibi kızardığı arada, soğukta güçlendi. Nevruzay, önünde titremeye başladı. Bedeni boşanıp, uyku bastırmaya başlamışken, Ayazzade kayboldu. Sonrasında, Nevruzay hareketsiz bir şekilde kalakaldı. Fakat, sözleri belli belirsiz hayalinde kımıldanıyor, kirpik dipleri seğiriyordu.
İşini bitiren Ayazzade, halinden memnun bir şekilde böbürlenip ortadan kayboldu. İki yanda sıra sıra evleri aralayıp giden yollardan duman gibi belli belirsiz geçip, göksaray ın meydanına çıktı. Çıktığında, Küntogdu baba ile karşılaştı. Önce Küntogdu babanın onu ılgınıyla buharlandırıp yok etmesinden korkup hışırdayarak gözden kaybolmaya hazırlanıyorduki, bu defa belki güzellikle son bulur diye düşünüp, uzakta bir yerde durdu.
Küntogdu Dede : “Burada ne yapıyorsun buz suretli ?” diye korku ile sordu.
Ayazzade “Birini yere yığmak gerekiyordu, onu gerçekleştiriyorduk” diyerek burun kaldırdı.
Bunu duyunca Küntogdu Dede’nin sabrı taştı :
“Eğer torunuma dokunacak olursan !”
“Ya başka kime dokunacağım” diye sözünü ağzına tıkadı Küntogdu dedenin Ayazzade. “Korkmayın, vakti gelinceye kadar sadece izlemeye niyetlendim altı üstü. Nevruzay sabah tahta oturacak olmasa, görüyorsunuz ki saçı sakalı ağarmış kış yerinde, biz de kendi emelimizdeyiz”
“Tabi ki niyetine ulaşamayacağından sahtekar !” diye öfkeli bir şekilde konuştu Küntogdu Dede. “Alimler binlerce yıl öncesinden söylemişlerdi, düşmanlar Nevruzayı rahatsız ederse, Divane Çiğdem yardımına koşar diye. Bana göre de Çiğdem elbette gelecek. Nevruzay onun gölgesini sezerek huşu bulur
Ayazzade köpek gibi hırladı !
-“Çiğdem ya gelmezse ? Nevruzayı dondurmaya da kadiriz. Sonra, divaneyi buz tutup taşlaştırmaya da gücümüz yeter.”
Şimdi, teke tek mücadeleyi teklif etmesinden ölesiye endişelenen Ayazzade, Küntogdu Dedenin kendine yaklaşmaya başlaması ile az biraz erimeye başlayınca, uv… uv… edip gözden kayboldu.
Onun kuyruğundan tutmaya fırsat bulamayan Küntogdu Dede, Göksarayın içine doğru yürüdü. Torununun odasına vardı.
Nevruzay, bir noktaya doğru oyuncak gibi bakıp duruyordu.
Kötülerin Kötüsü Kim ?
Divane Çiğdem’i soğuktan himaye etmeye çalışan Akbars’ın duruşunu görüp, kahkaha ile yürüyen Ayazzade, gülmesi bitince alaylı bir şekilde köpeğe omuz atıp, laf çarptı :
“Bir anlayabilseydik ne kadar soğuğa dayanabiliyormuş şunlar ?”
“Bundan çetin soğuklarda bile ölmedim” dedi Akbars.
Ayazzade : “Öldürenini şimdi göreceksin” deyip efelendi ve o yana bu yana emirler verip : “İti de, biçaresi olan çiğdemi de !” diye haykırdı. Birden kara bulutlar peyda olup, soğuk okları ile her fırsatta hücuma başladılar. Akbars; can yakıcı ayazlara göğüs gerip, bütün bulutlar ile mücadele etse de Çiğdem oldukça sararmış görünüyordu.
Bu durum, Ayazzadeyi keyiften dört köşe yaptı.
“Aferin Askerlerim ! İkisini birden tarayın !” diye askerlerini geciktirmeden onure etti.
Bir o buluta, bir bu buluta karşı gelmeye çalıştığı için kuvveti tükenmiş olan Akbars, Çiğdemin üzerine onu nazlandırırcasına oldukça tüylü bedeni ile kapanıp, onu ısıtmaya çalıştı.
“Köpeği dışarı yuvarlayıp fırlatın” diye askerlerine çıkıştı. Ayazzade “Bana ölmüş it değil, buz tutmuş Çiğdem gerek, zerrelerini kül gibi dağıtın !”
Vücudu yaşlılığa itaat etme çağında olsa da Akbars bir saniye olsun kendi canı için değil, Çiğdem’i koruyamamaktan endişe ediyordu. Tam da artık ne kadar dayanabilirsem diye düşünürken şanslıydı ki, Aytogdu ona geldi.
“Zalimin zulmü mazluma yetiyor dedikleri bu oluyor demek ki. Köpeğe ne kastın vardı ?”
“Kızmayın Aytogdu Ana” diye yakından hayıflandı Ayazzade. “Ben kimim it kim ? Ona ne kastım olabilir ?”
“Madem yok, ne diye azap ediyordun ?”
“Azaptan ölmem ya ! Ne kadar soğuğa dayanabiliyorum anlayayım diye it kendi rica etti. Benim de yok demeye yüzüm tutmadı”
Ayazzade hala Aytogdu anaya kibirle bakarken, lakayıt bir şekilde nereye gittiğini soruyordu. Çiğdem’in izini sürdüğünü işitince bu kadar izci karınca etrafta dolanıyorken takip etmenin gereği olmadığını anlatmaya başlamıştı ki Aytogdu ana lafını böldü :
“Biliyorsun bütün çiğdemler benim torunum olurlar. Ben bugün hepsinin en küçüğü Divane Çiğdem’i arıyorum.”
“Aaa ! Çiğdem’in divanesi de mi varmış ?” derken yalan söylemekten zerre kadar kızarmadı Ayazzade:
“Hadi ! Anacığımız için yolu boşaltın Askerlerim ! Varıp çabucak torunu bulsun !”
Aytogdu ananın yürümeye başlamasıyla kara bulutların hücumu bırakmasından dolayı bedenine hafif bir ılıklık yürüyen Akbars, söylediklerini tekrar edemeyecek kadar güçsüz bir sesle inledi. Köpeğin ne demek istediğini sezen Aytogdu Ana, birden donup kaldı.
Bunu gören Ayazzade, korkusundan debelendi :
“Hadi, işinize devam edinsene !” diye askerlerine çıkıştı.
“İşte, köpek sınavını durdurduğumuz için ağzını açmadan homurdanıyor, ihtiyarı iyice test edin !”
Kara bulutlar, soğuk oklarını fırlatmaya başlayınca, Akbars var gücü ile birden ayağa kalktı ve yana kepti. Kucaklanıp korunmuş olan Çiğdem, yavaşça ayağa kalktı ve Aytogdu anayı görüp sevindi.
“Nine ! Nineciğim !”
“Tanıdı !” diye sevindi Aytogdu ana “Divane çiğdem diğer akranlarından başkadır işte ! Bütün akranlarını sadece rüyasında görse bile tanır.”
Aytogdu Ana Çiğdem’i yerden kaldırıp nazlandırıp göğsüne bastı. Ancak kendine gelebilen Akbars, Ayazzadeyi işaret edip dermansız bir şekilde :
“İşte, orada bakın ! Çiğdemi buz tutturup öldürmek istedi !”
Aytogdu ananın birden beynine kan sıçradı. Ayazzadeye öfkeyle gözlerini dikti. Ayazzade, söylediklerinin aksi meydana çıkınca telaşlanıp kaçmaya başladı;
“Kabul ediyorum ! dünyadaki kötülerin kötüsü benim ! Şimdi doğmuş olsam, neye yarar ? Divane Çiğdemi yok etmem gerekli.”
Aytogdu ananın öfkesi nefrete dönüştü.
“Torunumun ne zararı oldu ki sana yaşamaması gerek ?”
Ayazzade, tahtına Nevruzayın ele geçirme endişesi ile daha sıkı bir şekilde sarıldı. Nevruzayı çok önceden beri takip ettiğini, şimdi ise onu kendine getirecek olan Çiğdemi etkisiz hale getirmeye mecbur olduğunu söyledi.
“Mecbursan, mecburluğunda kal ! dedi Aytogdu ona. “Bundan daha fazla torunuma yakınlaşacak olursan !”
Aytogdu ona, sözünü bitirince koynundaki muskayı çıkarıp yaktı. Ayazzade ve kara bulutları ışıktan kamaşan gözlerini siyah is gibi parçalanmış olan ellerinin isiyle silip attı. Kendini toparlayıp : “ Bu muskada ışık var ama sıcaklık yok. Bu sebeple ondan korkmuyorum” diye diklendi.
Aytogdu ona gülümseyip : “Korkmadığından tüyüyorsun değil mi ? Bu ışık kesilmezse gözünün kör olacağını çok iyi biliyorsun !” dedi.
“Ne yaparsan yap, önünden aralayıp geçerim !” diye çıkıştı Ayazzade. “Eğer divane Çiğdem evinizden bir adım çıkacak olursa, evinize sessizce giriveririm. Bunu ben, daima dediği dedik olmuş Ayazzadeye söylüyorum !”
Çiğdem :
“Şu çığırtkanı kör ediverin nineciğim ! Bu yerimde kıpırdamadan oturamam. Nevruzayı bulup vuslata ermem gerek !” diye yalvarmaya başladı.
Aytogdu Ana : “Önce eve varalım da, sonra bir çare bulunur” dedi ve yola koyuldu. Akbars da arkalarına takıldı.
Mallamoş, buhranlar arasından sakince emekleyerek akıp kaçmaya yeltenmiştir, bunu fark eden Ayazzade yetişip önünü kesti. Karabulutlar kendini hedef almaya başladı. Soğuk okları ile böğrüne böğrüne nokta koymaya başladılar. Ayazzade o sırada: “Tamam” dedi. Kedinin bedenine sana girdi ve hamur gibi öylece kalakaldı.
“Nereye emekliyor bu yarım aslan ?” diye sordu Ayazzade.
Laf ebeliğinde oldukça usta olan Mallamoş, aç kaldığını ve sıçan avladığını söyleyip hiç kimsesinin olmadığını, kırk günden bu yana yemek yemediğini söyleyerek kendini kıstıran bu kişilerin ona acımasını bekledi.
“Sokak kedisiyim deyip benim vaktimi boşa harcama !” deyip sinirlendi Ayazzade. “Yabani hayvanların bedeni yara izleri ile kaplı olur. Senin gibi yıkanıp taranıp dolaşmaz”
O an söyledikleri ile çamura battığını anlayan Mallamoş, “Sonunda beni de göle alıştırdı” diyerek mırıldandı. Ayazzade, buralarda Aytogdu anadan başkasının yaşamadığını düşünüp kedinin ağzından laf aradı :
“Aytogdu ananın elini yaladığın günü görmedim sanki”
“Bunu doğru bildiniz üstat Ayazzade. Kafanızda on beş bin top beyin mi var acaba diye düşünüyorum.”
“Beni övmeye çalışmakla iyi ettin” dedi Ayazzade.
“Ancak on defa, bin defa, yüz defa özür diliyorum ki seni canlı bırakıp yoluma devam edemem”
Mallamoş’un gözleri doldu, hatasının nerde olduğunu sormaya başladı. Ayazzade : “Hatan şu ki, düşmanlarıma benziyorsun” dedi ve askerlerine dönüp işaret etti. Kara bulutlar, kedinin üzerine abadı. Kedi can havliyle nereye sıçrasa, kara bulutlar anında orada peyda olup soğuk oklarını saçıyorlardı.
“Ah ! Ah ! İmdat !” diye haykırıp kendini boş yere yoruyordu Mallamoş. “Büyük Ayazzade, fırsat verin ! Bir garibe neden insaf etmiyorsunuz ? Herkes gibi ben de bu dünyada bir vakit yaşayacaktım. On gülümden biri açmadan ölüp gideyim mi ? Bahar geliyor. Hiç değilse birazcık gezip eğleneyim. Benim de arkamda çoluk çocuk kalsın. Ne olur öldürmeyin, Kulunuz olayım ağabeyciğim !”
Ayazzade elini yukarı doğru kaldırdı, kara bulutlar o dakika harekete geçti.
“Son sözünü tekrar et bakalım” diyerek kediye yaklaştı Ayazzade.
Mallamoş : “Can acısı ile söylediklerimin hangisi aklımda kaldı ki” dedi titreyerek, ağlamaklı oldu. Ayazzade, “Belki ‘biraz’ cık cık edersek aklına gelir” deyince, bıyığını titretip : “Kulunuz olayım” deyiverdi.
“Bu söylediklerin doğruysa, bana canlı lazımsın” dedi Ayazzade.
“Başına kılıç dayasalar da her daim doğruyu söyleyeceksin diye anam babam her gün tembihler beni” diyerek, yetimliğine sığındığını unutup, yerli yersiz iltifat etmeye başladı kedi : “Bu vakte kadar bir tane yalanım olmamıştır. Her türlü hizmeti çekinmeden söyleyin” Ayazzade dışarı bakıp : “Hey ! Tekerek göz ! Neredesin !” diye bağırdı. Bir kuş uçup geldi ve yanındaki budağa kondu.
“ Az biraz miyavlasan, şu tekerek göz anında yanında belirir.” deyip kediye emirler vermeye başladı Ayazzade :
“ Divane Çiğdem evde çıktı dediler mi bana haber vereceksin. Eğer onu uyaracak olursan, denizin dibine de gitsen seni bulup kediye benzeyen bir buza çeviririm !”
“Bu kadar soğuk sözlerin ne gereği var ?” diye sızlandı Mallamoş. “Kulunuzum dediysem, oldu bilin ! Ne diye bir o bir bu şüpheniz yüzünden beni korkutuyorsunuz ?”
Ayazzade, kediyi yavaşça kendine çekti :
“Başka bir dilden anlatayım. Söylediğimi yaparsan, kabarık bir mükâfat alırsın !” Mallamoş’un kalbi çarpmaya başladı ve mükâfatın miktarını sormaya başladı. Ayazzade :
“Ne kadar olduğunu önceden bilirsen, heyecanı kalmaz ki” deyip onun belini sıvadı.
Soğuk elin değmesi ile bedenine soğuk giren kedi, belli etmeden debelenip yaltaklandı. Şımartılmayı çok severdi ve ne maksatla şımartıldığını umursamazdı
Belirsiz Mükafat
Divane Çiğdem eve geldiğinden beri ayakta duruyor, yorulmak bilmiyordu. Aytogdu Ananın : “Şaşırdım kaldım, seni bu halden nasıl çıkaracağımı düşünüyorum” deyişini duymuyordu bile.
“Şimdi oturup düşünecek vakit mi nine” diye çıkıştı. “Nevruzay’ı çabucak bulmazsam sonra geç olacak”
“Korkma, geç kalmayız” diye torununu canlandırmaya çalıştı Aytogdu Ana. “Yüzyıllarca yıllardan beri Küntogdu Abim ile vaktinde buluşmuşuz, bu defa hiç gecikir miyim ?” “Buradan ben seni alıp yürürüm, oradan Nevruzayı alıp Küntogdu Abim gelir gece ile gündüzün kızıl vaktinde elbette yüz yüze geleceğiz, yeter ki paniklemeden durun !”
“Böyle söylüyorsunuz da Nine, bu kadar iş anca biter. Bir bit eniği seziyorum”
“En başından kötü düşünme. Ayazzade’nin ilk saflığı değil bu. Önceden olanlarda biliniyor. Hiçbir zaman onun elinden bir şey gelmez, ılık havaların yolunu keseyim derken başını belaya bulaştırır.”
Ninesi onu ne kadar teskin ederse etsin, Çiğdem’in aklı yerinde değildi. Yüreği sıkılınca yerinden kalktı :
“Yok Nine, sizin ayağınıza göre yürüyemem, sabrım kalmadı. Akbars’a biner hemen yola düşerim.”
“Ayazzade de işte tam bunu bekliyor”
“Ayazzade’den korkmuyorum”
Bir Ninenin, bir torunun ağzına dönmekten boynu ağrıyan Akbars, ayağını yere vurup Aytogdu Ana’ya döndü :
“Halini görmüyor musunuz, dediğini yapmadıkça torununuzun gönlü rahata ermeyecek. Şimdi ben onu kızıl vakte kadar hemen alıp yetiştireyim ateşi dinsin. Ayazzadeyle karşılaşacak olursak onu tüm varlığım ile korurum.”
“Çok doğru söyledin !” deyip sevinip çığlık attı Çiğdem. “Akbars, hadi gidiyoruz” deyip bir sıçrayıp köpeğin beline bindi. Üç demeden Akbars kapıdan dışarı atladı. Aytogdu Ana : “Durun !” demeye fırsat bulamadı.
Atılan yay gibi çıkıp giden Akbars’ın yeri boşalmadan içeriye Mallamoş geldi. Aytogdu Ana’ya yakınlaşıp gözlerini fal taşı gibi açıp :
“Bunlar birbirine bağlıymış gibi nereye gidiyorlar ? Yoksa Akbars’ın halası yeniden mi doğdu ?” diye soruya tuttu.
“Çiğdemin hayali yüzünden benim de, Akbars’ın da yapacak bir şeyi kalmadı” dedi Aytogdu ona. “Çabucak yetişmezse, güya Nevruzay kendini kaybedermiş ! Böyle bir şaşkınlık olur mu hiç !”
Mallamoş miskinleşip başını salladı :
“Ne kadar konuşsanız da, şimdiki gençlerin öfkesi burnunun ucunda duruyor. Biri diğerinden farksız. Edep hani, ahlak nereye gitti.”
Aytogdu Ana, bir iç çekip yerinden kalktı :
“Şimdi ben de gideyim, olmazsa…” Sonra Ayazzade yollarına çıksa…”
“Endişe etmeyin anacığım” Kadına sağ koluymuş gibi sarıldı Mallamoş. “Evinizi bana emanet edin. Hele bir tane sıçan bile sandığınıza yanaşacak olsa !”
Aytogdu ananın gittiği sırada, kedi dışarıya çıkıp onun uzaklaşmasını bekledi. Sonra ön ayakları ile ağzının iki tarafını tutup, “miyav miyav” diye bağırdı. Ağaçların arasından tekerek göz uçup geldi ve damın köşesine kondu. Kendinden malum etleri alıp, tekrar ardı sıra döndü. Çok geçmeden Kara bulut askerlerini toplayıp Ayazzade geldi.
“Onlar gideli ne kadar oldu ?” diye soğuk sular sıçratıp sordu Ayazzade.
“Çok olmadı” dedi Mallamoş “Olsa olsa, bir sıçan yiyecek kadar vakit geçmiştir.”
Bu lafa sinirlenen Ayazzade : “Bir sıçanı kaç vakitte yiyorsun Kazan mideli ?” diye kükredi. Mallamoş : “Sıçan tutup verseydiniz, bunu açıkça öğrenirdiniz” diye mırıldandı.
Kedinin kibri Ayazzade’nin hoşuna gitmeyip tepesini attırdı sinirli bir şekilde, “Çabucak onların izini sür, ne yap ne et yoldan alıkoy. Divane Çiğdem Nevruzay’ın karşısına gereken vakitte çıkamazsa, mükâfatını üç katına çıkarırım.” dedi. Bunu duyunca Mallamoş alnını kart kart kaşıyıp, gözlerini pustu. Ne olduğu henüz belli olmayan mükâfatın üç katı… Daha bütünün ne kadar tuttuğunu bilemeden kendinden geçti.
“Herhalde vakitsiz bilsek, zarar olmaz” diye lafı geveledi. “Hi. değilse mükafatın ya şekli, ya türü, ya da kıymeti hakkında birazcık bilgi verseler” diye düşündü.
“Diyorum ki, bilirsen bir önemi kalmaz” dedi bencilce Ayazzade
“Peki, olmayan bir şeyin üç katı tahminen ne kadar olabilir ?”
“Bunu tahmin etmek için beynini biraz zorlaman gerek. Sonra, dünyadaki bütün nesneleri gözünün önünden geçirip, bunların hangisinin sana uygun olduğunun üzerinde düşünmelisin. Düşüne düşüne kafan yarılacak olursa da, tamam artık, olmazsa bu olur, sonucuna ulaşırsın. Elde edilecek olan bir şeyin bir tanesi yerine üç taneye sahip olmak üç kat mükâfat demektir sonuçta”
“ O zaman bu, ya üç kase sütlacı, ya üç tabak yemek desek doğru olur mu ?”
“Çok cahil bir mahluksun. Mükâfat, sütlaçta değil, yemekte değil. Çünkü; falanca bir eşya aldım demiyorsun, mükafat aldım diyorsun değil mi.
“Doğru ya !”
“Şimdi bunu düşünüp sonucuna ulaşıp nasıl olduğunu önceden bilmen, beğenip beğenmemen hiçbir şeyi değiştirmez. Mükâfat işte, budur işte !”
Beyninin sulanmaya başladığını hissedene kadar durup kaldı. Mükâfatını kabul etmeye, dünden hevesliydi ama zeki olmadığı için, sahip olacağı vakte kadar düşünmemesi en iyisiydi.
Kediyi düşünceler çemberine sokup oyalayınca biraz olsun huzur bulan Ayazzade, sözü yine esas konuya getirdi :
“Şimdi bay Kedi ! Divane Çiğdem’i Akbras’a koşup bir an önce felakete sürüklersen, üç katı mükâfat daha kapıdan girer girmez senin. Ama bu işi beceremezsen, seni doğduğuna pişman ederim.”
“Buz gibi sözler söyleyip yüreğimi düşürmeseydiniz iyiydi” dedi Mallamoş beti benzi atıp. “Bizlerden daha güçlüsünüz, bana kıyacağınıza onları kendiniz alıkoysanız ya !”
Gerçekten de bu iş Ayazzade için zor değildi, fakat böyle olmasını istememesinin sebebi, arkadan gelen Aytogdu Ananın Çiğdem ve Akbars’ın buz tuttuğunu görmesi onun işini zorlaştırır. Aytogdu ana, intikam olmadan bırakmazdı. Eğer bu işi onlar yapar Ayazzade tertemiz kalırdı. Sonuçta birini suçlamaya delil gerekir, Aytogdu Ananın şüphesi delil sayılmazdı ki.
Ayazzade, tabi ki kediye bunu söylemedi.
“Tepeni çukurlaştırmadan, dediklerimi çıkarmadan yapmayı öğren !” diye gürledi.
“Amaan !” deyip yüzünü buruşturdu Mallamoş. “Akbars niyetimi alamasın da, anlarsa beni yerin altını üstüne getirip bulur.”
“Endişelenme” dedi Ayazzade. “Her şey yolunda gidecek. Bunu ben sen gibilerin elinden neler gelebileceğini çok iyi bilen Ayazzade söylüyorum !”
Ayazzade’nin sözü üstüne söz söylemeyeceğini anlayan Mallamoş, durumu kabullenmeye başladı. Yeni sahibine bakıp : “O halde beni doğruca bataklık tarafına uçurun. Onları orada durdurup oracıkta yok edeyim” dedi.
Bunu dedikten sonra, hemen Ayazzade’nin belindeki tasmaya tırnağını batırdı. Ayazza, “Uvv…Uvv…” edip yerinden kalktı, tasmasında patırdayan kedi ile birlikte uçmaya başladı. Bulutlar; askerlik kaidelerine göre şimdi ne yapmaları gerektiğini anlamaya çalıştı ve komutanlarının yöneldiği tarafa yola çıktı.
Gökyüzünün gece karanlığına girdiği vakit, kötü niyetlilerin vaktiydi.
Gözü Az Gören Rehber
Rivayette nasıl yazılmışsa, şüphesiz aynen o şekilde zuhur ediyordu. Söylenenlerin hatasız olduğu, nice zamanlardan bu yana yaşamın içinde ispatını buluyor.
Devirlerin rivayetlerindeki değişimlerin sebebi duygular değil, aslında değişen zihinlerin ürünü. Demek ki; söylenenler gerçekte Aytogdu Ana ile Küntogdu Baba ve Çiğdem ile Nevruzay belirlenen gün, belirlenen vesileyle buluşacaklar. Yıllar yılı böyle gerçekleşmiş olan, bugün yine aynı şekilde gerçekleşecek. Bunu değiştirmeye yetecek güç yeryüzünde yok. Değişme zaruriyeti meydana gelecek olursa, bu işi bu şekilde tertip eden yüce kudretin yardımıyla yine olur.
Küntogdu Baba karamsarlaşan Nevruzay’a yıllar yılı bu acayip hikmetleri anlatır durur, “keşke duymuş olsa” deyip ümitlenirdi.
Sonra, koluna girip sakince adımlardı. Bu şekilde neden belli belirsiz işitmesin. Eğer işitecek olursa, Bayçiçek hakkındaki sözleri dinleyince içinde güller açmaz mıydı.
“Bu nasıl bir şey ! Yerin dibinde bile rahat bırakmıyorlar”
Kulağına gaipten sesler gelince Küntogdu Baba, Nevruzay’ın kolundan tutup oracığa gizlendi. Sağ elindeki bastonuna tutunmuş olan köstebek yer altındaki evceğizinden çıkıp damının üzerinde bir o yana, bir bu yana gezenleri aradı.
“Evimin damında kıpır kıpır gezen kim ?” diye bastonunu tak tak vurdu köstebek.
“Bizim gibilere gündüz var mı ?”
Küntogdu Babanın yüzüne bir samimiyet yayılıp, yaşlıca olan mahluka iltifat ile muamele etti.
“Güzel yürüyorlar mıydı bari ? Bu benim Küntogdu Baba”
Köstebeğin yüzü aydınlanıp, “Ne ! siz misiniz ! hoş gördük Küntogdu baba hoş gördük. Bedenimde sıcaklığınızı hissetmeden sizinle karşılaşacağımı tahmin etmem gerekirdi, cahillik ettim. Madem ulu zatla karşılaşmak nasip oldu, biraz görüşelim o halde” dedi ve iki elini önüne bağlayıp onların önünden geçip gitti.
Sonra, az uzaktaki çukurluğa yuvarlandı.
Küntogdu baba Nevruzay’ı itina ile ardına alıp, köstebeğe nasıl yardım edeceğini düşünürken, o bir anda ayağa kalktı : “Önüme binalar koyup bastonu kullanmayı engellemenin cezası işte bu !” diyerek çukurdan sıçrayıp çıkıverdi.
“Ben buzağıyım herhalde” diye düşünüp, köstebeğin bu yaşta bu çevikliğine heves ederek seslendi Küntogdu Baba : “İşte karşınızdayım”
Köstebek : “Hay adımlarınıza bereket !” deyip bastonuyla yeri deşeleye deşeleye onlara yaklaştı. Sopasını önce Nevruzay’ın sonra Küntogdu atanın ayaklarına dokundurup :
“Küntogdu ata bir tanedir herhalde deyip yürüyüp geldim. Ama galiba iki tanesiniz” diyerek şaşırdı.
Küntogdu Baba bıyık altından gülümseyip şöyle dedi :
“Ben her zaman birtaneyim.Yanımda torunum Nevruzay var”
“Yalnız kalmamanız iyi olmuş” yerinde patırdayarak konuştu.
Köstebek : “Hadi, içeri girelim. Geçen yılki mısırdan biraz var. Evvelki yılkini de yakın zaman önce yiyip bitirdik. Başkasını sorarsanız, aziz misafirler için depoda buğday ayırdım.”
“Teşekkürler, şu an acelemiz var.”
“Söyleseydiniz, neye şaştığınızı öğrenirdik”
Küntogdu Baba nereye gittiklerini anlatırken, Nevruzay’ın böyle sessiz duruşuna sinirlenip : “Hamam böceği bile sokmadan önce bize selam verirdi. Nevruzay’ın sesine gerçekten hayran kaldık ! Acaba ağzında diş var mı ? Biz, hiç değilse bir tanesini görebilseydik !” diyerek ön ayaklarını önüne bağladı köstebek. Küntogdu Baba, torununun dilini yuttuğunu, düşmanların onu şuursuz bıraktığını bildirdi
“Deme ! deme !” deyip ellerini yanına bıraktı köstebek. “Olmayan şekere el açıp yüzsüz oldum. Kimseye söylemeyin Küntogdu baba”
Köstebek, Nevruzay’a acımaya başladı. Onu soğuk nefesine mahsur bırakan Nevruzay’a büyük beddualar etti. Küntogdu baba, şiddetle karşı çıkmasına rağmen, “Bu eğri büğrü yerlerde zorlanabilirsiniz, sizleri ben götüreyim. Ben bastonumu tak tak atıp önden yürürüm” dedi. Yağmur göletlerinde nemlenen aşağıdaki söğüt fidanlarından biri olan bir çıkıntıya denk geldi.”Ost ! Ost !” diye bağırdı.
Köstebek yol boyunca sessizce gevezelendi. Yaşlılığında bir kunduzun sizi severim deyip bütün tohumu yiyip kaçtığı mı kaldı, tarladaki bölünmeye yüz tutmuş kırık tandırı eşek sanıp beni bir kez bindirsen diye yalvarmadığı mı kaldı. Kendi evini yabancılayıp komşusunun evine girip bilmeden kızların tarafına yatmadığı mı kaldı diye hırıldaya hırıldaya söyleniyordu. Sonra, daha ciddi meselelere geçip taşa yazı yazma geleneğinin başladığı zamanlarda bu uçsuz bucaksız yerlerin bir tanecik köstebeğe bağlı olduğunu, daha sonra ise uzun burunlu yaratıkların kendine birer birer mekan tutup, onların neslini bozması konusunda boyu kadar kitap yazabileceğini anlattı.
Küntogdu Baba ne kadar yürüse, karanlık ondan o kadar uzaklaşıyordu.
Herkesten daha önce adımlamanın kendine has bir özellik olması gibi, Köstebeğe de ışık ile karanlığın bir farkı yok idi.
“Gözü açıkların söylediğine bakılırsa, insanlar için şölen vakti başlıyormuş ya ?” diyerek yoldaşının dikkatini birden kendine yöneltip, sohbeti kendisine çevirdi Köstebek.
“Şölen neyine senin ? Yumuşatılan buğdaya eskiler Süma derlerdi. Yani; sümalak denen yemek, sonraları git gide sömalak ismini aldı.” sözünü bilmişlike dile getiren köstebek : “İnsanoğlu dediğin, orta halli aciz bir canlı, bulup buluşturup buğdayını yumuşatıp ne yapar ne eder kazanına koyup muhallebi kıvamına getirir. Bunun ne gereği var ! Geveleye geveleye yeriz ya ! O da tat, bu da tat” dedi. Küntogdu Baba; -“Sizinki mi doğru, onlarınki mi doğru bilemedim. Ama bu sözlerinizi insanlara çıtlatıversem mi deyip takıldı.
“İnsanlara bir şeyi daha söyleyin dedeciğim” dedi köstebek.
“Şu somalaklardan biz gibilere de verseler…”
“Oldu, aynen böyle söylerim”
“Doyumsuzluk ediyor diye düşünmeyin sakın. Bu kadar da bilmişlik niye ?”
Kendini aklamak için değil, doğruyu söylüyordu galiba köstebek. Sonra, soğuk ülkede yaşayanlar, sıcak yurtlarda keçi bile yiyemeden yatan bostan, ömründe bir kez de dilini şapurdatıp yemek ister…”
Köstebeğin Nevruz Bayramının tamamını şölenlerden ibaret bir merasim diye tasavvur ettiğinden endişelendi Küntogdu Baba. Eğer yeryüzüne genişçe bir nazar edilseydi mahlûkatı tek bir yöne yöneltip tek bir maksat etrafında toplayan bunun gibi bir bayramın ya bulunup ya bulunmayacağı anlaşılırdı.
Şafak atar atmaz hareket her yerde tek bir şekilde başlardı. Gündelik adet halini alan avlu ve caddeleri süpürmenin yanında, bugün arıklar, havuzlar temizlenip yıkanır, ok gibi yapılırdı. Tarlalara şekil verilir, otlar temizlenirdi, çiçekler ekilirdi, hatta kabristanlara da …
Kasaba, köy mahallelerindeki ziyafetler, gazelciler, sazendeler, ozanlar, koşukçular, cambazlar, sihirbazlar, söz atışmacıları, maskaralar, yarışmacılar, güreşçiler, horoz yarıştırıcıları vs.. iştirakleri, temaşaları, gece yarısına kadar durmadan oyunları, gülüşmeleri, bu seherden o sehere devam eden somalak yemeği hazırlıkları bitmezdi.
Bugün, bayram şarkılarının yetişmediği ıssız bir yer bile kalmazdı. Kırlarda : “Çüçmama bulma” 1, dağlarda “lale toplama” geleneksel oyunlarının türküleri ayyuka çıkardı. Çöller, boylu boyunca uçurtma uçuran çocuklarla dolup taşardı. Her biri birbirinden allı güllü desenli uçurtmaların ipi, püskülleri çırpınarak uçup sahralara düşer, kumları uyandırırdı.
Tarlalardaki eğlencenin şevki başkaydı. Vücudu parlayana kadar yıkanan öküzü eski geleneğe göre ekinlere yatırıp, boynuzu yağlanıp, boyunduruğu boynuna geçirirler, yerinde altı üstüne gelene kadar dokuz adım sürerlerdi. Orada duranların hepsi içinden dilekler dileyip avuçlarındaki tohumları saçardı.
Bu merasimler süresince patika boyunca kenarlarda serilmiş olan kilimlere, minderlere, ortadaki ziyafetin etrafına dizilirler. Aksakallardan birinin duasının ardından alemde var olan arzu dilekler beyan edilir, yüzü sularına fatiha toplanırdı.
İşte şimdi sıra, yeme içmeye gelmişti. Ziyafet sofrası, binbir türlü nimetlerle dolu. Herkes, eline aldığını getirir ortaya koyardı; cızırtılı börekler, keten tohumlu pastalar, hamur işleri, katmerler, tatlı somalak yemekleri, kuru üzüm gibi kuruyemişler, incir pestilleri, dut reçelleri, bal ve şekerler; kışın evin damına asılarak kurutulup saklanan üzüm, erik, nar gibi kurular, karpuzlar var. Ağzına alınca ölüyü dirilten sebzeli mantı koyulan tabaklar, elden ele geziyordu. Ayrıca, kuyruk yağı konularak yapılan semseler, sebzeli semseler vardı. Oldukça yaşlı koca karılar onu yedikten sonra öper alınlarına koyarlardı. Taş kazanda pişen düğün pilavlarının kokusu genzi yakıyordu.
Şimdi Küntogdu baba bunların hepsini anlatsa, obur köstebek heyecandan yerinde duramaz, hiç susmazdı.
Nevruzay kısa kısa adım atarken, sessizleşir, ara sıra korkar, koltuğuna destek olup babası onu sakinleştirirdi.
Önünden giden köstebeğin asasından çıkan tıkırtılar ve ağzından yankılanan pıtır ptırlar sessizliğin içinde bir ahenk oluşturuyordu. “Sen konuşmadan durursan, herhalde âlemi su basar” dedikleri gibi, o dünyayı felaketten korumaya çalışıyor gibiydi, hiç susmuyordu.
1 Çüçmama Bulma : Orta Asya’daki bir çeşit geleneklsel oyun.
Etrafta parıl parıl görünen altın rengi böceklerden biri ensesinin yanından vızıldayıp uçup gitti de, köstebek kulağını kaşıyıp yerinde duraksadı. Sonra aynı şekilde yürüyüp kendi kendine şaşırdı;
“Bir anda şaşı avcı bu yana deve gibi gelip attı okunu tek tek buruncağızıma vay vay vay !” diyerek ilerledi.
Eşekte Neden Kuyruk Var ?
“Nereye gidiyorsunuz babacığım ?”
“Şimdi ayazlar dinip, ılık meltemler esiyor. Yani günün başlayışını bir göreyim dedim. Seni himaye takibe çıktım da oğlum. Nevruzay’ın geldiğini görmek tüm gayem, nasip olmuyor”
Sıpa, babasının böğrüne sokulup başını dayadı :
“Nevruzay dediğiniz nasıl bir ?”
“Güzel” yumaklana yumaklana tarif etti eşek
“Nevruzay gelse, o da size biner mi ?”
“Keşke binse ! Şimdi üstüme binse, ömrümdeki en mutlu anım o an olur !”
İnsanlar davranıp, eğere oturup ne zaman “hıh” diye böğrüne kamçı vursa, sıpanın her defasında içi acırdı. Annesine binilince de büsbütün üzülüp, ağlamaklı olurdu.
“Şu insan oğlu denen nasıl bir varlık böyle ? Kendilerinin de ayağı var, şuradan şuraya yürüse ölür mü sanki ! Büyük olsam, “bana da binerler mi baba ?” diye boynunu bükerek sordu sıpa.
“Dedene binen, babana binen, sana biner herhalde diye düşünüyorum” diye cevap verdi eşek.
“Bu işten sen bir sonuca var oğlum”
“Bindirmesem kasaba verirler mi ?”
“Yok. Biz boğa ya da koyun değiliz. Bizi kasaba vermezler. İnatçılık edersek, ya atarlar ya da yem vermezler”
Sıpanın sualleri çok idi. Tamamını söylemeye gücü yetmedi. Bu sırada yakınlaşan Akbars’ı görüp, “Iyyy şu ite bakın, beline gül takmış” diye bağırırken babasının böğrüne sokuldu.
Eşeğin gözü, babasınınki kadar keskin değildi. Ala bula karanlıkta zorla bakıp : “Huu ! Bubik ! Sana bir şey sormam mümkün mü ?” dedi. İt durup : “Bubik değil, Akbars’ım ben, ne diyecektin ?” dedi.
“Yanlış düşündüysem afedersin.” nazikçe konuşmaya çalıştı eşek. “Üstüne ilişip gelen gül, Divane Çiğdem değil mi ?”
Akbars şaşırıp; “Aaa ! Bunu nerden bildin ?” diye sordu.
Eşek : “Ninem, bir şey üstünde Çiğdem’i bindirmiş heybetli bir iti arıyor. Lakabı ‘Divane’ olan şu kendinden bi haber Nevruzay’ı ona götürüp dünyayı ebedi soğuktan koruyacakmış. Ninem, gözleriyle gördüğü bu durumu dedeme anlatmıştı, deden de bana anlattı” deyip geçmiş tüm konuşmaları aktardı.
Bunu duyan Divane Çiğdem’in içinden; “Ninemin anlattığı doğruymuş. Demek ki Ayazzade Nevruzay’a hücum ettiğinde tüm ecdadım onu durdurmuş.” diye düşünürken, Akbars : “Atalarım eskiden bu yana kahramanlık göstermiştir.” diye düşünüp gururlandı.
Eşek, Akbars’a çocukluk hatıralarından bahsederken, eşek şaşırtıcı bir manzaranın şahidi oldu. Tepeden top top kara dumanlar geçerken, biraz önünden de kapkara bir bulut daha geçip, ona tırmanan mağluğun arka ayakları durmadan patırdayıp durmasın mı ? Belki de kalkamıyordur.
Sıpa onları iyice izleyip anlamlandıramadan, Ayazzade ve askerleri yüksekten süzülüp aşağı doğru inmeye başladılar.
Başında uçanları ilk gördüğünde Mallamoş patırdayıp kendinden geçti, yere yatıp onlar dağılıncaya kadar kaldı.
“Dur !” dedi şiddetli bir sesle Ayazzade. “İnşallah buruşamadan ölürsün ! Neden seni dinlemeyi seçtim ki ! Dur be !”
Mallamoş, isteksizce ayağa kalktı. Dem gerilip, dem etlerini titretip bedenindeki uyuşukluğu atmaya çalıştı.
Ayazzade, “İşte bataklık ! hey, burada ne yapıyorsun ?” diye sordu. Mallamoş : “Sizin hediyenize gibi bir sır, önceden bilirseniz bir heyecanı kalmaz” deyip dişlerini gösterdi. Sonra ağzını gerip esnedi.
“Evet, yeminle !” ona yiyecek gibi baktı Ayazzade. “Şimdi fikrinden dönüp işin suyunu çıkarırsan ! Kendini bırak, tohumunu bile kurutuveririm ! Bunu ben, yok etme konusunda baş mütehassıs Ayazzade söylüyorum !”
Ayazzade, kedinin her bir adımını dışarıdan gözetip, hareketsizce göz ucuyla takip edip, askerlerini kamışlık tarafına gönderdi. “Kedi, düşmanlarını tuzağa düşürmeyi gözetiyor herhalde” diye düşündü.
Bu defaki soğuk biraz olsun dinince, Mallamoş’a rahatlık çöküp, yine yere serildi. Bu yatışında, kulağına değişik tıpırtılar çalındı. O tarafa doğru boynunu eğip zorlanarak baktı. Eğer şu anda kedinin yeri de insan yavrusu olsaydı, hava ne kadar açık, gecenin karanlığından ne kadar keskin görse de fısıltıları belli belirsiz anlamaktan öteye geçemezdi.
Mahlukatın uzuvları insanlara nispeten daha açıktır. O kadar açıktır ki, gündüzdeki gibi görürler. Tamamen karanlık bir gecede evin o tarafındaki delikten baş çıkaran sıçanı, bu tarafında durup gözetleyen kedi, Akbars, eşek ve sıpanın geldiğini net bir şekilde görüp, soğuktan soludu.
Babasının Nevruzay’ı üzerine bindirmeyi arzuladığını hatırlayan sıpa, dedesinin yanında şımararak gitmekte olan Akbars’ı itip ilerledi. Birkaç dakika önce birilerinin bineği olmaktan çekiniyordu oysa. Şimdi bunu unutup, itin yanına yaklaştı ve efelenerek şöyle dedi :
“Hey, Akbars ! Divane Çiğdem’i biraz da ben taşıyayım olur mu ?” Akbars bu teklife karşı olmadığını belirtip, durdu. Sıpa onun yanına çöktü. Çiğdem birden yeni binek hayvanının beline kondu.
“Çiğdem, yerleştin mi ?” diye sorduktan sonra, sıpa yerinden kalktı, gözleri gurur zerreleriyle parıldarken ileri koyuldu. Babasına yetişip, yan yana yürürken, gurur ile kişnedi. Baba, oğlunun bu halini onaylarcasına, salâvat ile baş kıpırdattı.
“Çu !” diye sıpayı kamçılayarak oldu çiğdem “Düzgünce ilerle küçük sıpa !”
“Birincisi Bize ‘Çu !’ denmez, ‘Hıh’ denir, ikincisi de düşme diye yavaş ilerliyorum” diye söylendi sıpa.
Mallamoş, ilk olarak sıpayı gördü ve “Hey ! Hey ! Hey ! Bu kedinin yalpalanıp yatışına bir bakın !” diye bağırdı Akbars. Dikkatlice bakıp, “Mallamoş ya !” dedi kedi hiç istifini bozmadan ve yerinden kalkıp toparlandı :
“Mallamoş aklına şimdi mi düştü ? Arkandan koşup o yana bu yana çarpmaktan canım çıktı”
“Öyle mi gerçekten ?” deyip kendini aklamaya çalıştı Akbars.
“Biz aceleyle yola çıkmıştık, sen evde yoktun”
“Peki, tamam neyse !” deyip dudak büktü kedi.
“Birilerine dost deyip, bundan beter halleri de gördük !”
Tartışma ve gürültünün artmasına sinirlenen Çiğdem, “Laklağı, bağırışı bırakın ! Çabucak önünüze bakın !” Tan vaktinde varmamız gerek gibi kısımları tekrar etti. Mallamoş, Çiğdem’in lafına ek olarak, kızıl sınıra gitmenin kestirme yolunun, karşıda görünen kamaşlıktan geçtiğini mırıldandı. Bunu duyunca sevinen Çiğdem, eşeğe o yere doğru yürümesini emredince, Eşek, “Durun !” diye bağırdı :
“Kedi yalan söylüyor ! Kamışlığın içi bataklık tuzağına düşersen, ayağından başlayıp eline kadar yutar !” dedi.
“Sen aldatıyorsun bizi !” diye eşeğe çıkıştı Mallamoş : “Az önce bütün koyunların o tarafa gittiğini gördüm. Rehber tekeden sorduğumda o, biz kızıl sınıra gidiyoruz dedi. Eğer çobanda o yöne gittiyse, yol ortada !” Her zamanki aceleciliği ile telaşlanan Çiğdem : “Gidiyoruz” deyince sıpa : “Babacığım doğru söylüyor” deyip yerinden kalkmadı. Bundan on gün önce bilmeden kamışlığa girdiğini, batağa batmaya başladığında babasının yetişip kuyruğunu tutup zorla balçıktan çıkardığını anlatmaya başladı. “Eskiden, eşekte kuyruğun ne gereği var diye düşünürdüm, şimdi anlıyorum ki batağa batan yavruyu kurtarmaya yarıyormuş” dedi. Miniklere has bir saflıkla sonra; a-i a-i a-i … diğerleri de kendiliğinden gülmeye başladı.
Satılmışın Korkusu
Aytogdu Ana, Akbars’ın izini gözden kaçırmamak için boynundaki muskasını yakıp, o şekilde yol yürüdü. İzlerinin bir yönde oluşu, itin hiçbir yerde durmadan ilerlediğini gösteriyordu. Köklerindeki görünmeyen liflerindeki ağızları ile yeri çokça emmeye çalışan yabani dutlar, orada burada çukurlar oluşturmuştu. Buz dolu çukurluklardan geçip gelen Aytogdu Ana, şimdi ne zamandır bekçi tepe vazifesini gören tepelik tarafına ilerlemeye başladı. Tepeye çıkınca uzaktaki boz arazide yananda nedir diye homurdanan Akbars, Mallamoş ve yavru baba eşekleri fark edip oraya doğru yürüyüp yakınlaştı. Mallamoş’un burada nasıl peyda olduğunu düşünürken, bu defada bir sıpanın üzerinde olan Çiğdem’i görünce iyice şaşırdı. Kalakaldı.
“İşte, Aytogdu Anamız da geldiler” diye rahatlayıp karşı gitti Akbars. “Yolu kendileri bilirler” dedi.
Mallamoş, zora düşüp etrafına bakındı.
“Yola çıktığımda sen evde kalmıştın, buraya nasıl geldin ? Benim yanımdan geçseydin, fark ederdim” dedi Aytogdu ona öfkeyle kediye bakıp.
“En yakın yolları bilmekte beni geçecek kimse yoktur.” diyerek, emelini gerçekleştirmeye zemin hazırladı Mallamoş. “Şimdi bunları gösterdim ama karşı çıktılar !”
“Bataklıkta patika ne gezer ?” diye çıkıştı eşek.
Aytogdu Ana, tartışmaya gerek olmadığını, bundan sonrasının uzak olmadığını söyleyip, öne geçti ve rehberlik etti.
Hepsi birden, sakin, keyiflice ilerlediler. Hepsinin yüzünde, halinden memnun bir ifade vardı. Aytogdu ananın vaktinde yetişmesinin onları karşı konulmaz bir ölüm tuzağından koruduğunu, kediden başka kimse bilmiyordu.
Mallamoş, Akbars’ın yanına varıp adımlarken, “Karnın nasıl arkadaş ?” diye sordu. “Ortadan biraz iyiler” cevabını işitince, ağzını şapırdatıp çiğirleşmeye başladı.
“Ah Akbars, Akbars ! Şimdi ikimizin arasında bir kase kaymak olsaydı ! Ben yalardım; çılıp çelıp çılıp… şu yandan da çalıp çılıp çalıp çılıp… Sen yalardın şap şap, çap çap …şapıra şupur, şapıra şupur…
Akbars; arka arkaya akan ağzının sularını silip, “Tamam, yeter !” dedi ve adımlarını hızlandırıp kedinin önüne geçti.
Yol yürürken, kedinin tedirginliği arttı. Sonra, yanındakilerden geride kalıp, kendine güvenli bir yer bulmaya çalıştığını gören Akbars, kediye dönüp, “Hey ! Hayrola ?” diye sordu. Mallamoş, o an yere pat diye oturup, ön pençesini ağzına götürüp hah hahlarken, “bilmeden dikeni eziverdim. gidin siz, size yetişirim” dedi.
Akbars, yine önde yürürken sıpa ona yaklaşıp : “Düşünüyorum da az önce bu kediyi görmüştüm ben, deminki kara buluta asılıp geldi.” dedi. Akbars ise : “Hangi bulut ?” diye kulağını dikti.
“Sabahki ejdere benzeyen bulut” dedi sıpa. Evhamlı bir şekilde devam edip, “Mallamoş dediğin ona tırmanmıştı. Şu an seninle konuşurken gözü nasıl parlıyorsa, o anda aynı şekilde parlıyordu.”
“Ejdere benzeyen bulut Ayazzade olmalı” diye düşündü Akbars. “Dediğin doğru mu ? Yanılıyor olmayasın ?”
“Gördüğümü söylüyorum ya !” diye gözlerini parıldattı sıpa.
Divane Çiğdem, sıpanın sırtında, Akbars’ın şüphelerine lakaid bir şekilde takıldı :
“Eğer yeteri kadar delilin yoksa, birini aceleyle suçlamaman daha iyidir. Belki o kedinin niyeti gerçekten bozuldu, belki bizi aldatıp bataklığa saplamak istiyordu. Ama geldi geçti. Şimdi bizi kimse engelleyemez. Ninemin buzağısı yakın kaldı dediği gibi, şu an Mallamoş nerede ?”
Mallamoş, o an Ayazzade’nin birbirinden korkunç cezalarına gark olmanın vesvesesine düşmüştü.
“Sen gibileri altıya bölüp, altısını da nehre bırakmak lazım !” deyip tehdidini güçlendirdi Ayazzade. “Ahmak ! Salak ! Aklı kıt ! Şu kolay işi yapamadan öylece duruyorsun ya, onlarca, binlerce, yüzlerce lanet sana ! Çabuk çukur kaz ! Çabuk” dedim !
“Çukuru ne yapacaksınız ?” diye omuz silkeleyip sordu Mallamoş. Ayazzade gözlerini açıp baktı :
“Seni buza çevirip çukura koyacağım ! O zaman işlerin yolunda gider !” Mallamoş’un aklı başından gitti ve bildiği bütün yalvarma cümlelerinin en üstünlerini kullanıp Ayazzadenin gönlünü yumuşatmaya çalıştı. Ayazzade, bir süre geçtikten sonra nihayet biraz yumuşadı.
“Son sözün bende başka bir şekilde tesir etti.” Bu kadar güzel bir zat, beni öldürüp kötü işler yapmayın diye bağırıp içimi döküverdin. Tamam, kendini aklamana izin veriyorum. Bu defa da başaramazsan, kendine çukur kaz !”
“Bu defa Çiğdem’i kesin öldüreceğim. Ölsem de becereceğim !” diye yemin edip miyavladı kedi.
Ayazzade birden sakinleşti :
“Eğer gerçekleştirirsen, mükâfatını şartın beş katına çıkarıp …”
“Gerekmez mükâfat !” diye bağırdı canından bezen Mallamoş.
“Canlı bırakırsanız, o bana mükâfattır !”
Buradan çok uzakta olmayan uçurumda, çakallar sürüsü yaşardı. Sallakı lakaplı baş çakal bu sürüye başkanlık ederdi. Bu aç oburlardan her birine bir tane öküzü kıyma edip versen de, -doydum- kelimesini işitmen mümkün değildi.
Ayazzade, ona uçuruma varmasını, sürü başını bulup etrafta bir miktar canlı erzağın kime yem olacağını bilmeden başı boş yürüdüğünüzden haberdar etmesini emretti.
“Ya konuşmaya imkân bulamadan…” diye gözleri korkuyla yandı Malamoşun.” Çakallar beni görünce canımı alırlarsa ya ?”
“O zaman karışmam ! Anlında ne yazılıysa onu görürsün !” diye soğuk bir şekilde cevap verdi Ayazzade.
Mallamoş, yürümeye ayağı varmadan, uçuruma doğru yavaş yavaş gitmeye, kendi kendine kızmaya başladı. Alemde pek çok öğüt var. Onların içinde beynine kazıman gereken bir tane kolayı var : “Başım rahat olsun diyorsan, olur olmaz evinden çıkma !” Bunu kocaman kocaman harflerle yazıp bütün ev, ağıl, kümes ve mağara, in ve yuvalara yapıştırmak gerek ! Akbars uluya uluya ölseydi banane sıcak yerden çıkıp onla konuşmam şart mıydı ? Gitmeseydim, Ayazzade ile karşılaşmamış olurdum. Ayazzade ile karşılaşmasaydım, başıma bunca şey gelmemiş olurdu.
Başıma bu kötü günler gelmemiş olsa, şu an içine ekmek doğranmış olan kaymağı bir güzel emiyor durdu sonra hamur gibi yayılıp uyurdu Mallamoş.
Eee ! Nasıl uyumaz. Aytogdu ananın delik deşik sandığına kim dokunabilirdi o varken !
Aytogdu Ana, hala aynı şekilde ilerliyor, eşeğin bana bir teklifini nazikçe reddedip hala kuvvetli olduğunu gösterircesine vücudunu dik tutup gidiyordu.
Onlar meydanlıktan geçip yaylaya çıkacakken, karşılarına iki tane hiddetli pehlivan gibi koça benzer bir hayvan çıktı. İkisi de koç türündendi ve birbirine çok benziyordu. Bir tanesinin uzunluğunu ikincisinin kambur halinden ayırt etmek mümkün değildi. Kambur koçun üzerinde bir horoz vardı.
Uzun koç, geçip gidenlere hevesli bir şekilde bakıp nereye gittiklerini sordu. İtin kısa cevabını işitince, biz de Nevruzayı görmek için yola çıkmıştık dedi yuvarlanarak. Sonra, herkes birbiri ile tanıştı. Bunlar; ikiz koçlardı ve horoz da küçüklüğünden beri onlardan ayrılmazdı.
Evet, küçükken anneden ayrılmış olmak ağır bir yük. Bunu anlamak için ya horoz, ya da horoz tabiatlı olmak lazım. Aksi halde ezilirsin. Sonra bu halini görünce seni ezenlerin ardı arkası gelmez ezilenleri ezmeye fırsat bekleyenlerin. “Az kaldı demiştin ya nine ! Kızıl çizgiye ne zaman varacağız ? O taraftakiler de geç kalırlar mı ? Ya onları göremezsek ?” deyip sızlandı Çiğdem.
Aytogdu Ananın yerinde horoz cevap verdi :
“Telaşlanma divane çiğdem. Küntogdu Babanın ayak seslerini ilk önce ben sezerim. Nereden geldiğini görmesem de, anlarım anlaşılınca da bağırırım”
“Öyleyse çok gerekli bir horozmuşsun sen.” deyip rahatladı Çiğdem.
Horozu arkada bırakıp yürüyen Kısa Koç, bu sözü işitince sıpanın yanına iyice yaklaştı, çiğdemi bulup gülümseyip samimiyet kurmaya çalıştı. Horoz ise, öne dikkatlice kumandan gibi gururla yürüyordu.
Uçurumun Hükümdarı
Başka hayvanlar soğuğu sevmezken, çakallar oldukça severdi. Kış, açlığın en fazla olduğu, mahlûkatın karnının en çok doymadığı vakitti. “Kışı düşününce avcılar sevinir” diye bir hikaye de var.
Uçurumu kendine başkent yapmış çakallar topluluğu, açlıktan tamamen kırılma arifesindeydi. Bazıları ölmüştü de, onları, kardeşleri, ekmek arkadaşları talan etmiştir. Bunlardan biri : ”Yarım ay tat almasan, kendi baban gözüne yemek görünmeye başlar” demesine yanındakilerin hiç biri üzülmezdi.
İşte bu haldeki bir kalenin içine etli butlu kedinin girdiğini bir tasavvur edin. Selam vermeye imkânı kalır mı zavallının.
Bunu çok iyi bilen Mallamoş, doğruca uçuruma gitmeye başlarken, “Çakal başına diyeceğim var ! Önemli bir diyeceğim var !” diye hiç susmadan bağırarak ilerliyordu.
Kurumuş çalıların etrafından ilerlerken, her adımda etrafına kalbi gümbür gümbür ederek korkuyla bakardı.
İyi ki kedinin sesi kuvvetliydi. Çalılar arasındaki tahtında yan yatan çakal başı onun nağmesini daha ilk anda işitip “Kuvvetli bir nağme atan horoza kimse dokunmasın !” diye emir vermişti.
Kımır kımır çakalların arasında çeşit çeşit fısıltılar hisseden Mallamoş, “Baş çakal diyeceğim var !” diye tekrar bağırmaya başladı. Sonra, dikenli yolu bitirip de çayır üstüne yattığı sırada ona gözünü dikmiş bir çakalla karşı karşıya geldi : “Önemli bir diyeceğim var !” diye bu defa düşük bir sesle konuştu, Mallamoş.
Çakal başı, boynunu çatırdatıp ön ayakları üzerine durdu, laubali bir şekilde konuşmaya başladı :
“Çakal başı dedikleri benim. Hadi hadi hadi, yanıma gel ! Yine yine yine, hadi hadi hadi !”
Mallamoş tir tir titreyip yakınlaşırken, çakalbaşı onu bir pençe ile damağından boğazlayıp, ayağını yerden kesti. Kedi, patır patır patırdayıp miyavladı. Çakal başı, ağzından sular akıtarak bağırdı;
“Patırtıyı kes ! Bağırtıyı bırakmazsan, kuyruğunu yolup boğazına tıkıveririm !”
“Boğazıma dokunmayın !” diye hıçkırdı kedi. “Size diyeceğim var”
“Konuşalım” dedi çakal başı : “Fakat bu diyeceklerini karnımda da ! Şu an açım ben ! Seni dinleyecek halim mi var !”
Sallakı’nın ön tarafında oturan çakal dudağını yalayıp :
“Hey ! ilk yardımcınız benim ! Ayaklarını bana verir misiniz patron ?” derken, sol yanındaki : “İkinci yardımcınız da benim. Hiç olmazsa iki kulağı da bana kalsın !” diyerek dilini salladı.
“Beleş yemek var ! Söylemeden öldürmeyin” dedi Mallamoş tırnaklarını geçirerek.
Çakal başı, pençesindeki kediyi tutup yere fırlattı :
“Nerede beleş yemek ! Hani hani hani ! Çabuk söyle !”
“Sayısı belli olmayan bir grup, otlak tarafına gidiyor ! Hem de besili besili !” dedi Mallamoş.
“Besilisini de yeriz, çelimsizini de ! Hani hani hani ! Yine ne demek istiyorsun !”
“Onlar içinde Çiğdem denen sihirli bir çiçek var üstelik. Kim onu yerse, üzerine dağ devrilse ölmez !”
Çakal başı : “Vay ! Sözüne buradan başlasaydın olmuyor muydu” dedi yerinden kalkıp toprağı tırmalayarak.
“Hadi hadi hadi ! Bizi çabucak oraya götürsene ! Karnınız çabucak doysa seni tanımayız bile ! Hadi hadi hadi !”
Onların öne doğru hamle yapması ile her bir ağaç arkasından iki üç tane çakal çıkıp toplandı. Grubun çokluğunu görünce, Mallamoş’un yüreği ağzına geldi.
“Bunların doyması zor. Kesinlikle beni diri bırakmazlar ! Galiba Ayazzade gitmeye başlayınca doğruca Küntogdu babanın sarayına kaçmam gerek ! Kadınlardan ne hayır var sanki ! Erkeğin yanında olmak daha kolay !”
Şu anda, Küntogdu babanın derin endişeleri vardı. İnatçı köstebek asasını tıkırdatıp onları olmadık yerlerden geçiriyor, önde surat asıp gidiyor, denilene de kulak vermiyordu. Küntogdu babaya böyle yerlerde yürümek o kadar zor değildi. Ama karanlıkta çukurlara düşen Nevruzay, oldukça yıpranıyordu.
Küntogdu Babanın sonunda sabrı taştı. Bir eline Nevruzay’ı alıp, bir eliyle köstebeği durdurup yükseğe çıktı ve : “Artık eziyet vermeden kervan başılık edin lütfen” diyerek bıyık altından gülümsedi.
Köstebek, yüksekten yürüyüp her zamanki gibi bıdır bıdır etmeye başladı :
“Aytogdu ona ablanız mı, yoksa kardeşiniz mi babacığım ?”
“Ablam olurlar !” dedi Küntogdu Baba.
Köstebek, sonrasında kesintisiz bir şekilde konuşmaya başladı.
“Aytogdu anayı karşılamaya gittiğinizi duyunca oldukça mutlu olmuştum. Ablaya saygı gösteren asla sıkıntı çekmez. Abi ile kardeş erkektir, abla ile kız kardeş kadındır. Erkek ziyafete düşkünken, kadın şefkati sever. İyi ki sizin gibiler var. Bu yeme içmeden başka bir şey düşünmeyen gençler keşke biraz sizi örnek alsa. Vay vay vay ! ama olmaz ki !”
Küntogdu baba, bu yaşında bile erinmeden ablasının halini sorup haber alıyor. Bir bu kadar olamıyoruz. Ondan neyimiz eksik diye de düşünmeye başladı. “Kardeşleri hayırlı derse, ablalar rahat eder. Bilmiyorlar ki bunun arkasında Küntogdu baba var. Eğer bilselerdi gece gündüz dua etmezler miydi. Esas konu bu da değil, iyi ahlakı benimseyip başkalarına gösterip böylelerini çoğaltmadı. Doğru mudur Küntogdu baba ?”
“Çok doğru söylüyorsunuz ! Güzel hislerin kadrini iyi insanlar anlar !”
“Oh oh oh ! Ne doğru konuşuyorsunuz !” deyip heyecanlandı köstebek : “Lafınız nihayet yerini buldu ! Ama bilginler…”
Bastonun ucu rüzgârda döne döne uçup gelen yırtık deri döşeğe deyince köstebeğin sözü kesildi.
“Sus” deyip sinirlendi. “Sus dedim sana, sussana !”
Küntogdu Baba, kendini kaybedip bağırmaya başladı.
“Afedersiniz ! Önümüzde duran eski bir döşekmiş. Bazen böyle yaşlılık ediyoruz” deyip kıkırdadı köstebek.
“Döşeği itten ayırabilecek yaşa yetiştiğimize de şükür !
Akranlarımdan kaçı kaçı güçlü çağında göçüp gitti ! Bunları düşününce ciğerim parçalanacak gibi oluyor ! Heyhat ! Deyiverdiğimin farkına bile varmıyorum !”
Köstebek, konuşa konuşa rehberlik etmeye devam etti. Küntogdu Baba : “Şu gevezeyle yol boyunda rastlamam fena olmadı. Bir o yandan bir bu yandan kavuşup beni yol boyunca oyaladı” diye düşündü.
Buluşma
Yürüdüler…Yürüdüler…Issız yerlerden yüksekliğe gelince durdular.
“Kızıl sınır işte tepenin üzerinden geçiyor ! Biraz daha yürürsek varırız !” dedi Aytogdu ona. “O taraftan da Küntogdu baba ve Nevruzay geliyor, şu an yaklaşmışlardır !”
Aytogdu Ananın arkasından hepsi tepeye yürümeye başladı. Bunu, otların arasından gözetleyen Ayazzade : “Nerelerde dolaşıyor bu tembel kedi !” deyip yeri yumrukladı. “Ne olacaksa olsun ! şu an gidip dövüşmeyelim” deyip yerinden kalkıyordu ki, bir gürültü dönüp yeniden yan tarafına oturdu. Çakal sürüsü, Mallamoş ile birlikte o tarafa doğru gidiyordu. Mutluluktan, Ayazzade’nin nefesi boğazını tıkayacak oldu. “Ooo ! en sonunda becerdin ha ! Böyle olur işte ! Yaşa kedi ! On aferin, bin aferin, yüz bin aferin sana !”
Çakallar hısımla Aytogdu ananın rehberlik ettiği grubu çevrelediğinde, onlar gün ile gecenin kızıl sınırına yaklaşmışlardı. Şallakı öne çıkıp, arkadakileri gaza getirip bağırdı : “Bize ait yaylada ne yürüyorsunuz baskıncılar ? Buralarda dolanmak, kumarda canını ortaya koymak demektir ! Canınız fazla mı geldi ?”
“Karnı tok gelenlere ölüm !” diye bağırdı çakal başının ilk yardımcısı.
Çakal başı, açıkça niyetini söyledi :
“Kısacası sizi birinizi sağ bırakmadan yemeye mecburuz. Hadi hadi hadi ! Ağzımıza yakınlaşın hadi !”
Dışarıda, çakalların sığınağından pusup bakan kediyi fark eden Aytogdu ana, çakal başının tehdidine aldırmadan, “Hey ! Sen Mallamoş musun ! Geberesice ! Bunların içinde ne yapıyorsun !” diye hışımla sordu.
Mallamoş kenara çekilip, kendini gizlemeye çalıştı. Çakal başının ikinci yardımcısı onu tutup dışarı çıkardı.
“Ölmeden önce sorularına cevap ver ! Senden cevap bekliyorlar !” Mallamoş, sessizce durdu.
“Bu kişiliksiz tüy yumağının Ayazzadeye satıldığından ne zamandır şüpheleniyorduk ! Ama size söylemeye çekindik Aytogdu Ana !” dedi Akbars.
“Öleceksem, önce şu satılmışı tepeleyip öyle öleyim ! Bunun gibi bir casus, çakaldan daha tehlikeli” deyip tepindi eşek. Mallamoş birden canlanıp eşeğe çemkirdi :
“Çok konuşma ! Bir hamlede gözünü akıtırım sonra !”
“Nasıl bu kadar iğrenç olabildin ! Yağların erisin emi !” dedi kediyi yiyecek gibi dişlerini gıcırdatan Akbars. “Yaşlıya bir borcum yok ! Sandığını nice nice sıçanlardan korudum. Yerinden nice nice köstebeği kovaladım. Emeklerime yakışır bir yemek bile bulamadım !”
“Nankör ! Yüzsüz ! Hain !” diye bağırdı Akbars. “Bir benden kurtuldun diyelim, Bütün evlatlarım, soyum savaş açacak sana !”
İştahı kaynayıp sabrı kalmayan çakal başı, “Yeter !” diye çıkıştı. Sonra sürüye döndü :
“ Yiğitlerim ! Uzun koç ve Çiğdem benim, kalanını istediğiniz gibi paylaşın !”
Yer gök bu çirkin sesle titredi. Çakallar, birbiri yanına savunmaya geçti. O saftakilerde baş durmadılar. Yavru baba eşekler karşılaştığı düşmanı tepmeye, ikiz koçlar sivri boynuzlarını hançer gibi saplamaya, pehlivan Akbars dişine aldığını çiğneyip fırlatmaya başladı. Horoz ise; gah ayküdo usulünde üzerlerine atlıyor, gah yağı bitmiş uçak gibi yüksekten dalıp çakalların gözünü pençeleyip beyinlerini çıkarıyordu.
Bu bağırış çağırış, tepenin arka tarafındaki Küntogdu Baba tarafından da işitiliyordu. Köstebek kulağını biraz açıp, “Ben ayırmazsam olmayacak ! Kavga çıkmışa benziyor” deyip, asasını çabuk çabuk tıkırdatıp tepeye doğru hızla yürüdü. Küntogdu baba, emekleyerek adımlayan Nevruzayı sırtlayıp çıkmasına yardım etti.
Bu tarafta çakalların dut gibi dökülmekte olduğunu, o tarafta Küntogdu Babanın hiddetle yaklaştığını görmek Ayazzade’yi telaşlandırdı. Mücadelede çakal başının eşeğin tepmesinden dolayı kendinden geçmen, çakalların naçar düşüp dağılmalarını, kendilerini kaybetmelerini görünce askerlerini önüne sıraladı. Savaş meydanının üzerini kara bulutlar kaplayıp, soğuk hava üfürmeye başladılar.
Ayaz saniye saniye güçlendi. İki taraftakiler de, boynunu içine çekip hareket etmeye başladılar. Çok geçmeden, savaş alanındakilerin hepsi, kırağı düşen heykeller gibi oldu. Aytogdu ana, boynundaki muskayı yakıp, gözleri kamaştırınca, bulutlar azaldı.
Çiğdem, eşeğin sırtına ne kadar tutunursa tutunsun, tepinmelerin birinde tehlikeli bir şekilde silkelenip yere uçtu. Herkes, savaşmakla meşgul olduğu için, divane çiğdem korunmasız kaldı.
Savaşa girdiğinden beri aslında sıpa ile hesaplaşan Ayazzade, naçar haldeki Nevruzay’ın üzerine gelip kuyruğunu üzerine yığdı ve sessizce püf püf esmeye başladı. “Şimdi donma da göreyim !” Nevruzay zafer mutluluğunu yaşarken, yaprakları sararan çiğdemin yanına tam zamanında köstebek geldi. Sonra, çiğdem’i yerden kaldırıp, bağrına bastı. Onu soğuktan korumak için kucakladı.
Köstebeğe öyle her soğuğun işlemediğini bile Ayazzade, ne yapacağını bilemeden o yana bu yana baktı. Kediyi görüp sinirle çağırdı :
“Mallamoş ! Mallamoş diyorum buraya gel ! Kemir şu köstebeği, sonra da Çiğdem’i ez ! Toprağa karıştır ! Bunu ben, seni öldürmem mümkün olan Ayazzade söylüyorum”
Mallamoş, Ayazzade’nin gösterdiği tarafa atıldı. Gâh eşeğin toynağına, gâh koçun boynuzuna göğüs gerip ilerleyip köstebeğe yaklaştı. Tam kendini toparlayıp ayağa kalkıyorken, ikinci defa darbe geldi, yıkılıverdi ve bir daha ayağa kalkamadı.
Savaşta çakal başının iki yardımcısı da ölünce ve çakallar bütünüyle tükenme tehlikesiyle karşılaşıp kaçmaya başladılar. Kaçarlarken, biri yerde debelenip duran kediyi ağzına alıp hızla kayboldu.
Savaş meydanı boşaldı, sesler dindi. Ayazzade nihayet yenildiğini anladı. Askerlerini çekip ortadan kayboldu. Birinin orası burası soyulmuş, biri sakat kalmış olsa da hepsinin sağ selamet olduğunu gören Aytogdu Ananın gönlü rahatladı. Savaş edenlerin arasında divane çiğdemi göğsüne basan köstebeği görünce şaşırdı ve : “Siz nereden geliyorsunuz muhterem köstebek ?” diye sordu.
“Mevla buraya gelmeni takdir ettiyse, elbette şaşırmam” dedi köstebek.
Çiğdem : “ Beni bu zatı muhterem korudu” deyip yaşadıklarını her ayrıntısıyla bir bir anlattı. Gözü görmeyen bir mahlûkatın bunları yaptığına Akbars’ın inanası gelmedi.” “Size aklım yrtmiyor Hafız yaşlı amca. Çiğdem’i nasıl oldu da buldunuz, nasıl kedinin saldırısından kurtuldunuz ?” diye sordu.
Köstebek, böbürlenerek başını kaldırıp :
“Yaradan bizi gözden mahrum etmiş olsa da, başkalarından çok daha fazla sezgi gücü verdi. Koku ile sesi sezmede köstebeğe denk olan yoktur. Çiğdem’i kokusundan seçip buldum. Kediyi ayak seslerinden fark edip başını parçaladım”
Köstebek sözünü bitirir bitirmez, horoz ötmeye başladı. “Üüü…üüü… Kıpkızıl sınır işte ! Üüü…üüü… Horoz : “Küntogdu Babanın ayak seslerini ilk ben sezerim” demişti.
Aytogdu Ana : “ Hadi, yürüyün şimdi !” deyip rehberlik etti. Bu taraftakiler yukarıdaki tepeye bir saniye bile gecikmeden ulaşırken, o taraftan Küntogdu Baba ve Nevruzay gelip gece ile günün kızıl sınırında buluştular. Aytogdu Ana, divane çiğdem’i Akbars’ın üzerinden alıp, Nevruzay’ın önüne bıraktı.
“Uyan Nevruzay ! Ben geldim, Çiğdemin !” dedi Çiğdem.
Burnuna güzel kokular gelmeye başlayınca, Nevruzay şirin uykusundan başını kaldıracak gibi olup, gözünü araladı. Uzun kirpiklerini hızlı hızlı kırpıp, Çiğdem’e baktı.
Bakışlarında sevinç ışığıyla, tanın atmasıyla birlikte etrafını görmeye başladı.
“Bu sen misin Çiğdem ? Seni o kadar çok özledim ki !” deyip heyecanlandı Nevruzay.
Onun sözleri, reyhan yapraklarının rüzgâr estiğindeki hışırtılarını andırıyordu. Garip olan şu ki; varlığın birden canlanması için, şu fısıltının varlığı yeterliydi.
Küntogdu Baba, gözleri dolup, kirpiklerini kırparak, Aytogdu Anaya yakınlaştı. Alnından şap diye öptü. “Şap” eden sesi işiten Köstebek, dikkat kesildi.
“Biliyorum, anlamaya çalışıyorum” diye dım dım etmeye başladı. “Çiğdem ile Nevruzay birbirini çok özledi. Ama ! Lakin ! Fakat ! Kalabalığın içinde bu, bizdeki örf âdete uygun değil. Gençler görse, doğrusu bu diye düşünürler !” Köstebek sözünü bitiremedi. Etrafta duranlar hep birlikte güldüler.
Bu büyük mutluluk sonsuza dek iyilik ve dirilik yolunda korkusuzca güreşenlerin gönlünden bütün azap, dertleri attı, olan kahkahalar başladı.
Bayram coşkulu bir şekilde devam ederken çocukların bir zamanla elde etmek için kavga ettiği arzu edilen Divane Çiğdem hakkındaki kıssa, eski rivayette nasıl olmuşsa, aynen o şekilde son buldu.
Tarkant - 2009