HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
Mehmet Topay 2
KEMAL BOZOK 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Ece Türköz Oğuz 5
İSMAİL DELİHASAN 6
RAHMİ ALİ 7
Gökyüzü mavinin en güzel renginde masmaviydi; hava açık, ne bir rüzgâr ne de esen bir yel vardı. Günün hangi vakti olduğunu tam hatırlamıyorum ama tahta sedirin yanındaki erik ağacının gölgesi -komşumuz Marifet Nine’nin duvarına kadar gelmediğine göre- henüz öğle olmamıştı. Güneş sanki saklambaç oynuyor gibi bulutların arasına gizlenmişti. Gözükmüyordu ama yine de ışığından dolayı her yer aydınlıktı. Belki güneş vardı ama ben fark edememiştim. Çünkü dikkatimi tamamen erik ağacının altındaki tahta sedirde oturan babam ile büyük amcam çekmişti.
İkisi de ayaklarını tahta sedirden aşağı sallayarak ve ellerini sanki omuzlarındaki çok ağır bir yükü kaldıramıyormuşçasına tahtaya dayayarak oturuyorlardı. Boyunları bükük, kaybettiği çok kıymetli bir eşyasını ararcasına gözleri hep yerdeydi. Bakışlarında bir umutsuzluk, bir çaresizlik seziliyordu. Yüzlerini bana çevirmeseler de, o gün hayatımda ilk kez babamın yanağından akan o bir damla gözyaşını fark etmiştim. Çocuk aklımla düşündüm ki, o gün dünyanın tüm hüznünü toplayıp babamın üstüne yüklemişlerdi. Yoksa, babalar hiç ağlar mı, hele benim babam?
Ertesi gün ne olduğunu hatırlamıyorum ama akşamüstü birdenbire evde insanların çoğaldığını anımsıyorum. Sonradan anladım ki, babamla amcamı çaresiz hissettiren o bakışın nedeni, haftalardır hasta olan dedemin vefatıymış. Evet, onlar babalarını kaybetmişti. Ve evet, babasını kaybedince babalar da ağlarmış…
Bu hatıranın üzerinden 15 yıl geçti. Unutmuştum bile. Artık babamlar da alışmıştı. Hayat kendi akışıyla devam ediyordu. Bazen düşünüyorum, babam dedemden sonra sanki amcamı baba edinmişti. Çünkü ufak tefek ne iş olursa olsun, babam hep amcama danışır, ondan fikir alırdı. Hatta ablamla eniştem ikinci çocuklarının adını babamın vermesini istediklerinde bile babam amcama danışarak isim vermişti. Amcamın hiçbir zaman babama akıl verdiğini de hatırlamıyorum. Her zaman kardeşini sadece onaylar, doğru karar verdiğini söylerdi. Zaten amcam, fıtraten çok az ama yerinde ve gerektiği gibi konuşan, çok gülmeyen, düşünceli biriydi. Babamsa güler yüzlü, şakacı, sevecen; aslında çok konuşan biri değildi ama amcama kıyasla daha fazla konuşurdu. İkisinin birbirine olan saygısı ve samimiyeti dışarıdan gören kişiyi etkilerdi. Konuşmalarındaki nezaketi gören biri, onların kardeş olduklarına inanmazdı. Çünkü günümüzde böyle bir samimiyet, böyle bir nezaket maalesef sadece yabancılar arasında oluyor.
İkisinin birbirine seslerini yükselttiğini hiçbir zaman duymadım. Birbirlerini görünce çok sevinir, diğer taraftan adeta yüksek makamdaki bir müdürle görüşüyormuş gibi davranır, saygı gösterirlerdi. Aslında babam, bütün şirketi yöneten bir patrondu. Herkes ona danışmaya, tavsiye almaya ve yardım istemeye gelirdi. Çünkü devlet işlerinden, evraklardan çok iyi anlardı. Çoğunlukla borç istemeye gelirlerdi, babamın ihtiyacı olan birini yardımsız geri göndermeyeceğini bilirlerdi çünkü. Buna rağmen hiç kimse onun kibirli davrandığını göremezdi. Hep mütevazıydı. Kırklı yaşlarında, kendisine atılan büyük bir borç iftirasına ilişkin davayı mahkemede tek başına kazanıp suçsuz olduğunu kanıtlar, koca bir şirketin çalışanlarına maaşları nasıl dağıtılacağını belirler ama iş bir aile ziyafeti, düğün gibi olaylara gelince amcamla danışmadan kendi başına karar vermeyi uygun görmezdi.
Amcamla babam benim gözümde kardeşten öteydi, onlar en iyi dosttular. En önemli haberleri ilk birbirlerine söyler, en mühim işlerinde hep birbirlerinin yanında bulunurlardı. Haftada en az iki kere gece yarısına kadar satranç oynadıklarını hatırlıyorum. Dokuz kardeşin içinde birbirini en çok ziyaret eden ve en çok görüşen ikisiydi. Gerçi biri köyde, biri şehirde yaşıyordu. Her konudan saatlerce konuşabilirlerdi.
Yaz akşamı… Çocukluğumda en sevdiğim vakitler. Yazın bizim bölgede dayanılmaz bir sıcak olurdu. Bazen insanların biraz olsun serinlemek için elbiselerini yelpaze gibi sallayarak yüzlerini buruşturmalarından ve derin iç çekişlerinden onların aşırı sıcaktan zorlandıkları hissedilirdi. Gündüzün sıcaklığını atlattıklarına sevinerek akşam olur olmaz herkes evine koşardı. Onlardan biri de benim babamdı. Neredeyse her gün bir elinde karpuz, diğer elinde kavunla kapıdan girerdi. Gelir gelmez onları soğuk suya bırakır, kendisi ise avluya su serpmeye koşardı. Bunu yapmayı çok severdi. Galiba böyle yaparak günün bütün yorgunluğunu adeta suyla yıkayıp giderirdi. Evimizi babamın kendisi yaptırmış ve taşındığımızdan beri bahçeye ağaçlar dikiyordu. Çok sık bakım yapamasa da işlerinden fırsat bulunca hemen yeni fidan diker, güller ekerdi. Bence, bu bahçeyi babamdan sonra en çok ben severdim. Yemyeşil oluşu beni kendine hayran bırakır, bu haliyle çok hoşuma giderdi. Özellikle yan komşumuzla ortak olan çatıdan bahçenin üstünden bakmak ayrı bir güzellik, ayrı bir keyifti. Huzur arayan herkes mutlaka bu manzarayı izlemeliydi. Çatıdan bakınca kuru toprak hiç görünmez, her yer gür ve yemyeşil yapraklarla, dallarla kaplı, sanki cennetin üstünden bakıyormuşum gibi tarifsiz bir huzur verirdi. En gülüncü ise, o yan komşumuzun hanımı Rus’tu ve domuz beslerlerdi. Çatının diğer tarafının altında domuzların ahırı apaçık gözükürdü. Öte yandan, bizim elma ağacının dalları çatıya kadar uzanmış ve elmalar çatıda dökülmüş halde yatardı. Elmaları toplayıp, sanki çok merhametli bir iş yapıyormuşum gibi, domuzlara atardım. Günlerdir beslenmemiş gibi elmaları çiğnemeden yutarlardı. Karınları tok ama gözleri aç domuzlar… Babamın dediği kadar var, domuzlar önlerine gelen her şeyi hiç düşünmeden yiyorlar. Belki bundan dolayı dinimizde hoş görülmemiştir ve haramdır. Beni arayıp bulamayınca, duvara yaslanan merdivenden annem hemen benim çatıda olduğumu anlardı. ‘Hey, deli oğlan! Yine mi çatıdasın? Niye o murdar domuzları besliyorsun?’ diye bağırdığını duyardım. Günün en önemli işini bitirmiş gibi kendimden memnun ama annemin sesinden biraz korkmuş hâlde hemen aşağı inerdim.
* * *
Annemin babama ‘Yeter artık bey, yoruldun, bir izin al şu işinden, aman kendine yazık ediyorsun’ diye zar zor çıkardığı tatilin ilk günüydü. Annem demese ben hiç fark etmemiştim, gerçekten babamın kızaran gözleri ve kararan yüzünden yorgunluğu seziliyordu. İş adamı ya, bir şeyle meşgul olmadan yapamıyor hiç. İlk günden boş duramadı. Evde kırılan ne varsa, hepsine tek tek bakıp tamir etti, komşulara uğradı, arada bir odunları ocak için ayrı, kışın sobada yakmak için ayrı bir şekilde güzelce hazırladı. Ama yine de içi rahat etmemiş, her seferki gibi işine bir uğrayıp gelmeye gitmiş. Akşama yakın eve döndü, ben de komşu çocuklarla gün boyu yaptığımız maçı henüz bitirip eve girmiştim. Üzerimdeki Ronaldo’nun tişörtüne bakıp şakayla:
- Eee, Ronaldo, kaç gol attın? - dedi gülerek, ben de dünya kupasında gol atmışçasına gururla:
- Bugün tüm golleri ben attım, - dedim Ronaldo gibi poz vererek.
- Aferin, benim oğlum yapar tabii, her şeyi yapar, - dediğini duyduktan sonra eve uçarak mı girdim, yürüyerek mi hatırlamıyorum. O sözler nasıl kanatlandırdıysa artık... Akşam yemeğinin duasından sonra ablam sofrayı toplarken amcam geldi. Elinde her seferki gibi gazetesi vardı, hepimiz kalkıp selamlaştık, sofraya geçerken gazeteyi babama verdi. Annemle ablam bulaşıkları alıp çay koymayı gittiler, ben de yine topuma koştum. Giderken babamın gazeteye üzülerek bakakaldığını gördüm ama önemsemeden zıplaya zıplaya tahta sedirden indim. İkisi bu akşam satranç oynamadı, hep bir şeyleri konuştu, çok konuştu. Bir ara topum babamlardan tarafa kaçtı, hemen koşup topuma yaklaşırken babamın çok üzgün bir sesle:
- ‘Ben... hep doğa ve şu ağaçlar biz insanlardan daha mı şanslı diye düşünüyorum bazen’-dediğini duydum, ama kendi kendime ‘Nasıl bir yerden kıpırdayamayan ağaçlar bizden daha şanslı olabilir ki’ diye düşünerek oradan ayrıldım. Gece uyumadan önce babama masal yerine niye öyle söylediğini anlatmasını isteyecektim ama yaramaz aklım unutmuş. Yoksa babamın kendi ağzından dinlerdim bunları. Bu unutkanlığımın beni bir ömür pişman edeceğini tahmin bile edemezdim.
Akşam vakti yaklaşıyordu, annem ocak başında akşam yemeğini yapıyor, ablam ve ben rüzgârın avluya getirdiği yaprak ve çöpleri topluyorduk. Babam bahçedeydi. Bahçedeki büyük, İran elmasının en üst dalları kurumuştu. Babam onları görünce elleri belinde etrafında dolaşarak bir süre düşündü. Sonra merdiven getirip ağaca tırmanarak dalları budamaya başladı. Sıradan bir gündü bu, hiç ayrıcalığı yoktu, ta ki o ürkütücü sesi duyana kadar... Her şey çok hızlı gelişti, hiç bir şey anlayamadım. Babamın bulunduğu taraftan bir ses geldiğini, o anda annem ocak başından fırlayarak o tarafa doğru koştu. Bağırdı mı, ağladı mı, her şey birden hızlıca gözümün önünde oldu, ama anlayamadım.
* * *
Ve her şey dedeminkinde olduğu gibi oldu, insanlar geldi gitti, hiçbirini gözüm görmüyordu. Anlamsız bir nefret içimde gün be gün büyüyordu. Adeta gelen herkes gözümde babamı o ağaçtan iten hainler, alçaklardı ve sanki acımla dalga geçmeye geliyorlarmış gibi nefret etmiştim hepsinden. O gün, yaşımdan daha büyük bir olguna dönüştüm ve artık hiç bir zaman eskisi gibi olamadım. Zamanın nasıl geçtiğini hiç fark edemedim, su gibi akıyordu; hızlı ve sakin. Her gün kafamda yine bir düşünce dönüyor, artık omuzumda büyük sorumlulukların varlığının bilincinde olmak yüzümdeki tebessümü bir bir çalıyordu. Henüz içimdeki acılarla savaştığım günlerden biriydi, evde kimse yokken çocukluk alışkanlığımı tekrar edip çatıya çıktım, hiçbir şey düşünmemek için oraya kaçtım ve sessizce bahçeyi seyretmeye başladım. Bahçe yine gözümde cennet gibi canlandı. Sonra birden o gün aklımda şimşek gibi çaktı, bedenim bir anda buz kesildi. Hemen aşağı inecekken kafamda ‘düştü, bahçeye düştü, cennet dediğim bahçeye düşerek ö... cennet... aaaa... cennet... düştü... Cennete düştü, babam cennete düştü, babam cennete düştü diyerek içimde dünyalara bağırıyormuş gibi bağırdım. Ağlamıyordum ama gülmüyordum da...
* * *
Yıllar geçti, artık ben ailenin tek bakıcısıydım. Onlar babamdan emanetti, hem onlara bakmak benim borcumdu. Ablamı bir şekilde evlendirdik, pek istekli olmasa da annemin sözünü ikiletmek istemedi. Önceleri yüzü güller açan annem artık yaşlı bir kadına dönmüştü. Eskisi gibi çevik değildi. Kışın kömürcüde, yazın tarlada çalışarak hayatımızı sürdürmeye başladım.
Akşam karanlık çökerken sadece tarlada çalışarak topladığım karpuzları değil bütün günlük yorgunluğumu da arkama sırtlayarak eve döndüm. Kapıdan girdiğimde soldaki tahta sedirin basamaklarında amcamın oturuyordu. Aslında büyüdüğümü hissetmek ya da sırtlandığım yükler değil, amcamın babamdan sonra çok daha yaşlandığını anlamak üzüyordu beni. Babamdan sonra baba bilmiştim onu. Şimdi onu da kaybetmekten korkuyordum. Daha doğrusu babamdan sonra herkesi kaybetmekten korkar oldum. Bu düşüncelerle geldim, selamlaştım ve amcamın yanına oturdum. Havadan sudan konuştuk. Bir an sessizlik çöktü araya, ben de neden bahsedeceğimi bilemeden düşünürken amcam söz aldı: “Baban haklıydı ve her zaman çok doğru fikirler verirdi”, - dedi. Ben tam olarak neyi anlatıyor olduğunu kavrayamadım. Amcam arkasına dönüp ağaçlara bakarak: “Gerçekten doğa ve şu ağaçlar biz insanlardan daha şanslıymış, kırılınca yine yeşerip büyüyebilir, insansa yok...” dedi ve uzun uzun hayal etmeye başladı. Bunu dediği an ben hayatın yine bir gerçeğini anlamış oldum... Hakikaten:
Hayat, her yolcusuna farklı suretlerde görünür; kimine mutluluk getirir, kiminin yoluna dertler serer ama herkesi aynı şekilde bir arayış içinde bırakır ve her zaman bir sır olarak kalmaya devam eder. Mevsimler geçer, ağaçlar ve çiçekler sürekli bir değişim içindedir: Kışın yapraklarını döker, çıplak kalır; baharda ise sanki hiçbir şey olmamış gibi yine en güzel haliyle geri döner. İnsanlar ise doğar, büyür, olgunlaşır ve tıpkı bu gizemli hayat gibi bir gün ortadan kaybolur.
Bence de doğa, insana kıyasla daha şanslıdır. Çünkü ömrü boyunca defalarca yaşlansa da; hayatın zorlukları kamburunu çıkarıp gövdesini eğen bir yaşlının haline düşürse de, dişlerini kaybetmiş yaşlı bir dudağın buruşması gibi buruşsa da, yaprakları tıpkı zamanın etkisiyle saçları dökülen bir annenin saçları gibi bir bir dökülse de, dalları artık gücünü kaybeden bir ihtiyarın titreyen dizleri gibi güçten düşse de... gün gelir, Yaradan’ın bir mucizesiyle yeniden canlanır; tomurcuklanır, yaprak açar, çiçeklenir ve tekrar yeşermeye, gençleşmeye başlar. İnsan ise yalnızca bir kez doğar. Hayatındaki en güzel anlar, çocukluğu, gençliği, ilk aşkı, ilk kez tattığı duygular, bir daha asla tekrarlanmaz. Doğar, yaşar ve ölür. Ama yeniden büyüyemez, tekrar yeşeremez. Ömrünün her anı sadece bir kere gelir ve geçer; bir çiçek gibi yapraklarını dökerek sona erer. Doğa gibi tekrar yaşayamaz...
Doğa ve insan birbirine ne çok bağlıdır ama buna rağmen yine de birbirinden çok farklıdır. İnsan için tüm âlemin yöneticisi denilse de şans konusunda doğadan âlâ değilmiş...
“Evlatlar, babalarını hep hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar...”