Doğumunun 150. Yılında Türk Dünyasının Yolbaşçısı Fatih Kerimî’yi Düşünmek


 01 Nisan 2020


Onun adını ilk kez Balkan Savaşlarını yakından takip etmek ve okuyucusuna doğru yansıtmak için Orenburg’dan İstanbul’a gelen bir gazeteci olarak duymuştum. Yüreğimde onun için bir sıcaklık oluşuvermişti. Osmanlının, Anadolu Türklüğünün zor zamanlarında yanımızda olmak için kilometrelerce uzaklardan gelmiş ve savaş bitene kadar İstanbul’da kalmıştı. 

Savaş, Osmanlı ile Çarlık arasındaydı ve Türk Dünyasına haberler Rus gazeteleri aracılığıyla yayılıyordu.  Savaştı bu; cephede de cephe gerisinde de sürüyordu. Nefeslerini tutmuş bu büyük savaşı takip eden Orenburg’da, Tataristan, Başkurtistan ve hatta Türk Dünyasının diğer bölgelerinde yaşayan Türkler, duyduklarına inanmak istemiyor, doğru haberler almak istiyorlardı. 

Türk Dünyasının en çok satan gazetelerinden birinin baş yazarı olarak, onun İstanbul’a gitmesi ve gazetesine haberler yazması en uygun olanıydı. Böylelikle Rus basının tek yanlı propagandasından da kurtulmuş olacaklardı.

En doğru ismi seçmişlerdi çünkü İstanbul onun ikinci memleketi sayılırdı. İstanbul’da okumuştu. 

Mülkiyeliydi.

Altınorda’nın şehri Samara’da doğmuştu ama O biraz da İstanbul’luydu.

Onun adı Fatih Kerimî’ydi.

İstanbul’da daha önce de bulunmuştu:  Mülkiye Mektebinde okumak için gelmiştir. 

Onun aslında İstanbul’u hiç görmeden İstanbul ile ilişkisi vardı. Daha lise öğrencisi iken İstanbul’a mektup gönderiyordu. Mektup arkadaşı ise İstanbul’dan Rüştiyeli bir genç değildi. Genç Fatih’in mektup arkadaşı, ilk Türk romanı Müşâhedat’ın yazarı, Tercüman-ı Ahval Gazetesinin kurucusu, büyük yazar ve düşünür Ahmet Mithat Efendi’ydi. Ahmet Mithat Efendi, Fatih’in her mektubuna cevap veriyordu. 

İkisi arasındaki bu bağ, mektup arkadaşlığı ile bitmez. Fatih Kerimî, İstanbul’a okumak için geldiğinde gemiden iner inmez, arkadaşını arar ve bir süre onun evinde kalır. 

O yıllarda Osmanlı tebaası olmayanların İstanbul’da üniversite okumaları Padişah’ın fermanına bağlıdır. Fatih Kerimî’nin Mülkiye Mektebine yerleşmesinde İstanbul’un saygın kaleminin önemli katkıları olsa gerektir. 

Fatih Kerimî, dönemin şartlarına göre çok iyi eğitim almıştı. İlk eğitimini doğduğu köyde babasından almıştı. 

Köyleri, Samara şehrine bağlıydı. İlk Samara, Abbasî Halifesiyle Türkistan’dan gelen Müslüman Türk ordular için Bağdat yakınlarında kurulmuş bir şehirdi. Samara, ‘Allah tarafından korunan’ demekti. Fatih Kerimî de Altın Orda’nın Samara’sında doğmuştu. Köyünün adı Minlibay’dı yani bugünkü Türkiye Türkçesiyle anlamı binlibay; binli zengin. İsmine bakılırsa Kerimî’nin köyünün ekonomik zenginliği de yüksek olmalı ama manevî zenginliğinin çok yüksek olduğunu biz oradaki eğitim çalışmalarına bakarak anlayabiliyoruz.

Minlibay’da, 30 Mart 1870 yılında dünyaya gelir Fatih Kerimî. 

Babası Gılman Kerimî, oğullarının ilk öğretmeni olur ve onları geleceğe hazırlar. Gılman Kerimî’nin hayatı ile ilgili bilgileri arkadaşımız Doç.Dr. Cihan Çakmak’ın yazısından öğreniyoruz. Gılman Kerimî, ileri görüşlü bir molla olarak yeni bir dünyanın kurulduğunu görüyor ve evlatlarını ona göre yetiştiriyordu ama bu noktaya kolay gelmemişti.

Önce "Müslüman çocuklarını yoldan çıkarıyor" diye Gaspıralı ile sert mektuplaşmalar yapar. 

Gılman Kerimî çok sinirlidir. Oğlu Fatih, Gaspıralı’nın çıkardığı gazeteyi okuyor diye medreseden atılmıştır. Medresenin mollası, "Oğlun çok bozuldu, gelip alın yoksa ben atacağım" diye mektup yazmıştır.

Gılman Hoca, bütün hıncıyla mektuplar yazmaktadır.

Mektuplar yeterli olmaz, Gaspıralı’yı ortadan kaldırmak için Kırım’a Bahçesaray’a kadar gider. 

Gaspıralı’nın evinde iki samimi aydının aralarında çok sert tartışmalar olur.

Gılman Hoca anlar ki, Gaspıralı haklıdır çünkü kendi de eski usulle açtığı medreseyi öğrenciler ilerleyemedikleri için kapatmak zorunda kalmıştır oysa Kırım’da gördükleri adeta mucizedir.

Gıılman Kerimî Tataristan’a döner ve usul-ü cedidi destekleyen ilk mollalardan olur. O zamana kadar Gaspıralı’yı destekleyen molla yok denecek kadar azdır.

Medreseden atılan Fatih’i de öğrenimine devam etmesi için iki yıllık Rus okulundan diploma aldırır ve ardından oğlunu İstanbul’a gönderir.

Fatih, İstanbul’da Mülkiye Mektebinden, 1896 yılında mezun olduğunda Ahmet Mithat Efendi’ye verdiği sözü tutarak önce Kırım’a gider. Ünlü yazar ona İstanbul’a geldiğinde karşılaştığı problemlerde yardımcı olurken kendisinden bir söz almıştır: Okul tamamlanınca ülkesine dönecek ve hizmet edecektir.

O da sözünü tutar ve cedidciliğin büyük lideri İsmail Gaspıralı’nın davetiyle Kırım’a gider. İki yıl Kırım’ın en güzel şehirlerinden birinde Yalta’da yeni yöntemle eğitim yapan okullarda öğretmenlik yapacaktır. 

Bu onun için hem çalışma hem de Türk Dünyasının büyük lideri yanında staj yapmak gibidir. Fatih Kerimî Kırım’a gittiğinde, daha sonraki yıllarda bütün Türk Dünyasına yayılacak olan usul-ü cedid mektepleri kısa süre önce açılmışlardı.  Yeni öğretim yönetimine ve yeni okullara karşı büyük bir direniş vardır. 

Gaspıralı, ilk ceditci okulu, kendi şehrinde, belediye başkanlığını da yaptığı Bahçesaray’da açmıştır. 1884 ilk cedid okulunun öğretmeni, Gaspıralı’nın yetiştirdiği Bekir Efendi Emektardır. Gaspıralı’nın geliştirdiği bu yeni öğretim yöntemini bilen ikinci bir öğretmen de zaten yoktur.

Bahçesaray’ın Kaymazağa Mahallesinde açılan bu okula ancak 9 öğrenci bulabilmişlerdir.  Gaspıralı ve Emektar, 45 günde çocuklara okuma-yazma öğretecekleri ideasındadırlar. Kimse inanmaz bu iddiaya çünkü eski usulle 5 yılda okuma yazma öğrenemeyen mollalara alışmışlardır. Meşhur "benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" tekerlemesi herkesin dilindedir. "Bina" eski yöntemle öğretim yapan medresede okuma kitabıdır. Kimi gençler, bu kitabı uzun yıllar bir türlü geçememektedirler. Bu alışkanlıklar varken Gaspıralı, çocuklara 45 günde okuma ve yazma öğreteceğini ileri sürmektedir. O dönemde böyle bir iddia olacak iş değildir.

Dönemin sonunda, halkın huzurunda 9 usul-ü cedid öğrencisine sınav yapılır. Daha önce görmedikleri bir metin verilir, okumaları istenir: 9 öğrenci de okurlar. Ellerine kağıt kalem verilir; söyleneni yazmaları istenir: 9 öğrenci de yazar.

Bekir Efendi Emektar’ın öğrencileri sınavı geçmişlerdir. Eski yöntemin 1 yılda hatta 5 yılda başaramadığını 45 günde öğrencilerine kazandırmışlardır.

Yine de eski köye yeni adet istemeyenler vardır, direniş devam eder. 

Yeni okulun ikinci yılında bu başarıya rağmen 20 öğrencisi vardır. Okuma yazma ile birlikte eski medreselerden farklı olarak, matematik, coğrafya, fizik, kimya hatta yabancı dil bile öğretmektedirler.

Fatih Kerimî’nin öğretmenlik yaptığı okul, yeni açılan cedidci okullardandır.

Daha sonraki yıllarda Köstence’den Kaşgar’a kadar yüz binlerce Türk gencinin eğitim göreceği yeni yöntemin uygulandığı okulda Kerimî öğretmenliğe başlar.

Kerimî için, Kırım’da kazanılan birikim yalnızca usul-ü cedid öğretmenliği değildir. Aynı yıllarda, daha sonra bütün Türk Dünyasını "dilde, fikirde, işte birlik" şiarıyla yakınlaştıracak olan ve "İstanbul’daki hamaldan Doğu Türkistan’daki deve çobanına kadar herkesin okuyacağı", bu geniş coğrafyada gönül birlikleri kuracak olan ve adeta uzaktan eğitimin ilk örneğiymiş gibi okuyucusunun fikri ve ilmi seviyesinin yükselmesine katkı sağlayan Tercüman Gazetesi de yayınlanmaktadır. Fatih Kerimî, bir zamanlar  okuduğu için medreseden atıldığı gazetenin merkezindedir.  Kırım’da öğretmenlik yaparken kendi döneminin ilklerinden olan işte böyle bir gazetenin yayınına da şahit oluyor adeta ömrünün daha sonraki döneminde kendisinin de büyük hizmet alanlarından birisi olacak gazetecilik mesleğinin stajını yapıyordu.

Kırım’da iki yıllık hizmetten sonra Fatih Kerimî, Ufa’da kitap yayınlamaya başlar. Moskova’da işletmecilik kursu alırken babası Gılman Kerimî, Orenburg’da bir matbaa satın alarak oğlunu işlerin başına geçirir.

Kader, beş yıl sonra Kerimî’yi Kırım ve Gaspıralıyla yeniden buluşturur.

Tercüman Gazetesi’nin yayına başlamasının 20. Yılı dolayısıyla "Dua Meclisi" düzenlemektedir. Tercüman’ın yayınını başından beri maddî-manevî   destekleyen Remiyev ailesini, Vakit Gazetesini ve Orenburg aydınlarını temsilen Hamidcan Efendi Arabov isimli bir aydınla birlikte Kırım’a gider. 

Tercüman’ın 20.yıl kutlama programı yani Dua Meclisi, 4 Nisan 1913 günü Gaspıralı’nın evinde yapılır. Tercüman o güne kadar 965 sayı yayınlanmıştır. 

Orenburg’a dönünce seyahat intibalarını ‘Kırım’a Seyahat’ olarak kitaplaştırır. Kerimî’nin Kırım’a Seyahat kitabı Hayri Ataş tarafından yayına hazırlanıp İstanbul’da yayınlanır.

 Talih onu büyük bir göreve hazırlamaktadır. Adeta servetlerini Türk Dünyasının aydınlanmasına vakfeden Remiyev kardeşlerin büyüğü Şakir Remiyev ile Avrupa gezisine çıkar. Almanya, Belçika, Fransa, Avusturya başta olmak üzere Avrupa’yı dolaşır ve intibalarını ‘Avrupa Seyahatnamesi’ kitabında yayınlar. Yıl 1905’dir.

O yıl Rusya’da ihtilal olur ve oluşan kısmî özgürlük ortamında Tatar Türkçesiyle de gazete yayınlamaya izin verilir.

Kendi dilleriyle gazete yayınlama hakkı, hem Kerimî’nin hem Remiyevlerin hem de bütün Rusya Türklerinin beklediği bir gelişmedir.

Beklenen vakit gelmiştir. Yıllardır bunu beklemektedirler. 

21 Şubat 1906 kurucuları Remiyev kardeşler olan Vakit Gazetesi, Fatih Kerimî’nin başyazarlığında yayınlanmaya başlar.

Orenburg şehrinden yayın yapan Vakit Gazetesi, dört yıl sonra 1910 yılında, Rusya’da Türk dili ile yayınlanan gazeteler arasında trajı en yüksek olan yayın organı olacaktır.  Okuyucuları da yazarları da Türk dünyasının dört bir köşesindendir. O yıllarda Orenburg, Tatar, Başkurt ve Kazak Türklerinin millî hareketlerinin merkezine dönüşmüştür.

İkinci Balkan Savaşı başladığında, Vakit’in okuyucuları savaşın gidişatından doğrudan haberdar olmak isterler. 

Kerimî bir kez daha gelir İstanbul’a.

Onun İstanbul’dan Vakit Gazetesi için yazdığı yazılar daha sonra İstanbul Mektupları olarak yayınlanır. Avrupa Seyahatnamesi ile İstanbul Mektuplarını Prof. Dr. Fazıl Gökçek Türkiye Türkçesinde yayına hazırlar. 

Neler, neler öğrendik İstanbul Mektupları’ndan.

Öncelikle Kerimî’nin İstanbul’a gelişinin yalnızca profesyonel gazetecilik işi olmadığını öğrendik. Hatta Kerimîlerin demeliydim çünkü Fatih Kerimî’nin Vakit Gazetesi’nin habercisi olarak Türkiye’ye geldiği günlerde kardeşi Akif Kerimî de İstanbul’dadır. Gılman Kerimî’nin küçük oğlu Akif, doğrudan Balkan Savaşında cephede çarpışmak için gelmiştir. 

Yalnız Akif mi? Elbette hayır! 

Akif gibi pek çok genç Balkan Savaşında Osmanlı Ordusunda savaşmak için cepheye koşuyordu.

Yalnız erkekler mi? Elbette hayır!

 Gülsüm Kamalova ve arkadaşları gibi genç kızlar da okullarını bırakıp, cephede savaşamasak da hastanede yaralılara yardım ederiz diyerek İstanbul’a koşuyorlardı.

Biz bunları İstanbul Mektuplarından öğreniyoruz. 

Akif Kerimî’nin cephede yaralanarak gazi olduğunu da İstanbul Mektuplarındaki fotoğraftan anlıyoruz.

Başkomutan Enver Paşa, Kerimî kardeşler, Gülsüm Kamalova ve arkadaşları ile bir fotoğraf çektirir. Akif’in yaralı kolunun askıda olduğu görünen fotoğraf, başkomutanın bir tür teşekkürüdür kardeşlerine.

Balkan Savaşları Osmanlının aleyhine sonuçlanır. Fatih Kerimî de bu durumu yazar Vakit Gazetesinde.

O nüshanın yayınlandığı gün, okuyucular Vakit’in yazıhanesini basarlar. Kabullenemezler, inanmak istemezler. " Siz nasıl olur da böyle bir başlık atabilirsiniz? Siz de mi bir yerlerden para aldınız?" diye isyan etmektedirler.

Savaş sona erer, Osmanlı yenilmiştir. 

Fatih Kerimî de Orenburg’a döner.

Vakit Gazetesinde yazılarına devam eder. Etkileyici üslubuyla halkı uyandırmaya çalışır. Zakir Remiyev’in Duma’ya seçilmesiyle bir süre onun vekili olarak aktif siyasetle de uğraşır. Ama hep yazar.

1917 Ekim ihtilalinden kısa bir süre önce Vakit Gazetesinden ayrılır.

Rusya’da yeni dönem onun hayatını da etkiler. 1937 yılında hiçbir soruşturma yapılmaksızın 27 Eylül günü idam edilir. 67 yaşındaki bu aydının suçu, güya kat kat duvarlarla korunan Stalin’e suikast hazırlamaktır.

Suçsuz olduğu 8 Aralık 1959’da ilan edilir.

Haksızca son verilen bu güzel ömürden geriye seyahatnameler, binlerce makale, Komdeya, Hösid Baba, Şakirt ile Student gibi edebî eserleri kalır. Bir de ölümsüzleşen Kerimî ismi.

Siz bakmayın edebî eserlerini bir satırda sayıp geçtiğime! Fatih Kerimî edebî eserleriyle yeni modern Tatar edebiyatının kurucusu kabul edilir.

Kardeş Kalemler Dergisi’nin, Samaralı Fatih Kerimî’nin doğumunun 150. yılında yayına hazırladığı özel sayı da onun aziz hatırası karşısında, yazarlarımızın kalemleriyle, okuyucularımızın nurlu gözleriyle katıldıkları bir dua meclisidir.

Ruhu şad olsun!

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 160. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 160. Sayı