Dolunay Gecesi


 01 Temmuz 2020


Bütün gün yeni aldığımız evin inşaatında çalışmıştım. 

Kendimi müthiş yorgun hissediyordum. 

Sözde tatildeydik ama altı yıl önce evlilik yıldönümü kutlamak için geldiğimiz yavru Vatan’ı ve burada yaşayan soydaşlarımızı o kadar çok sevmiştik ki ilk gelişimizi birçok gelişler takip etti ve sonunda bu şirin adaya yerleşme kararı aldık.  Bunun elbette birtakım bedelleri olacaktı. 

Gece yarısı uykumun en tatlı yerinde ne olduğunu anlayamadığım seslere uyandığımda her zaman konakladığımız, Kıbrıs’taki ilk yuvamız dediğimiz Acapulco Otel’deki odamızda kalıyorduk.

Sanki Otelde düğün vardı da havai fişekli bir kutlama yapılıyordu. Ama bugün hafta sonu değildi. Hafta arası da düğün olmazdı... 

Bitmek bilmeyen patlama sesleri ile perdelerden içeri sızan ışıklardan rahatsız olmamak için gözlerimi sıkıca kapalı tutuyordum. O kadar yorgundum ki tek derdim uykuma devam etmekti...

Fakat eşimin hışımla yataktan kalkarak sürgülü balkon kapısını açtıktan sonra heyecanla bana bağıran sesi buna müsade etmedi.

“Nur, kalk kalk! Karşı tepe yanıyor, hemen odadan çıkmamız lazım!” diyerek haykıran sesi ile yataktan fırladım. Uyku sersemliği içinde bir yandan üstümü değiştirmeye, bir yandan da pasaportlarımızı bulup çantamı toparlamaya çalışıyordum. 

Bir an eşimin eline cep telefonunu alarak olayı görüntülemek üzere balkona çıktığını gördüm ve bir kaç saniye sonra içinde bulunduğumuz koca binanın duvarlarını titreten, kulaklarımı zonklatan korkunç bir patlama sesi ile odanın kızıl bir ışıkla gün gibi aydınlanması bir oldu.

 Tam ‘Her şey bitti! Buraya kadarmış ölüyoruz!’ diyerek düşündüğüm anda patlamanın yol açtığı basınç dalgasının şiddeti eşimi yatağın üzerine fırlattı. Allahtan hiçbir şeyi yoktu, gayet iyiydi.

“Ne yapıyorsun sen, delirdin mi?” diye bağırarak çantamı kaptığım gibi odadan dışarıya fırladım. Koşarak arkamdan gelen eşim ne zaman giyinip sırt çantasını almıştı bilmiyorum ama uzun koridorda daha asansöre gelmeden yakaladığı elimi sıkıca tutarak beni acil çıkış merdivenine doğru çekti. 

Dışarıda devam eden seslere aldırmadan canımızı kurtarmak için koşarken, tavanlardan kopan alçıpanlara, duvarlardan düşerek kırılan tabloların cam kırıklarına basarak ilerliyorduk. Sıra sıra açık duran boş oda kapılarından diğer misafirlerin bizden önce kaçtıklarını görünce korkum daha da arttı.

Herkes gitmiş tek biz mi kalmıştık?

Acil çıkış merdiveninde karşılaştığımız manzara korkunçtu. Altı katlık otelin üçüncü katındaydık ve merdiven boşluğu yaşanan şokun etkisiyle birbirlerine yapışmış insanlarla doluydu. Küçük çocuklar annelerine babalarına sarılmış korkudan ses çıkaramıyorlardı. Kimi pijamalı, kimi giyinmiş hatta bavulunu bile almaya vakit bulmuş yaşlı, genç insanlar vardı. Çıkış kapısı kilitli olduğundan herkes merdivenlerde sıkışıp kalmıştı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bir Yunan saldırısı mı olmuştu? Savaş mı çıkmıştı? Öyleyse her an bir bomba bu binaya isabet edebilirdi! Tanrım ne korkunç bir vaziyetti bu. Biz buraya evimizin inşaatını bitirmek, denize girmek, güneşte yanmak keyifli üç hafta geçirmek üzere gelmiştik. Üçüncü gecede bizi ölümle burun buruna getiren bir kâbusu yaşıyorduk. Her şeyi unutmuş, canımızın derdine düşmüştük. 

Suriye’deki iç savaştan canlarını kurtarmak için kaçanları düşündüm. Şu an onları daha iyi anlıyordum. 

Eşimin beni sıkı sıkıya saran koruyucu kolları ve güven veren sükûneti yaşadığım korkuyu azaltıyordu. Eşim karşılaşacağımız her tehlikeden önce beni kurtarmak isterdi. Böyle bir eşe sahip olduğum için şükrettim. 

Geleceğe dair hayallerimiz geçti aklımdan. Emekli olduktan sonra Almanya‘dan kesin dönüş yapacaktık. Deniz kıyısındaki evimizin bahçesinde tatillerini yanımızda geçiren gelinlerimiz, torunlarımız ve evlatlarımızla birlikte kocaman sofralar kuracaktık. Tekne ile denize açılacak sonsuz maviliğin kucağında balık tutacaktık. 

Birden hareketlenen sıkışık kalabalık beni hayal dünyamdan kopardı. Biraz emredici, biraz yol gösterici bir ses: “Acil çıkış kapılarını açtık! Lütfen sakin olun. Binadan çıkınca deniz istikametine doğru koşun” diye bağırıyordu.

Gecenin zifiri karanlığında kendimizi dışarı attığımızda keskin bir duman kokusu ile karşılaştık. Nefesimizi tutarak sahile doğru koşarken uzakta kırılan cam sesleri ile insan çığlıkları birbirine karışıyordu.

On dakika sonra nihayet büyük bir insan kalabalığının olduğu kayalıkların altında kendimizi emniyete aldık. Karanlıkta bir dehşet yaşanıyordu. Kimsenin bir şey bildiği yoktu. Merak, öfke ve korkuyla her kafadan bir ses çıkıyordu. 

Gecenin soğuğundan korunmamız için otel personeli tarafından çay ve çarşaf dağıtıldı. Onlardan öğrendiğimize göre yakımızda bulunan askeri cephaneliklerden biri infilak etmişti. 

Tan ağarana dek korku içinde patlamaların diğer cephaneliklere sıçramadan bitmesi için dua ettik. Çok şükür askerler yangını söndürerek tüm şehri yok edebilecek büyük faciayı engellemeyi başarmışlardı. 

Güneş doğarken hayatta kalmanın verdiği mutluluk ile göz yaşlarına hâkim olamayan sadece ben değildim. 

Sabahın aydınlığında atlattığımız felaketin boyutunu görünce gözlerimize inanamadık. Dört ana binada, dört binden fazla yerli yabancı turisti misafir eden otel deprem geçirmiş gibi görünüyordu. İsabet alan orta binadaki salonunun tavanında kocaman bir delik vardı. Cephanelik yönüne bakan binamızda eşimin açtığı balkon kapısı sayesinde sıfır hasarla kurtulan tek oda bizimkiydi, diğer odaların camları patlamış kapılar kasalardan, kasalar duvardaki yuvalarından ayrılmışlardı. Bu kadar büyük bir yıkımı kimse ciddi yara almadan, sadece hayatımızın en büyük korkusunu yaşayarak atlatmıştık. 

Benim için bu mucizenin tek açıklaması vardı: Kıbrıs’ın yerlisi olan Otel sahibimiz güzel bir insandı. Çalışanlarına baba şefkatiyle yaklaşıyordu. Türk Cumhuriyetlerinden gelen pek çok gence ekmek, yurt veren, onları kollayıp gözeten bir insandı. Avrupa‘nın çeşitli ülkelerinden gelen misafirlerinin kendilerini evlerinde gibi hissetmelerine özen gösteren, nur yüzlü bir insandı.

Tanrımın melekleri tüm gece boyunca kanatlarını açarak bu güzel ruhlu insanın yüzü suyu hürmetine otelindeki canlara kalkan olmuşlardı.

(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi Mart 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 163. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 163. Sayı