Döneceğim


 01 Şubat 2021


“Sağlıkla git, sağlıkla dön!” demek için Kevser, annesi, babası Salihlere geldiler. Asıl maksatları, Kevser’le Salih’in vedalaşmalarına fırsat vermekti. Köyde laf söz taşıyan, çenesi düşüklere görünmeden akşam karanlığı basınca gelmişlerdi. Kader; mademki gençleri düğünleri yapılırken, eş olmalarına sadece bir adım kalmışken ayırıyordu, birbirlerine söyleyeceklerini söylesinler, vedalaşsınlardı. 

Salih köyün sert delikanlılarındandı. Fakat bu akşam bir göz odada nişanlısı Kevser ile vedalaşırken dal gibi titriyordu. Karşısına çıkan iş imkânını geri çevirmek demek Kevser’e daha güzel bir hayat yaşatma şansını elinin tersiyle itmek olacaktı. Bir yandan bir yıl sürecek hasretlik daha başlamadan Salih’in soluğunu kesiyordu. Bundandı çaresizliği, bundandı her türlü duyguyu bir günde yaşayışının ağırlığı. Kevser’in perişan hâli yürek sızısına sızı katıyordu. Kevser “Kendi yağımızda kavrulurduk be Salih’im, beraber olduktan sonra yetmez mi?” diye sorduğunda yanı başındaki somyanın ayakucuna oturmaya zor yetişmişti. Paraya ne hacet, diye düşünürken Salih’in bıçak açmayan ağzı yavaşça aralandı “Seni rahat ettiremedikten sonra...” diye belli belirsiz mırıldanışının ardından Kevser’e, tek cennet suyuna içini bir parça rahatlatacak sözler söylemeye girişti. “Kevser’im arada bir geleceğim zaten, beyler izin veriyormuş. Böyle bir fırsat bir daha ne zaman elime geçer ki. Az para biriktireyim geri geleceğim ve yarım kalan hayalimizi tamamlayacağız, bana güven. Almanya çok uzak diye de düşünme. Taşlı, topraklı yollar değil gönül yollarımız önemlidir, onlar birbirine bağlı olduktan sonra gerisi gelir elbet.” dedi Salih. Bu sözün üzerine ne diyebilirim ki, diye düşündü Kevser. Sözleri bir saate bitmişti ama bu iki sevdalı gözün vedası bir asra bedeldi. 

Salih anne ve babasının ellerinden öpüp helallik istedi. Annesi elinde yaldızlı bir Kur’an ile gözleri yaşlı oğlunu uğurladı. Sabaha karşıydı, mevsim kıştı. Köyden Sirkeci Garı’na, oradan adını bile duymadığı Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Slovakya, Avusturya sınırlarından Münih Garı’na rezil bir yolculuğun ardından Salih dilini bilmediği, insanlarını tanımadığı bu yeni memlekete merak dolu, buğulu gözlerle bakıyordu. Kalabalık trenden ite kaka indi. Daha şaşkınlığı geçmeden, hiç tanımadığı birileri dinlenmesine dahi fırsat vermeden onu fabrikanın girişine getirmişlerdi. Burada çalışan herkes kendi gibi Türk idi. Misafir işçi olarak geldiği memleketin fabrikasını tam incelemeye koyulacakken arkasından itilmesiyle bu fırsat elinden alınmıştı. Direkt işe koyuldu. Ne barınma ne beslenme konusunda bir bilgisi vardı. Sonradan öğrendi ki birçok işçiyle aynı barakada kalacakmış. 

Günler böyle başlamış ve aradan altı ay geçmişti. Artık düzene şöyle ya da böyle alışmıştı. Hatta birkaç Almanca kelime bile öğrenmişti ancak bunlar “evet, ev sahibi, ustabaşı, ekmek” kelimeleriyle sınırlıydı. Bir gün bu kelimelere hiç unutamayacağı iki kelime daha eklenmişti: izin ve vatan-yurt. Üç haftalığına düğününü yapabilmek için izin alabilmişti. İki gün içinde yola çıkacaktı. Bir yandan nasıl izin verdiklerine şaşırırken dili de şükretmekten öteye dönmüyordu. Nasıl çalıştı, nasıl akşamı etti bilinmez. 

Nihayet tekrar Sirkeci Garı’ndaydı. Uğurlamaya canları yetmemişti ama karşılamaya annesi ve babası gelmişti. Köye gittiğinde Salih’in ilk işi Kevserlere gitmek oldu. Hasret gidermenin ardından hemen ertesi gün elindeki küçük birikmişi ile meydanda düğün-dernek kuruldu. Salih ile Kevser o gün muratlarına erdiler. Gel gör ki felek, sıla özlemiyle dolu altı ayı altı yıl gibi geçirdiyse de vuslat günlerini göz açıp kapasıya bitirdi. Salih, Kevser’i annesiyle babasına emanet edip yola çıktı. Bu sefer ayrılık biraz olsun kolay oldu, ne de olsa Salih bir kere sağ salim gitmiş, sağ salim gelmişti. 

Salih demir-çelik fabrikasında çalışmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Ta ki gece vardiyasında vinç işçisi olarak çalışırken yerden yaklaşık yedi metre yükseklikten düşüp hastaneye kaldırılana dek. Salih kendine geldiğinde hastane odasındaydı ve şans eseri birkaç kırıkla kurtulmuştu. Almanya’ya işçi olarak gitmesini sağlayan memleketlisi Hasan amcası sayesinde ameliyatlarını oldu. Sonrasında Salih’i haftalar süren fizik tedavi sonucu tazminatını teslim edip malulen emekli ederek memleketine yolladılar. Salih’in apansız dönüşü, üstüne üstlük dişini tırnağına takarak geleceği için birikim yapmaya çalışırken köyden son gidişinden noksan hâlde geri gelişi hem yürekleri buruktu hem de bir müjde bu durumun gölgesi altında sırasını bekler oldu. Yüzlerin asıklığı, Salih’in gidişine bin pişman oluşu günler geçtikçe Kevser’in yüzünün pembeleşmesini ve karnındaki gelişimi durdurmuyordu. Kevser gelin üç aylık hamildeydi. Başlarda kocasının gidişine üzüntüsünden suskunlaşmış, hasta gibi olmuş sanıldığından hamileliği anlaşılamamıştı. Müjde bilinince köyün her bir yerine haber uçuruldu, en çok da Salih’in hâline üzülenler bu durumu coşkuyla karşıladı. Evlatlarının adını ise kavuşamadıkları günlerin anısına, onları bir araya getirenin hafif aksak bir bacak olmasına rağmen “Vuslat” koydular.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı