Döngü


 01 Ağustos 2024

Yine her sabahki gibi erkenden uyanmış, çocuklarıma kahvaltı sofrasını kurmuş, eşimin gece vardiyasından eve dönmesini bekliyordum. Çocukların odasına kalkıp hazırlansınlar diye girip çıkarken, arada seslenerek onları uyarıyordum. Eşim gece vardiyasından her eve döndüğünde çocuklar mutlaka okula geç kalırlardı, ben ise bu monoton hayatın pençesine takılmış gibiydim. Hayat dediğin evdeki ıvır zıvırı toplamaktan, yemek pişirmekten, temizlik ve buna benzer ev işleri yapmaktan ibaret olmasa gerekti. Tekdüze hayatımdan bunalmış, bir şeyler yapmalıyım diye düşünüyordum. Eşime açılmak için fırsat kollarken bir gün içim içime sığamaz oldu ve:

  • ‘‘Ustabaşına söyleyiver de bari kış vakti seni gece vardiyasına almasın, çocuklar hem derslerine geç kalıyor hem de sen çok yoruluyorsun, bir de yüzünü göremez olduk, çocuklar babaları ile vakit geçirsinler istiyorum.’’demekten kendimi alıkoyamadım, birden ağzımdan cümleler dökülüverdi. Eşim Akif çok yufka yürekli bir adamdır, kimseyi kıramaz, hayır demeyi bilmez, herkes için koşturur, demeye dilim varmaz ama biraz ‘‘saf’’ bir adamdır. Sırf başkalarına yardım edeceğim diye kendini hiçe sayar, etrafındaki herkese varlığını armağan eder. Lafımı bitirir bitirmez gözlerini bana dikerek:
  • ‘‘Zaten eleman az, ben de pes edersem nasıl dönecek bu değirmen? Kim halledecek bunca işi? Ekmek teknem batarsa hepimiz sefil oluruz.’’ deyip lafı ağzıma tıkıverdi. Ailesini ve çocuklarını yok sayması hep yaptığı şey olduğundan hiç şaşırmamıştım. Ne demeli, hayatım iyice sıkıcı ve tekdüze olmaya başlamıştı. Komşu muhabbeti sarmadığı gibi, bir de altın günlerini sırf dedikodu kazanı kaynıyor diye sevmediğimden katılmazdım. El becerim de pek yok, dikiş nakıştan da anlamam. Evde oturup onu mu yapsam şunu mu yapsam diye düşünüp dururken, nasıl da hayatımı anlamsızlaştırdığımı fark ettim. 

Bir bunaltı geldi içime, üstüme montumu alıp evden dışarı kendimi attım. Yollarda o kadar hızlı yürümüşüm ki kesik kesik nefes alıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Böylece koşar adım yürürken, bizim evin ilerisindeki belediye parkına vardım fakat nefesim o kadar kesildi ki banka kadar on adım ya var ya yok yürüyemedim, kendimi çimlerin üstüne attım. Başım dönüyor ellerim titriyordu, durduramıyordum. Dikkatimi başka şeylere verip rahatlamak için etrafa bakmaya başlamıştım. Sakinleşince renkler keskinleşmeye ve büyük resmi daha net görmeye başladım. 

Ne çok da yaşlı vardı burada. Doğru ya ilerisi huzurevi, yaşlı amcalar ve teyzeler olacak elbet. Üstümü silkeleyip yerden kalktıktan sonra gittim banka oturdum. Epeyce etrafı izledim, bir süre sonra yanıma yaşlı bir amca yanıma gelerek:

‘‘Birini mi bekliyorsun kızım?’’ diye sordu.

‘‘Yok amca azıcık soluklanayım diye oturdum’’ dedim.

‘‘İyi madem yanına oturuyorum o zaman’’ deyip müsaade istemeden yanıma oturuverdi.

Kızamadım da. Hem oldukça yaşlı hem de ayakta duracak hali yoktu. Yaşlılıktan mıdır bilmem ama çenesi düşük, baya geveze bir amcaydı. Bana bütün hayat hikayesini anlattı. O kadar karmaşıktı ki, anlattığı olaylar arasında bağlantı kuramıyordum. Bunalmaya başlamıştım ki karşıdan elinde bastonla bir tane teyze beliriverdi. Yanımıza varır varmaz bastonu havaya kaldırmasıyla, amcanın kafasına geçirmesi bir oldu.

‘‘Bre yaşlı bunak, ben sana bu kadar uzaklaşma demedim mi? Şimdi seni bir güzel benzeteyim de aklın başına gelsin.’’ deyip lafını bitirmeden titreyen ayağıyla yaşlı amcanın ayağına basıverdi. 

Neye uğradığımı şaşırdım. Amcanın kuvveti yok ama teyzenin gücü de yerinde. Amcanın yakasına tutkal gibi yapıştı, habire silkeleyip duruyor bir türlü ayıramıyordum. Amca da bu duruma alışmış gibi tepki bile vermiyordu. Ben nereye düştüm böyle diye hayıflanırken karşıdan üniformalı iki görevli geldi. Sonradan öğrendim, bunlar huzurevi görevlileriymiş. Biri teyzeyi öbürü amcayı kendi taraflarına çekip ayırdı. Bu durumu sıkça yaşadıkları suratlarındaki bıkkın ifadeden belliydi. Huzurevine doğru yola koyuldular. İçimden bir şeyler beni oraya sürükledi, peşlerinden ben de gittim. 

Teyzeyle amcanın arasında nasıl böyle bir vukuat olduğunu sormak istedim ki koridorda bağrışmalı tiz bir ses yankılandı. Sesin olduğu yere yaklaştım bir de ne göreyim bu sefer aynı teyze başka bir amcaya sataşmış elini kolunu çekiştiriyor, görevliler ise aralarında muzipçe gülüyorlardı. Bu saçmalıklar silsilesine bir son vermek için artık sessizliğimi bozup:

‘‘Ne oluyor burada böyle, burası tımarhane mi? Eline gelen bastonunu alıp birilerinin kafasına geçiriyor ve siz kıs kıs gülüyorsunuz. Olacak şey mi?’’diye hayretle yüksek sesle konuştum. Konuşmamla birlikte teyzenin de saçındaki tokasını çıkarıp bana fırlatması bir oldu. Teyzeyi odasına, amcayı da odasına götüren görevlileri beklemek üzere giriş katındaki koltuğa oturdum. 

Önümden geçmekte olan bir görevliyi kolundan tutarak azarlarmışçasına:

‘‘Bu olan olaylar karşısında nasıl gülebiliyorsunuz? Parkta az kalsın teyze amcanın kafasını yarıyordu, buraya geldim başka birinin yakasına yapışıyor, bana tokasını fırlatıyor ve siz hala gülüyorsunuz. Hiç kendinizden utanmıyor musunuz?!’’diye sesimi yükselterek veryansın ettim. Görevli kendinden emin tavrıyla:

‘‘E bu teyze hep böyle etrafındaki herkese saldırıyor, biz de her gün gidip gözüne kıstırdığı kişiden ayırıp sakinleştiriyoruz.’’ dedi.

Fakat ters olan bir şeyler vardı.

‘‘Ben parktaki amcayı eşi sanmıştım, değil miydi?’’ diye bir anda merakla soruverdim.

‘‘Yok hanımefendi, ne eşi. Mehtap teyze Mustafa amcanın bir numaralı belalısı. Garibim darbe almamak için parka kaçıyor, gidip aynı yere oturuyor her gün de teyzeden bir öğün böylece nasibini alıyor.’’ deyip gülmeye başladı.

‘‘Peki ya bunların çoluğu çocuğu yok mu? Hiç ziyaretlerine gelen giden olmuyor mu? Böyle giderse amca kafasına aldığı darbelerden beyin kanaması geçiriri.’’deyip gözlerimi kısarak hesap sorarmışçasına verecekleri cevabı bekledim. 

‘‘Abla buraya ne gelen olur ne giden. Arada bir bayramda o da belki…’’diyen görevlinin gözleri bir anda doluverdi. Ne yalan söyleyeyim, benim de içim cız etmedi değil. Olayların içine nasıl girdim bilmiyorum ama bana bu durum hayatın kısa olduğunu ve her anını dopdolu geçirmem gerektiğini hatırlattı. Kendimi ne kadar yalnızlaştırdığım ve ne kadar boş yaşadığım ve elimdekilerin kıymetini bilmediğim düşünceleri kafamın yankılanıverdi.

Teyzeyle amcayı ziyaret etmek istediğimi söyledim. İzin aldıktan sonra teyzenin odasına girdim. Sırtını kapıya dönmüş, gıcırdayan sandalyesine oturmuş, pencereden dışarı bakan teyzenin, gözlerinden akıp yanaklarından inci gibi yuvarlanan kocaman gözyaşı damlaları elinde tuttuğu fotoğrafı ıslatıyordu. Biraz tedirgin bir şekilde yanına yaklaşıp:

‘‘Teyzem, müsaaden var mıdır? Azıcık seninle sohbet edelim. Hem tokan da bende kaldı.’’ deyip cevabını bekledim. Kafasını sallayıp:

‘‘Otur yavrum, korkma! Benim öfkem başkasına.’’ dedi.

Meraklı gözlerle ona bakıp anlatmasını beklerken, elimdeki tokayı boş kalan diğer eline tutuşturup sessizce durup konuşmasını bekledim. 

‘‘Kızım, ben eşimi savaşta kaybettim. Çocuklarla bir başıma ortada kaldım. Onlara bakacağım derken kendimi unuttum şimdi ise onlar beni unuttu. Hayat çok değerli bir armağan, sana verdiklerinin değerini bilerek zamanında yaşamadan yaşlanma, olur mu? ”dedi.

Bu olay bana o kadar dokundu ki onunla birlikte ben de ağlamaya başlasam da sormadan edemedim:

‘‘Peki şu parktaki yaşlı amca? Hiç kızmıyor mu sana?’’

‘‘Amaaan kızım, beni kızdırıp kızdırıp parka kaçıyor, ben de hırsımı öyle çıkarıyorum. Bu bir nevi oyun gibi oldu aramızda. Hem onun hatırladığı mı var sanki. Bir kaç saat sonra unutuyor.’’ deyip tebessüm etti.

Teyzeden müsaade istedikten sonra yanından ayrılıp amcanın odasına gitmek üzere koridora çıktım. Amcanın odasının kapısını tıklattım. Yatağına uzanmış dinleniyordu. Rahatsız etmek istemedim. Ama o,

 ‘‘Karnım aç benim bana makarna haşla’’ diye ağzından pat diye bu sözler çıkıverdi.

‘‘Aman amca neler söylüyorsun beni tanımadın mı?’’ diye sordum.

‘‘Bana makarna haşlayacak mısın haşlamayacak mısın söyle bakayım’’ diye söyleyiverdi.

Ah be ihtiyar, hemencecik nasıl da unuttun beni… 

‘‘Tamam amca makarna pişirip getireceğim sana.” diyerek odadan çıktım.

Eve döndüm. İçeri girdiğimde çocuklar okuldan gelmiş, eşim de televizyon karşısında oturmuş bir şeyler izliyordu. Sofra kuruluydu. Eşimin mesaisinin başlamasına sayılı dakikalar vardı fakat o hala evdeydi. Güzel kızım ve oğlumun mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Kızımın sevimli sesi ile:

‘‘Anneciğim babam artık sabahları bizi okula bıraktıktan sonra işe gidecek, hem söz verdi karne hediyesi olarak bana oyuncak bebek alacak’’ dedi.

Eşim de başını sallayıp dediklerini onayladıktan sonra:

‘‘Ustabaşıyla konuşuverdim. Beni sabah vardiyasına al diye. Başta kabul etmek istemedi fakat nihayetinde kabul etti. Düşündüm de sen haklısın canım.” diyen eşime inanamıyordum.

Bu günüm birçok şeye şaşırmakla geçmişti. ‘‘Neyse bakalım, vardır bunda da bir hayır,’’ diyerek tekrardan hayatımın o beni bunaltan döngüsüne geri dönüverdim ama eskiden bunaltan döngü.

 

(AYB Balkanlar Çevrim İçi Hikâye Atölyesi Mayıs 2024)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 212. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 212. Sayı