Duatepe’de


 01 Şubat 2021


Ailenin en büyüğü varken ad koymak kimin haddine? “Bir erkek torunun oldu!” diye müjdeyi verdiklerinde; “Hayırlı, uğurlu olsun. Adını bu mübarek aydan alsın!” dedi. Birkaç gün sonra da abdestini alıp hazırlandıktan sonra kundağı istedi. Kundak kucağında ayağa kalktı, kıbleye döndü, bir kulağına ezan, diğerine kamet okuduktan sonra üç kere adıyla çağırdı. Ardından öyle güzel bir dua etti ki hane halkından gözleri yaşaranlar oldu. O günden sonra bebek ”Recep” diye anıldı, “Recep” diye çağırıldı. 

Recep ailenin tek erkek evladıydı. Altı yaşında Sıbyan mektebine gönderildi. Ailede herkes Recep’in okumasını istiyordu. Ancak kimi okuyup kâtip olmasını, kimi de hafız olmasını istiyordu. Kendisine sorulduğunda “Subay olacağım!” diyordu. On bir yaşında kalacak yer ayarlandı Ayaş’a gönderildi. Recep hem Rüştiye okudu hem de ünlü iki hocadan hafızlık ve makam eğitimi aldı. Recep’in sesi güzel, ezberi kuvvetliydi. Onu bir dinleyen bir daha dinlemek istiyordu. Rüştiyeden sonra da hafızlık ve makam derslerine devam etti. “Mısır’a gönder!” diyenler oldu. Ayaş’ta olduğu gibi Mısır’da da evini Recep’e açacak bir akrabaları olsa gönderirlerdi. Mısır’a gönderilemedi ama Recep Kuran ve makam derslerine devam etti. Avcılığa ve at binmeye de hevesliydi. Recep kaldığı evin kendi yaşlarındaki oğluyla bütün boş zamanlarında ava çıktı, at koşturdu. Atı, silahı, avcılığı hafızlık çalışan birine yakıştıramayanlar oldu. O, bunlara aldırmadı, bildiğini okumaya devam etti, “İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail de avcıydı.” diye kendini savundu. Recep Köyüne; iyi at binen, iyi silah kullanan ve iyi bir hafız olarak döndü. 

Hafızlığı, tecvidi kadar hadis ve ilmihal bilgileri de yerindeydi. Hitabeti kuvvetliydi. Köyün yaşlı imamı, her yönden bir kıyaslama yapmış, kendinden çok ileride olduğunu görmüştü. Sadece yaş bakımından gerideydi ama tavır ve davranışlarıyla yaşından daha olgun gösteriyordu. Madem ki ilimde irfanda daha ilerideydi hak ettiği yerde olmalıydı. Bir sabah namaza durmadan önce ilk safta yerini almış olan Recep’e; 

“Hafızım, gel şöyle yanıma!” dedi. 

Recep bir adım öne çıktı. 

Köyün en az yirmi yıllık imamı, cemaatin meraklı bakışları altında sırtından cübbesini çıkarıp torunu yaşındaki Recep’e giydirdi. Başından sarıklı takkesini alıp Recep’in başına koydu. Mihrabı gösterdi. 

“Buyur evladım, imam sensin!” dedi. 

Recep’in itirazına fırsat vermeden ilk safta yerini aldı. 

O sabahtan sonra köyün imamı Recep Hafız oldu. Fakat adı değişmedi. Kimse ona imam Recep demedi. Önceden olduğu gibi herkes Recep Hafız demeye devam etti. 

İki yıl içinde Recep Hafız’ın ünü uzak köyleri, Polatlı’yı, Haymana’yı, Ayaş’ı aştı, Ankara’ya, Çankırı’ya ulaştı. Mübarek gecelerde Ankara Hacı Bayram Camisinde düzenlenen kutlamalara Kuran ve mevlit okuması için çağırıldı. Dinleyenler çok beğendiler. 

Recep Hafız Sadece Kuran okuyuşuyla, hitabetiyle değil, at koşturmasıyla, atıcılığıyla da ünlenmeye başladı. Hangi köyde düğün var, hangi düğünde at yarışı ve atış yapılacak, kuşandı silahını, bindi babasının beslediği atlardan doruya, vardı yarış mahalline… Onun hafızlığını bilip de atıcılığını, biniciliğini bilmeyenler, şaşırdılar. Garipsediler. “Hem hafız, hem köyün imamıymış!” dediler. Atla, silahla, nişancılıkla hafızlığı, imamlığı bir arada düşünemediler. Hatta “İyi hafız, iyi nişancı, iyi yarışçı.” Denildiğinde kahkahalarla gülenler oldu. O zamana kadar bir hafızın, bir imamın düğünlerde düzenlenen at ve atıcılık yarışlarına katıldığını gören olmamıştı. Onu tanıyıp birkaç kere sohbetini dinleyenler, bunun pek âlâ mümkün olacağına inandılar. Recep Hafız’ın dolu dolu olduğunu, hadis ve ayetlere dayanarak konuştuğunu gördüler. At koşturmanın, atıcılığın, hafızlığa ve imamlığa engel teşkil etmediğini, hepsinin hatta daha fazlasının bir arada götürülebileceğini öğrenmekle kalmayıp kabullendiler. Aslında aklını kullanan insanlar için Kuran, her bakımdan en doğru hayat rehberiydi. Ölüler için değil yaşayanlar için gönderilmişti. Düşmana, kötülere, kötülüklere karşı uyanık olmak; birlikte, bilgili, çalışkan olmak; iyi binici, iyi atıcı, iyi yüzücü, iyi koşucu velhasıl her bakımdan iyi olmak gerekirdi. Rabbimizin verdiği yetenekleri köreltmek değil geliştirmek gerekirdi. İnanıyorsak her bakımdan iyi olmaktan başka yol yoktu. Kuran’da anlatılan, geçmiş kavimlerle, peygamberlerle ilgili hikâyeler, yapılan uyarılar boşuna değildi. Müslüman güçlü, donanımlı ve tetikte olmalıydı. Düşmanla girişeceği mücadeleyi ancak güçlü, donanımlı, uyanık olanlar kazanabilirdi. 

Recep Hafız, uzak yakın demeden davet edildiği her düğüne isteyerek gitti. Düzenlenen at ve atıcılık yarışlarına mutlaka katıldı. Kazandığı parayı, altını ya da canlı hayvanı o köyden şehit varsa olanların yetimlerine, yoksa diğer yetim ve yoksullara bağışladı. Biliyordu ki savaşların biri bitmeden diğeri başlıyordu. Bu topraklar üstünde yaşayan herkesin vatan uğrunda can verenlere borcu vardı. Bu inancını her fırsatta dile getirdi. 

Yirmi yaşından gün almaya başlayınca annesinin babasının “Evlen, yuvanı kur! Bir an önce çoluğa çocuğa karış!” ısrarına “Ben askere gideceğim!” diye karşı koymaya çalışıyordu. Aslında çok iyi biliyordu ki bir ailenin tek oğlu varsa onu askere almıyorlardı. İmamlık yapanları askere almıyorlardı. Osmanlı askerlik kanununa göre Kendisi istemedikçe askerlikten muaftı. Fakat o çocukluğundan beri subaylık istemiş olamamıştı, şimdi askerlik yapmak, savaş çıkarsa düşmanla çarpışmak istiyordu. 

Bir gün ikindi namazı sonrası köyün eski imamı, yeni imam Recep Hafız’a “Bilirim beni baban kadar sever ve sayarsın!” dedi. “Sözümü, baba sözü bilip dinleyeceğini umuyorum. Recep evladım, artık evlenme yaşın geldi. Yuvanı kur, çoluğa çocuğa karış. Eğer gönlünde sakladığın birisi yoksa seni torunum Şerife ile evlendirmek istiyorum. Düşün, kararını bana değil, ailene bildir.” 

Bu alışılmadık teklif Recep Hafız’ı hem şaşırttı hem sevindirdi. Geleneksel olarak teklifin erkek tarafından kız tarafına gitmesi gerekirken tam tersi olmuştu. Şaşırtıcı olan yanı buydu. Şerife köyün en güzel giyinen, en zarif, en güler yüzlü kızıydı. Güzeldi ve güzel konuşurdu. İçi de en az dışı kadar güzel olmalıydı. Okuma yazması da vardı. Kuran okumayı dedesinden öğrenmişti. Recep Hafız Şerife’yle anlaşabilir, mutlu olabilirdi. Teklifin sevindiren yanı da buydu. 

Bir iki gün düşündükten sonra kararını annesine bildirdi. Annesi babasına, babası karşı tarafa bildirdi. İki aile adetler, gelenek görenek neyi gerektiriyorsa hepsini yerine getirdi. Davullu, zurnalı, ilahili, Kuranlı, at ve silah yarışlı, güreşli, güzel bir düğün yapıldı. Recep hafız ilk kez düğünde bulunduğu halde düzenlenen yarışlara katılamadı. 

Evlilik; Recep Hafız’ın alışkanlıklarını, zevklerini, tutkularını pek fazla değiştirmedi. Yine mevlide, duaya, düğüne davet edildiğinde atladı atına, gitti. Yine yarışlara katıldı, kazandıklarını bağışladı. Evlilik nedeniyle bir süre ertelenmiş olsa da askere gönüllü gitme isteği aklından hiç çıkmamıştı. Evliliğin getirdiği farklılık, önceleri her yere tek giderken birlikteçağırıldıkları yerlere Şerife’yle gidiyordu. Çağırılan yer köy içi değilse iki atla gidiyorlardı. İkinci ata Şerife biniyordu. Gidilen yerde ısrarla istenirse Şerife de hanımlar topluluğuna Kuran, mevlit okuyup gelen sorularla çerçevelenen sohbetler ediyordu. Ne de olsa imam dedesinin dizi dibinde yetişmiş, yıllarca eğitim

görmüş, ünlü bir hafızla evlenmişti. Boş değildi, boşa konuşmuyordu. 

Recep Hafız Şerife ile evlenmiş olmasından dolayı memnundu. Mutluydu. 

Düğünden üç dört ay sonra Şerife’ye önce akraba kadınların yaşlıları, sonra da köyün

bütün meraklı kadınları aynı soruları sormaya başladılar. 

“Şerife yüklü müsün?” 

“Şerife bebek var mı?” 

Önceleri hiç aldırmadılar. Şerife yüklü değildi. Bebek yoktu. Allah ne zaman takdir ederseo zaman olacaktı. Evlat sahibi olmak için daha önlerinde uzun yıllar vardı. Böyle düşünseler de zaman geçtikçe bu konu yavaş yavaş kafalarınatakılmaya başladı. Mutlulukları biraz gölgelendi. Başkalarına değil de kendi kendilerine “Keşke bizim de bir evladımız olsa!” dediler. Olmuyordu. Şerife hamile kalamıyordu. 

Beş yıl geçti Recep Hafız’la Şerife’nin çocukları olmadı. Meraklılar “Bebek var mı?” diye sormayı çoktan bırakmışlardı. “Kabahat hanginizde acaba?” diyenler oluyordu. Büyükçoğunluk Şerife’yi kabahatli görüyordu. “Recep Hafız’a yazık!” diyorlardı. “Onu evlendir kız. Kumanı sen bulursan geçimsizlik olmaz.Gül gibi geçinir gidersiniz.” diye akıl verenler oluyordu. Dedikoducu kadınlara göre sanki köyde hiçbir mesele kalmamış, Recep Hafız’la Şerife’nin çocuk sahibi olamayışları tek mesele haline gelmişti. Laf taşıyıcılar köyde ne konuşuluyorsa biraz da kendileri ekleyerek Şerife’ye yetiştiriyorlardı. Şerife işittiklerinden kimini kocasına duyuruyor, kimini duyurmuyordu. Ama çok üzülüyordu. Kocasından ve herkesten gizleyerek hem ağlıyor hem Allah’a yalvarıyordu. “Allah’ım bize bir evlat!” diyordu. Karı koca birbirlerine pek de önemsemiyorlarmış gibi görünseler de aslında ikisi de bir evlatlarının olmasını çok istiyorlardı. Günün her vaktinde Allah’tan çocuk diliyorlardı. 

Bir gün Şerife gözyaşı dökerek ve derin iç çekişlerle dua ederken kocasına yakalandı. Niçin ağladığı sözlerinden açık seçik anlaşılıyordu. Şerife çocuğu olmadığı için ağlıyor ve Allah’tan çocuk istiyordu. Recep Hafız, yüreğine çivi gibi saplanan sözleri duydu, üzüldü fakat hiçbir şey söylemedi. Söyleyecekleri Şerife’nin hüznünü derinleştirmekten başka ne işe yarayacaktı ki… Üzülüp sıkıldığı zamanlaryaptığı neyse, yine aynı şeyi yaparak ahıra indi. Atını eyerleyip avluya çıkardı. Binecek, kendini köyden dışarıya atacak, bir iki saat dolaştıktan sonra rahatlamış olarak dönecekti. 

Avludan çıkacağı sırada Şerife kavuştu. Önüne geçip atın dizgininden sıkıca tuttu. At sırtındaki kocasının yüzüne uzun uzun baktı. Kirpikleri ıslanmış ve birbirine yapışmıştı. İlk defa önüne geçmiş onu durdurmuştu. İlk defa “Gitme! Dur!” diyecek gibiydi. Recep Hafız öyle geçirmişti içinden. Fakat Şerife ağlayan sesiyle farklı sözler söyledi. 

“Evlen Hafız’ım!” dedi. “Mademki ben sana çocuk veremiyorum, kuma getir üstüme. Herkes gibi senin de çocukların olsun. Kendim doğurmuşum gibi severim. Kendi çocuklarım bilirim. Razıyım ben, evlen Hafız’ım!” 

Şerife dizgini bırakıp kenara çekildi. 

Recep Hafız’ın içinden Şerife’yi azarlamak, en azından ikaz etmek geçti. “Sus güzel gönüllüm, sus! Şirke düşüp günahkâr olma!” demeliydi. “Gücü sonsuz Rabbim bize çocuk vermeyi dilerse, senden verir. Vermeyecekse üç kuma getirsem yine vermez. Niçin kadere rıza göstermezsin?” demeliydi. Bu sözlerin Şerife’yi daha çok üzeceğini düşündüğü için diyemedi. Çocuklarının olmasını o daçok istiyordu, olmayışına üzülüyordu. Ancak Şerife’nin anne olamayışından dolayı kendini günden güne bitirişine daha çok üzülüyordu. 

Recep Hafız avludan çıkarken atını kendi haline bıraktı. At ne tarafa yönelirse o tarafa sürecekti. Yöneliş dağlardan tarafa oldu. Sürdü gitti. Derelerden geçti. Tepelere çıktı. Tepelerde at üstünden çevreyi seyretti. Orman içi yollarda at yedeğinde yürüdü. Tilkiye, kirpiye, tavşana rastladı. Adını bildiği bilmediği çeşit çeşit kuş gördü, seslerini dinledi. Uçan yürüyen, sürünen çeşit çeşit böcek gördü. Karıncalar ve arılar dışında hepsi ondan korkup kaçtı. Karıncalar yiyecek taşımaya, arılar çiçek çiçek dolaşmaya devam ettiler. 

Karıncadan dağlara, derelere, pınarlara, yollara, yeryüzüne, gökyüzüne, çeşit çeşit canlılara kadar hepsi üzerinde düşünerek yaratılış sırlarının derinliklerine yol bulmaya çalıştı. Ne var ki kendini yeterince veremedi. Şerife’yi aklından çıkaramıyordu. Nereye gitse, neye dikkat kesilse, Şerife’nin ağlayan gözlerini görüyor, yalvaran sesini duyuyordu. Hangi kadın kocasından üstüne kuma getirmesini isteyebilirdi? Şerife bunu istemişti. Bu isteğin, aşk derecesinde bağlılıktan başka bir anlamı olamazdı. Recep Hafız için de durum farklı değildi. O da Şerife’yi kendi canı kadar seviyordu. Çocuksuz kalmaya razı olur, Şerife’nin üzerine kuma getirmeyi düşünmez, aklından bile geçirmezdi. 

Yönünü önünü tayin edemediği, sarsıcı, derin bir sesle, bir emirle irkildi. 

“Duatepe’ye çık! Gönlündekini Rabbinden iste!” 

Ürperdi, tüyleri diken diken oldu. Böyle tarifi imkânsız bir sesi ilk defa duyuyordu. 

“Gönlündekini Rabbinden iste!” 

Ses, sanki bir iki adım ötesinden gelmişti. Fakat Recep Hafız hangi tarafından geldiğini anlayamamıştı. Ön tarafında kimselerin olmadığını zaten görüyordu. Sağına soluna baktı, sesin sahibini göremedi. Dizgini çekerek atınıdurdurdu ve geri çevirdi. Arka tarafında da kimse yoktu. Atı ekseni etrafında çevirerek her yanına tekrar tekrar baktı. Sesin sahibini ararken Duatepe’nin eteğinde olduğunu gördü. Üzerindeki ürpermişlik hali devam ediyordu. Beyni, yüreği, tüm bedeni hoş bir uyuşukluk içinde ve hoş bir titreme halindeydi. Ses, yankılanmaya devam ediyordu. 

“Duatepe’ye çık! Gönlündekini Rabbinden iste!” 

Çevrede kimse bulunmadığına göre ses içinden gelmiş ve içinde yankılanıyor olabilir miydi? İçten gelen ses bu kadar açık ve net duyulabilir miydi? Duymuştu. Gür, tok, etkileyici, emreden, ulu bir sesti. Duyar duymaz irkilmiş, ürpermişti. Bu ürpertiye şimdi bir de umut ve heyecan eklenmişti. Atını Duatepe’nin zirvesine doğru sürdü. 

Düğünlerde düzenlenen yarışları kazanmasıyla ünlü doru at, zikzaklar çizerek Recep Hafız’ı iki zirveli Duatepe’nin güney zirvesine ulaştırdı. Recep Hafız attan indi. Kıbleye dönerek yere diz çöktü. Eğildi, ellerini yere, alnını iki eli arasına koydu. Secdeye varmış gibiydi. Bir süre öyle kaldı. Sonra başını yerden kaldırıp yüzünü gökyüzüne çevirdi. Ellerini uzak, beyaz bulutlara doğru açtı. Ürperti, titreme ve heyecan devam ediyordu. Sanki tam olarak kendinde değil gibiydi. Ne yapıyorsa, verilen sessiz emirler doğrultusunda, sorgulamadan yapıyor gibiydi. Gözü, gönlü yücelerde, elleri yücelerde öylece bekledi. İki damla gözyaşı yanaklarını ıslatırken dudakları gerildi, kıpırdadı. 

“Rabbim bana salih bir evlat verirsen; onu sana, vatana, bayrağa kul olarak yetiştireceğim.” dedi. 

Kuran’dan İbrahim ve oğlu İsmail’i anlatan ayetleri ürpertiyle okudu. Duadan, Fatiha’dan sonra yücelere açılmış avuçlarını ıslak yanaklarıyla buluşturdu. O an üzerindeki ürperti, titreme, duyduğu heyecan yavaş yavaş kayboldu. Rahatladı. İçi huzurla genişledi. 

Kalktı, atı yedeğinde Duatepe’den indi. Yola çıktıktan sonra da uzun süre at yedeğinde köye doğru yürüdü, düşündü. Sanki içini dolduran huzuru doya doya yaşamak için yolu uzatmak istiyordu. Güneşe ve gölgesine bakınca namaz vaktinin yaklaştığını anladı. Atına bindi. At onu sarsmadan, rahvan yürüyüşüyle köye doğru taşımaya başladı. 

Recep Hafız’ı gözyaşlarıyla, kahırlı sözlerle yolcu eden Şerife, güler yüzle, neşe içinde karşıladı. O günden sonra Şerife’nin neşesi hiç kaybolmadı, hiç ağlamadı. Akraba olsun,olmasın meraklı kadınların söylediklerine artık aldırmıyordu. “Kocanı evlendir!” diyen düşüncesizleri kırmıyor, bozmuyor “Ben teklif ettim, kabul etmedi.” diye geçiştiriyordu. Yeniden yüzü güzel, sözü güzel, sohbeti tatlı Şerife olmuştu. Buna herkesten çok Recep Hafız seviniyordu. 

Şerife, aylar sonra bir gün, kocası öğle namazı için evden ayrılınca davet ettiği köyün hiç yanılmayan tecrübeli ebesini, Hafız’ın dönmesine az bir vakit kala ağlayarak yolcu etti. Pencere önüne oturup beklerken de ağladı. Namazdan sonra eve dönen kocasını kapıda ağlayarak karşıladı. Ne olduğunu, niçin ağladığını sormasına bile fırsat vermeden; 

“Müjde Hafız’ım hamileyim!” dedi. 

İnsan aynı gözlerle, aynı zamanda hem güler hem ağlayabilir miydi? Şerife hem gülüyor hem ağlıyordu. Şimdiye kadar olduğu gibi üzüntüden, umutsuzluktan değil; sevinçten, mutluluktan ağlıyordu. Hafız, hemen inanamadı. 

“Nasıl anladın? Yanılmayasın güzel gönüllüm.” dedi. 

“Hayır! Yanılmıyorum.” diye karşılık verdi Şerife. “Acaba deyip duruyordum. Ebe kadını çağırdım, muayene oldum. “Hamilesin kızım!” dedi. “Hafız’a söyleyebilir miyim?” dedim.“Duymasını istediğin herkese söyleyebilirsin, hamilesin!” dedi. Bebeği iyi beslemem gerekiyormuş. Hangi yiyeceklerle nasıl besleyeceğimide söyledi. Senin de eller gibi çocuğun olacak Hafızım. Rabbime sonsuz şükürler olsun.” 

Hafız, karısını mutlulukla dinlerken, Duatepe’ye çıkmasını emreden sesi, duyduğu ürpertiyi, zirvedeki yakarışını hatırladı. İleride bir gün Şerife’ye anlatmalıyım diye düşündü. 

“Şükürler olsun!” dedi. 

Onun da gözleri doldu. 

Günü geldi bebek doğdu. Erkekti. Hafız’ın dedesi hayatta olsa kimsenin fikrini sormadan adını koyardı. Evin büyüğü olarak babası ve annesi hiç karışmadılar. Ad koymak Hafız’la Şerife’ye yani anne babaya kalmıştı. Doğru olanda buydu. Aslında bebeğin adı Hafız’ın Duatepe’deki yakarışı sırasında konulmuş gibiydi. Allah’tan salih bir evlat dilememiş miydi? Oğlunun adı “Salih” olmalıydı. Kızları da olursa onun adı da “Saliha” olurdu.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 170. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 170. Sayı