Efendi


 01 Mayıs 2015

İlk defa aile ocağından ayrılmış olmanın garibanlığını yaşıyordu Hamdi. Onbir yaşında yalnız yaşamanın getirdiği sıkıntı yetmiyormuş gibi bir de onu ölümle yüz yüze getiren olayın yaşanmış olması durumunu daha da zora sokmuştu. Köyünde ilkokulu bitirdikten sonra, ortaokulu okumak için ilçeye gitmesi gerekiyordu. Küçük yaşta kendi başına yaşamını sürdüremeyeceği düşünüldüğünden ortaokul sevdası hemen gerçekleşmedi. Okuma isteğine olan ısrarı, iki yıl beklemenin ardından gerçekleşebildi. Bu hayaline kavuşmasında annesinin ağırlıklı desteğini de unutmamak gerekir. Evin tek erkek çocuğu olmasının getirdiği avantajı yaşaması; yemek ihtiyacını giderme, temizlik ve düzen konularında beceri kazanmasına engel olmuştu. İhtiyaç maddelerinin tamamını köyden temin ederek ilçeye taşımak, bunlarla yetinmek en kolay çözüm yolu olarak gözüküyordu. O yıllarda köy ile ilçe arasında ulaşım aracı bulma imkânı yoktu. Yedi kilometre sonra şehirlerarası hizmet veren karayoluna ulaşılırdı. Bu yollarda bile o zamanki taşıt trafiğinin az olması gidiş-gelişleri oldukça zorlaştırıyordu. Her hafta olmasa bile iki üç hafta da bir köye gitmek gerekiyordu. On onbeş günlük yufka, köy çöreği ve katmer vazgeçilmezlerdendi. Bunun yanında çökelek ve yumurta menüyü zenginleştiren nevalelerdi. Eğer anacığı fazlalık olarak bir miktar omaçlı dürüm yapabildiyse birkaç öğün keyfine diyecek yoktu. İhtiyaçları karşılamak ve birikmiş çamaşırları yıkatmak için köy ile ilçe arası yolculuklar sıklıkla yapılmaktaydı. Her seferinde on ile ondört yaş arası beş altı çocuk yollara düşüyordu. Bu çileler, ilkokul sonrası eğitim almanın ayrıcalığını yaşamak adına çekiliyordu. Öncelikle yedi kilometrelik yolu, küçük yaşlarına rağmen taşımak zorunda oldukları yükle birlikte yaya olarak kat etmeleri gerekiyordu. Bu yolculuklar kimi zaman arkadaşlarla birlikte bir macera olarak yaşanırdı. Çatallı Belinde suyu geçmek bu maceranın en zirvede olduğu zamanlardan olurdu. Bellerine kadar olan suyu normalde bile geçmelerinin güçlüğü yanında sırtlarındaki ya da heybelerindeki eşyaların ağırlığı geçişi oldukça zorlaştırıyordu. Köyden ilçeye gidişlerde bazen hayvanlarla yüklerinin taşınması işlerini oldukça kolaylaştırırdı. Bu imkânı yakalamak ise her zaman mümkün olmazdı. Çocukluk arkadaşlarıyla aynı amaç uğrunda birlikte çekilen çileli hayat, çocukça maceraya dönüştürülüyor; köyden, aileden, kardeşlerden ayrılmanın mahmurluğu da nispeten gideriliyordu. Ankara Sivas karayoluna ulaştıktan sonra taşıt bekleme çilesi başlardı. Bir iki saat hatta yarım gün bekledikleri çok olurdu. Özel taşıtları durdurabilirlerse bundan farklı bir zevk alırlardı. Öncelikle özel bir arabaya binmenin keyfini yaşarlardı. Okulda arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatılırdı. Genellikle de ücret alınmadığından harçlık sıkıntısı çeken bu küçük öğrenciler için önemli bir kazanç kabul edilirdi. Ayrıca birkaç ekmek ve sinema parası kotarılmış olurdu.      İki katlı binanın tek bir oda ve koridordan oluşan bodrum katında yaşamaya çalışıyordu. Hamdi o küçük yaşına rağmen kendi ihtiyaçlarını gidermek zorundaydı. Hayvanları otlatmak, babasının istediği yönde yardım etmek dışında iş yapmamış olan biri için temizlik işleri yapmak, yemek hazırlamak kolay olmuyordu. Bilmediği bir çevrede yalnız olarak bir evde yaşamak, özellikle geceleri çekilir cinsten değildi. Devekuşunun kafasını kuma gömerek saklandığını zannettiği gibi Hamdi de gaz lambasını karartıp yorganı başına çekince kendisini emniyette hissederdi. Takım elbise giyip kafasına kartal armalı ibikli şapkasını taktığı zaman keyfine diyecek yoktu. Köyde gezerken kendisine gösterilen ilgi, yaşanılan bütün zorlukları unutturuyordu. Bilhassa alacağı eğitim sayesinde gelecekteki yaşantısının köydekilerden farklı olacağını düşünmesi sabretmesine yetiyordu. Köylerinden sayılı da olsa eğitim görerek meslek sahibi olmuş ve devletten maaş alan büyüklerinin durumu herkesin imrendiği bir yaşantıydı. Kendisi de okuyarak onlar gibi olmayı az mı hayal etmişti. Ödevlerinin olmadığı ya da evde yalnız oturmaktan sıkıldığı anlarda genellikle sokağa çıkar, mahallenin çocuklarıyla oyun oynamaya çalışırdı. Çekingen bir yapıya sahip olduğu için işlerine kolayca karışamaz çoğunlukla da kenardan onları izlemeyi seçerdi. Davet geldiği zaman da hemen onlara katılmayı yeğlerdi. Çok az olan tanıdıkları içinde babasının asker arkadaşının oğlu Fikri’yi diğerlerine göre kendine daha yakın hissediyordu. Her seferinde değişik arkadaşlarla birlikte olsa da Ömer, Bekir, Ali ve Efendi de Fikri ile birlikte grubun değişmeyen elemanlarındandı. Fikri, yaşına rağmen daha fazla gelişmiş bir fiziki yapıya sahipti. Bunun avantajını kullanmayı iyi biliyordu. Hareketleri daha bir pervasız ve şımarıkçaydı. Oyun arkadaşlarına karşı baskın davranmaktan hoşlanıyordu. Ona rağmen kendisiyle iyi ilişkiler içinde olması Fikri’ye olan bağlılığını artıyor, ona karşı yakınlığı gün geçtikçe olumlu yönde gelişiyordu. Onun gölgesinde yalnızlığını unutuyor, kendisini daha emniyette hissediyordu. Efendi, normalin üstünde fiziki gelişimine rağmen yeterli kişilik gelişimine sahip değildi. Algılaması zayıftı. Konuşması ve hareketlerinde yaşına uygun davranışlar gösteremiyordu. Diğer çocuklara göre büyük görünmesine rağmen kendinden küçüklerle birlikte olmayı tercih ediyordu. Konuşurken kelimeleri eğip bükmesi, heceleri gerekli gereksiz uzatması, çocukça telaffuzlar yapması; o esnada kafasını sağ sola sallaması, el kol hareketleriyle acayip şekiller oluşturması çocukların tuhafına gidiyor, alaya alınmasına sebep oluyordu. O da kendisine yapılan alaycı davranışları kabullenmediği için kızıyor, sataşan çocuğun üzerine yürüyor, çok kızdığı zaman zarar verecekmiş gibi saldırıyordu. Yine de olay gününe kadar kimseyi incittiği pek görülmemişti. Özellikle Fikri ona takılmaktan çok hoşlanıyor, o kızdıkça üzerine gidiyor dalga geçiyordu. Efendi her seferinde eline geçirdiği taş, sopa ne bulursa onunla Fikri’nin üzerine gidiyor ve ikisi arasında bir kovalamaca başlıyordu. Normalde Efendi’nin kimseye zararı dokunmazdı. Karşılaştığı kişilere; “Senin adın ne? Babanın adı ne, Paran var mı? Sen nereden geldin?” “Beraber oynayalım mı?” gibi basit sorular sorar, kendince dostluk kurmaya çalışırdı. Hamdi, saf ve insancıl tavrından dolayı Efendi’ye karşı acımayla karışık bir yakınlık da hissediyordu. Bir tarafta kendisine yakın bulduğu Fikri, diğer tarafta duygusal olarak yaklaştığı Efendi’nin olması bu tür dalaşmalara gönlü razı gelmiyordu. Bir öğleden sonra sokakta oynarlarken Fikri’nin Efendi’yi çileden çıkaran sataşması bardağı taşıran son damla oldu anlaşılan. Bu sefer Efendi’nin kaldıramayacağı bir davranışta bulunmuş olmalı ki sıklıkla elinde gezdirdiği ancak kimseye karşı kullanmadığı bıçağı ile Fikri’yi önüne katıp kovalamaya başladı. Ne söylediği anlaşılmıyor, ağzından köpükler saçarak bağırıyor, yaklaştıkça da var gücüyle bıçağı ona karşı sallıyordu. Bunu gören Hamdi hemen fırladı ve ikisinin arasında yerini aldı. Şuursuzca saldıran Efendi’nin öfkeden gözü dönmüş olacak ki kimseyi görmüyor, ha bire bıçağı sallamaya devam ediyordu. “Dur, ne yapıyorsun?” demeye kalmadan bıçak Hamdi’nin kalbinin üstüne saplanıverdi. Aldığı darbenin sıcaklığının etkisi ile ne olduğunu anlamadı Hamdi. Elini vücuduna saplanan bıçağa atar atmaz dayanılmaz acıyı derinden duydu. Eline ve gömleğine bulaşmış olan kanı görmesiyle birlikte içinden ılık bir şeyin akıp gittiğini hissetti. Birden gözleri karardı ve olduğu yere yığıldı kaldı. Oyun arkadaşları ve çevredeki esnaftan birçok kişi Hamdi’nin başına toplandı. Korkudan ne yapacağını şaşıran Efendi, elindeki bıçağı fırlatıp attı. “Ben yapmadım. Ben yapmadım.” diye Hamdi’nin etrafında fır dönüyordu. Fikri de şakalaşmanın öyle bir olayla sonuçlanmasından korkmuş olacak ki ortadan kayboldu. Fırıncı Salih Usta’nın gayretleriyle yakında bulunan bankanın cipi ayarlandı ve yaralı hastaneye götürüldü. Yaralının uyumaması için Salih Ustanın, “Hamdi, Hamdi!” diye seslenmesine cevap alamaması cipte bulunanları tedirgin etti. “Korkma bir şey olmayacak. Hadi konuş, cevap ver!” sözleri karşılıksız kalıyordu. Telaşa kapılan Salih Usta, yanaklarına sağlı sollu birer tokat attı. Birden gözlerini açan Hamdi, “Bana ne oldu? Ben neredeyim?” diye aval aval etrafına bakınırken birden ağlamaya başladı. “Hamdi, korkma ben yanındayım.” diyen Salih Usta onu yatıştırmaya çalıştı. Kendisini gölgesinde emniyette hissettiği köylüsü Salih Usta’yı tanımasıyla birlikte rahatladı. Bu arada hastaneye de gelmiş oldular. Yapılan muayene sonucunda korkulacak bir şeyin olmadığı ortaya çıkınca yaralı ile birlikte gelenler rahat bir nefes aldı. Hamdi onlar kadar rahatlayamamıştı. Yapılan ağrı kesici iğnenin akabinde yaranın pansuman edilip sarılması fiziki olarak rahatlamasına sebep oldu ancak anne baba şefkatinden uzak, yalnız bir yaşantıda bu badireyi nasıl atlatacağı düşüncesi sarmıştı ruhunu. Kalbe ramak kala bir buçuk santim derinliğe inen bıçak yarası, atlattığı tehlikenin boyutlarını göstermek için yeterliydi. Ucuz atlatmış olmanın tesellisi korkuyu azaltsa da yalnızlığın getirmiş olduğu sıkıntı o yaşta kaldıracağı düzeyde değildi. Üzerinden hiç atamadığı gariplik daha bir ağırlıkla çökmüştü omuzlarına. İki dostun birbirine zarar vermemesi düşüncesiyle yaptığı ani bir hareketin başına ne işler açtığına bir türlü akıl erdiremedi. Vücudunun en can alıcı noktasında ömür boyu taşıyacağı bir ize sahip olmanın hatırasıyla yetinecekti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 101. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 101. Sayı