HaftanınÇok Okunanları
Aysel Fikret 1
Ece Türköz Oğuz 2
KEMAL BOZOK 3
FEYZA TUĞÇE FIRAT 4
Kardeş Kalemler 5
Kader Pekdemir 6
Aysel Fikret 7
Benim en sevdiğim yer Almatı şehridir. Sayahat (otogar adı). Yazın sonu, sonbaharın başıydı.
Yaprakların yeni sarardığı vakitti. Akşamki alacakaranlığın kıpkırmızı şafağına gömülen uzun uzun sokaklar, otobüsler ve arabaların korna sesi, bir iki saate kadar süren trafik sıkışıklığı, şoförlerin sövmeleri, evine gitmek için acele eden yolcuların ayak sesleri, sevdiğine kavuşmak için acele eden Mecnun’ların kalp sesleri, çeşitli satıcıların bağıran çağıran sesleri ve kondüktörlerin kulağı delen sesleriyle hepsi birbirine karışıyordu. İvedi yaşam, herkes kendi halinde, herkesin de hayatı kendine göredir.
Rayımbek caddesinin üzerinden aşağı doğru Şarip geliyordu. Bu şehir ona yirmi yıldır hem yabancı hem de yabancı değildi... Bu şehirde doğdu, büyüdü, diğerleri belirsiz ve gizemliydi... Akşam geldi dermişcesine Merkez camii’nin ezanı duyuldu. Birbirine karşılaşan insanlar, düşünceler, gözler, yollar geçiyor gidiyordu. Şarip bu büyük şehirde, topluma görünmeden, kimseyle konuşmadan öylece geliyordu. Onun hayatı, düşüncesi, görüşü, huyu, kalbi kimseye ilginç ve tanıdık değildi. O öksüz birisiydi... Hayatının ilk başlarını yetimhanede geçirmiş, sonradan kötü yollara düşmüş, zavallı başını belaya sokmuştu... Nihayet sahte onuru için dövüştüğü günlerden birinde ayağını kırmış, sonra da tedavi görmediği için topal kalmıştı. Öksüz Şarip, öksüz şehirde öksüz toplumu izleyerek geliyordu. Kendisi gibi olan tüm topallara acıyordu. Öksüzün gözünün önünde olan her şey öksüzdür. O herkese acıyordu... Onun hayat kitabını okursanız hiç ilginç değildir ve hem bulanık hem de karanlıktır. Herkese üzülmüştür, ihanete, acımasıza, ahlaksızlığa uğramış, tükenmiştir. Şarip’in hiçbir şey ilgisini çekmiyordu. O, önceden hayatta olduğunu unutmuş diri cesettir. Çocukken canlı varlık olarak, sıcak gözle bakmadığı için zavallı kalbi katılaşmıştır... Gençlik alevi sönmüş, eski gücü kuvvetti kalmamış halsiz bir hale bürünmüştür. Onun hayatını devam etmesine destekçi olan tek şey kitaplardır. Çocukluğundan beri kitap okumayı çok seviyordu. Bu onda alışkanlığa dönmüştür. Kitapsız bir günü bile hȃyȃl etmiyordu. Yetimhanede geceleri lambayla yatak örtüsünün altında gizlenerek masal okumuşluğu vardı. Kitaptaki sayısız şefkatli karakterlere bakarak mutlu olurdu. Onun okuduğu kitaplarda her zaman adalet kazanırdı. Kitaptaki karakterlerle sırlarını paylaşırdı, yaşadığı hayatta bulamadığı arkadaşlarını kitaplardan bulurdu. Onun masal, efsane, hikaye, roman, uzun hikaye ve şiirden başka okumadığı kitap kalmamıştır. Birçok kitapları okul kütüphanesinden alıp okudu. Ama son zamanlarda kütüphaneden değil de, çöp kutularından bulurdu. Bir sandık çöpe atılmış kitapları gördüğünde sevineceğini de ağlayacağını da bilemeden: “O, Allah! Bu zamanlarda kitaplarını çöpe atan taşyürekliler de varmış!” –diye şaşırmıştı. Kazak nesir ve nazım yazarlarının kitaplarını tekrar tekrar okumayı severdi. Yabancı edebiyatından da birkaç kitapları okurdu. Kendisi de şairdi. Kalbi naziktir, fakat buza dönüşmüş çiçekti. Şiirle uyur, şiirle uyanır, böylece yaşamını devam ettirir ve işte de çalışırdı. O hayatının da kendinin de kitaba dönüştüğünün farkına varmamıştı...
Günlük iş yeri bu “Sayahat’ın” bu tarafı ile o tarafıdır. Eskisi gibi yine köşeye gitti ve durdu. Kapkara valizinden bembeyaz kar taneleri gibi kağıtları çıkarttı. Mavi mürekkeple boyanmış sayfalarda çalakalem gazeller vardı. Biri buruşuk birisi yırtılmıştır. Çatlamış elleriyle kȃğıtları düzenlemeye çalıştı. Siyah valizini açık bıraktı. Normal sahnedeki insan gibi boyunu dikleştirip, boğazından ses çıkartıp kendini düzeltti. Uzun siyah saçı su görmeyeli epey zaman olmuş galiba, kolay şekillenmediği için, tükürüğüyle ıslatıp arkaya doğru düzleştirdi. Sahneye çıkıp seyircilerin önünde şiir okumak çocukluğundan beri hȃyȃliydi. Bu yerin sahneden hiçbir farkı yoktu, şiir dinleyeceğim diyenler nerede olursa olsun dinlerler. O, kendini kültür insanı gibi hissederek, gelip geçen seyircilere bakıp başını önüne eğdi. Bazıları buna bakıp gülüyorlar, bazıları alay ediyorlar, bazıları ise tokalaşıyor ve bazı yaramazlar beş parmağının ortasından diğer parmağını göstererek geçiyordu. Elindeki bembeyaz kȃğıdı bir silkeleyip, kimsenin dikkatini çekmeden şiirini okumaya devam ederdi. Birçok şiirleri ve kendinin yeni şiirlerini ezbere okurdu. Ritmini düzenleyip, bakımla, yavaş, çekinmeden motifle okurdu. Abay’dan başlayarak okuyup, devamı olarak Sultanmahmut, Mağcan, Tölegen, Mukağali, rus şairlariyle devam ederek, Puşkin, Yesenin, Nekrasov ve en sonunda kendinin şiirleriyle bitirirdi. O, şiir okuduğunda zevkle alırdı ve tüm dünyayı unuturdu. Şiirin müziğiyle Almatı’yı sallardı. Şehir, sokak, insanlar hepsi tatlı bir şiir müziğiyle su içmiş gibi, kuruyan boğazlarını ıslatırdı. O, şiir etkisinden çıktığında etrafına millet karınca gibi toplanırdı. Siyah valizi de epeyce parayla dolardı. Etrafını çeviren millet toplu alkışlardı. Sokaktaki tellere konan güvercin, serçe ve kargalar da sessizce dinleyip otururlardı. Şiirini bitirdiğinde uçarak çift kanatlarıyla alkışlıyor gibi gözükürdü. Tepesinde gitmeden dururdu. Şiirin etkisiyle etrafındaki karaağaç, çam ağacının yaprakları özlemden sararıyor gibiydi... Etraftan “Bravo!(Aferin!) dilenci şair, aferin sana! Aferin sana!”- diyen alkışlar gürültüsü duyuluyordu. Tabi ki böyle durum her gün tekrarlanmıyordu. Bazı insanlar onu tanıyor, onlar her gün Şarip’in şiirini dinlemek için geliyorlardı... Bazıları alay edip, cep telefonlarına çekerek dalga geçiyorlar, hırsızlar da parasını çalıyorlardı. Fakat, o kendini ezdirmedi. Onun silȃhı yumruklarıydı. Kavganın çeşitli yöntemlerini biliyor, sadece kahrolası ayağından çekiniyordu. Onun hayatına her gün beyaz sayfaya yazılan kendinin çalakalem şiileri gibi biri geliyor, biri de gidiyordu...
Yağmurlu günde yer altı evine girip, şiirini okurdu. Orada akordiyon çalan bir yaşlı adam vardı. Bir yere gözünü ayırmadan bakıp, akordiyonunu çalıyor, gün boyu kederli oturuyordu. Çok sert birisiydi. Bir iki defa börek ile çay getirivermiştim, sevinerek, “Teşekkür ederim, evladım!” - dedi, başka da bir şey demedi. Ben de konuşmaya çekiniyordum, sadece gözle anlaşıyorduk. Benim yara izi olan alnıma bakıp, kalbimdekileri anlamış gibi, ben onun kırışık düşen alnına bakarak hayatını anlamış gibiydim. O, Şamşi’nin şarkılarını söylediğinde tüm bedenim, yüreğim erirdi. O arada ben Mukağali’yi okurdum. Yaşlı adam Nurğisa’yı çalarsa ben Tölegen’i okurdum. Bu yaşlı adam da kelime kıymetini bilirmiş, benim okuduğum şiirlerin bazı yerlerinde kafasını sallıyordu. Ondan sonra yaşlı adamla beraber, bestecilerin, gerçek yeteneklilerin eserleriyle yeraltı evi müzikle, şiirle dolduruyorduk. Şiir ile müzik ikisini birbirinden ayırmayacak kadar ikizdiler. Benimle yaşlı adam da ikizdir, ikimiz de öksüzdük...
Sabahlar geliyor, günler geçiyordu. Benim evim yeraltı deposudur. Şehir dışındaki eski beş katlı evin altındadır. Demirle kuşatılan pencereleri vardı. Onu açmanın yolunu sadece ben biliyordum. Burada bir senedir yaşıyorum. Kimse hiç bir şey dememişti. Tabi ki, içi çok kirli ve havası azdır. Ama uyumak için uygundu. Hȃlim yettiği kadarlıyla haftada bir kere “genel temizlik” yaparım. En çok beş kişilik yerdir. İçini kitaplarla doldurdum. Tek masa ile tek sandalye vardır. Eski yüzyıllardaki gibi mumla yaşıyorum. Her gece kitap okurum, ilhamım varsa şiir yazarım. “Kendi evim- şiir yatağımdır”, kış günlerinde çok soğuk oluyor. Ama yazın çok sıcak, kuru havalıdır. Lȃkin, alıştığım gerçektir, diğer yere taşınmaya pek istekli değilim. Taşınsam bile nereye gidip, nereye konuklardım? Hayır, bana bu yer beş yıldızlı otelden de güzeldir. İşten kazandığım parayla, ekmek, yağ alırım, diğerini biriktiriyorum. Neden biriktirdiğimi de bilmiyorum, fakat bir yırtığıma yardımı dokunsun diye saklıyorum. Ondan kalan diğer azıcık parayı kanalizasyonda yaşayan rus yaşlı adam ile onun eşine götürürüm. İsimleri Yevgeniy ile Marina’dır. Gençken o zamanın aydınlarıydı. Konuşma tarzları, yaptıkları kültüreldir. Fakat çaresiz yaşlı adam ile kadınınına acıyorum. Öz oğulları anne babasına votka getirin diye göndermiş, bunlar da bulamamışlar, oğulları dövmüş ve tekmelemiş. Yaşlı adam ile karısı korktuklarından öz oğullarından vazgeçmişler. Babasının kafası yarılmış, şu “köpek oğlu” adamı taşla dövmüş. Annesinin kolunu kırmış. Kendi ağızlarından bu olayı duyuğumda çok şaşırdım. Şu “domuzu” bulup, anne ve babasını tanıtarak dövmek istedim. Ondan sonra iki yaşlı çok korkmuşlar, bir şeyin sesi güm derse aniden korkarak bakarlar. Şimdi sokak sokak gezerek, çöp kutularında kendi rızklarını arıyorlar. Beni öz oğulları gibi görüyorlar. Elimden geldiği kadarıyla her gün ekmek ve çay götürüyorum. Anne ve babam olmadığından dolayı, kendimi de, onları da kandırarak “anne, baba” diyorum. Onlar da sevinçlerinden ağlıyorlar...
Ben kendi işime dilencilik demiyorum. Çünkü sabahtan akşama kadar şiir okumak, onları yazmak da kolay iş değildir. Boğazın kuruyor, ağzın susar ve sinir oluyorsun. Emekle ter harcıyorum, millet de hakkımı veriyor. Eğer hiç kendi yeteneğimi halka göstermeyip, boşu boşuna oturursam o başkadır. O zaman tam dilenci, çingene gibi olmaz mıyım?!
Akşamleyin işten gelip, “evime” güzelce oturduktan sonra, yemeğimi yiyip, özlemle beklediğim kitaplarıma kavuşurum. Kitap sayfalarını çevirdim. Yer altındaki tüm kitapları bitirmiştim. Artık başka yeni kitap bulmalıyım. Bunları birkaç kere okuyup bitirmiştim. Ne yapmalıyım? Kütüphaneler kapalıdır. “Nasıl olsa bir yolunu bulmalıyım, aramalıyım” - dedim ve sokağa atılıverdim. Sokakları ararım, sonunda bulurum diyen tatlı ümidim vardı. Çöpleri, sokakları yol boyunca aradım. Endişelenmeye başladım. Hiçbir şey bulamadıktan sonra eve dönmek zorunda kaldım. Nihayet gezip “eve” doğru yürümeye başladım. Bir baktım ki, epey mesafe yürümüşüm. Sokak evlerinin ortasından geliyorum. Etraf sessizdi. Arada sırada arabalar geçiyor. Yorulduğumu farkederek, yolda rastgelen bir sandaleye oturuverdim. Biraz dinlendikten sonra tekrar kalkarım diye düşündüm. Uykum gelmeye başladı. Evlerin pencerelerinden parlayan mumlara bakarak oturdum. Hepsi yabancı, uzaklarda, sıcak olmayan, yapay mumlardır. Beni düşman, hırsız görüyorlar. Kah-kah-kah, “evimize saldıracak” diye mi korkuyorsunuz ya da “altınlarımızı çalacak” diye mi? Hepiniz korkaksınız... Kapılarının üstüne kapı koyup, ağaçla, demirle kuşattınız. On tane anahtarlarınız vardır. Kendileri bile zor girebiliyorlar. Pencerelerini demirden yaptırdınız. Tam bir “hapishanede” olduklarını biliyor musunuz? Bir bana ve kendinize bakın, kim hür, kim kafestedir? Kimden, neden korkuyorsunuz? Hayır, siz bizden korkuyorsunuz! Kendi taş yüreklerinle öğrettiğiniz, merhametsizliklerinizle gösterdiğiniz dövüp, toplumdan kovarak terbiye verdiğiniz, bizden “öksüzlerden” korkuyorsunuz. Öksüzün hepsi yaramaz, serseri, kavgacı mı diyorsunuz? Ey, soğuk mumlar, hiç olmazsa sönmeyin... Ben böylece düşünceye dalıverdim. Tepemdeki ikinci katın mutfak odasından bir aileyi gördüm. Babası, annesi, birkaç kızları ve oğluyla birlikte akşam yemeğini yiyorlardı. Gürültüyle konuşuyorlar, gülüyorlar, şakalaşıyorlardı... Babanın arkasını sıvazladığı güzel avucu, annesinin sımsıcak şefkatle dolu saçını okşayan parmakları... Sofrasında ne varmış acaba! Mmmm, bu etin kokusudur. Açılan hamur, üstüne koyulan soğan, onun üstüne kazı-karta, et, göğüs oyyy, ne kadar güzel şeyler! Sımsıcak ev. Mutlu aile... Ben bundan fazlasına dayanamadım. Göğüsüm yanıyormuş gibi hissettim, soğuk olsa da kendi “evime” ulaşmaya acele ettim. Gidiyordum, şu evin zemin katındaki çiçek bahçesine sokak mumunun ışığı parlıyormuş. Arasından bir şeyi görüp, sevinmiş gibi oldum. Bahçeye girdim. Gül çiçeklerinin ortasında okul masasının kırılmış sandalyesi duruyordu. Üzerinde yorularak tüm cihanı gezerek aradığım, aşkım kitap duruyor. Sanki birisi alacakmış gibi hemen alıverdim. Direkt kokladım. Yağmurun, çiçeğin, tozun ve elli yıllık hayatın kokusu geliyor. Gerçekten de kapağı eskiymiş. Kucağıma aldım ve koşmaya başladım. Yer altına girene kadar, okuyana kadar acele ediyordum. “ Nasıl bir kitapmış acaba? Ne hakkında, şiir mi, hikaye mi, bilim kitabı mı? Ya da okul kitabı mı?”- diyen çeşitli sorularla kafamı şişirdim. Nihayet sandalyeme oturup “bismillah” diye kitabı açtım. Baktım ve dış kapağı ve ilk sayfası var diğer on sayfası yokmuş. Yazar da, basın tarihi da belli değildir.
Ortasında yetmiş kadar, sonunda kırk kadar sayfalar yokmuş. Şuna bak! Kendisi dört yüz sayfalık kitaptır. Yazarını bilmeden okursam hem sonunda neyle biteceğini bilmesem ilgimi çekmez hem de anlamsız kalır. Fakat zar zor bulduğum kitabım “Hiç yoktan iyidir” diye kararımı verdim ve okumaya başladım. İlk sayfasında “bir varmış, bir yokmuş, Kazak-Türk bozkırında, Kökşedağ civarında bir büyük ejderha yaşamış...” diye başlamış. O zaman bu kitap masal kitabıymış. İlginç, devamı olarak “Ejderhanın en güçsüz yerini kimse bilememiş, gözüyle gören yaşlı adamlar onu öldürmek mümkün değil demişler. Halkın malını, insanlarını yiyip, tarlasını yakıp çok endişeye düşürmüş. Taşınmak isterlerse doğduğu vatanıdır... taşınmazlarsa ejderha vardır. Birkaç pehlivanlar, kahramanlar ejderhayı öldürmek için gitmişler ve kendileri ecelle karşılaşıp ölmüşler.
Bir gün Seksenbay adındaki bir zenginin ay gibi ağzı, güneş gibi gözü var, en küçük Leyla diye kızı varmış.” Vay, vay, “Leyla” ne kadar da güzel isimdir. Mecnun’nun ya da Jumatay’ın Leyla’sı gibi olur musun? Aşk hakkında masal olsa, acayip olurdu. Leyla, “O çok güzel birisiydi. Yer yüzünde onun güzelliği kadar güzellik olmamıştır. O yürüdüğünde otlar kıpırdayıp oyun oynarlar, konuşursa kuşlar şarkı söylerler, koşarsa kelebekler da koşarlar, uyursa dünya sallanırmış. Leyla’nın saçı kahverengi sonbahardaki yaprağın rengi gibi, saç örümü topuğuna kadar geliyormuş. Kirpiğinden nur saçıp, gözlerinden sabahki şafak gülümsüyormuş. Onun namusu kar gibi bembeyaz, yağmur gibi berrakmış. Beyaz yüzüne ay ışığıyla çakışırmış. İnce ince parmaklarıyla çeşitli halı, kilim, örgüler dikiyorlarmış. Ona yer yüzünden sayısız “ben” diyen delikanlılar istemeye gelirmiş. Lakin, Leyla hiçbirini kendine göre istememiş. Onun kalbine alev veren hiçbir yiğide rastlayamamış. Seksenbay kızını on sekiz yaşına gelene kadar kimseye vermem diye söz vermiş kendine”. Bundan sonra daha on sayfası yoktur. Tüh... İlginç yerine geldiğimde... Leyla, vay be, ne kadar da güzel kızmış?! Benim hayatımda tek bir aşkım olmamış, aşkım şöyle dursun, hiç aşık olmadım. Bana kim baksın, kulağım kepçe gibi, alnım öne doğru çıkmış, üstelik alnımda yara izi var ve topalım. En kötüsü dilenciyim. Beş kuruşu olmayanın kıymeti de yok toplumda. Tȃ eski yüzyıllara gitseydim, keşke! Ben bu kitapların içinde hayatımı yaşasaydım. Çocukluğumda masallara inanırdım! Şu an bile hȃlȃ inanıyorum... Hayalime kavuşacağıma, aşkıma da kavuşacağıma güveniyorum, güvenmeye devam edeceğim. Şu çağımızdan eski çağa gidebilsem. Bu çağdaş zaman beni kendine sığdırmıyor, dışarıya itip duruyor. “Eh, benim kitaplarım” diye gözlerimi toplu olan kitaplara çevirdim. Sanki onlar beni kendine çağırıyormuş gibi. Onların dili varmış, kendi dillerinde bana hayatı anlatmak istermiş gibi. Yaşamı, toplumu, insanoğlunu hatta kendimi bile anlayamıyorım. Kaç senedir yaramaz, serseri olmuşum. Aklımı başıma topladığımda, iyi bir insan olmaya çalıştığımda herkes bana düşman olmaya başladı. Daha dün “eşkiya” olduğumda ne içeceğim, ne yiyeceğim demedim, herşey vardı, ama “namus” zavallı canımı rahatsız edip durdu. Ölürsem bile o günlere, o dünyaya dönmeyeceğim. Kim olursam olayım, kimsenin hakkını alıp, göz yaşını akıtmazdım. İnsanoğluna zararı dokunan zengin olurcağıma, topluma faydası olan dilenci daha iyi değil mi? Fakat, bu toplum beni sığdırıyor mu? Ey, kitaplar, masallar beni götürün kendi dünyalarına. Ey, masallar hadi ispatlayın gerçek olduklarını! Az önceki kitabı bugün bitirmek için acele ettim. Yarın işe geç gitsem de, onu bitireceğim diye karar verdim. Benim okuduğum kitapları bazen “Akordiyoncu yaşlı adam” dinlemek ister. Birkaç kitapları anlatıyorum ona. “Gözüm görmüyor, yoksa okurdum, bir gözlüğü bile alamıyorum...” diyor. Ben okuduğum kitaplarımı anlatmayı seviyorum. Belirsiz kitabın olmayan sayfalarına bakmadan okumaya devam ettim. “...Leyla akıllı ve güzeldi. Bu köye şu kız için ne kadar çok düşman saldırmıştı. Ama kahraman gençler namuslarını ayak altına almadılar. Leyla ejderhanın köye birkaç kere saldırdığını gördü. Korktuğundan kalbi patlayacak olsa da, halkını felaketten kurtarmak için böyle bir karar verdi. Leyla, Karadağ zirvesindeki mağarasını göstererek: “Herhangi birisi şu ejderhayı öldürürse, ben onunla evleneceğim” diye teklifte bulundu. Bunu duyan yer yüzündeki tüm kahramanlar, pehlivanlar, güçlüler ejderhayı öldürmeye karar verirler. Birçok kahramanlar bu yolda öldüler, ama ejderhayı ölürebilen asil kahraman bulunmadı. Her şeyin bir zayıf noktası vardır ve ejderhanın da zayıf noktası olmaması mümkün değildir. Biz onu bulmalıyız diye bey, sultanlar toplantı yaptılar. Şu ana kadar ejderhanın zayıf noktasını insanoğlu farketmedi.” İlginç...Leyla, Leyla ne kadar kalbime iyi gelen isimdi. Tekrarlamak istiyorum. Senin çağına gidip ejderhayı öldürmek istedim, seni Salküren’e bindirip, getirsem buralara! Ey, güzelim, benim göz önüme tam kitapta betimlenmiş gibi senin gözün, saçın, incecik parmakların geliyor. Ben seni hayalimde resmini çizdim, kalbimin duvarına astım, Leyla. Seni bir defa görürsem, sadece bir defa. Benden mutlu insan olmazdı ondan sonra! Ben bu çağda, bu hayatta aşkımı bulamadım, ben aşkımı kitaptan buldum, yazarı olmayan kitaptan... Tatlı hayale girdim, düşünceye daldım, özlemin şekerine battım, kitabı okudum. Alnımdan ter çıktı, kalbim endişelenip, kitap içine girdiğimi sezdim. Kitap daha da ilgimi çekti... “Ejderha öfkelenerek: “bana gelen bitmeyen, tükenmeyen kendilerini kahraman sayanlar neden ecellerini arıyorlar” diye bağırdı. Köydeki yaşlılar da merak ettiler. Böyle devam ederse, yer yüzünde erkekler yok olacak dediler. Ama alplerin gelmesi de, öbür dünyaya gitmesi de tükenmedi. Ejderha sinirine dokunan bu grubu sivri tırnaklarıyla alıp:
Sinirlenen Ejderha öldürmeye karar verip, bir iki adım attı. Bastığı yerler kuyu gibi çukur oldu. Leyla’nın kıpırdamadan durduğu kahramanlığına şaşırıp alevli gözleriyle baktı. Ejderha Leyla’nın tepesinden tırnağına kadar süzdü. Burnunu Leyla’nın yüzüne götürdü. İki gözüyle Leyla’nın gözüne uzun süre baktı. Leyla korksa bile korktuğunu göstermemeye çalıştı. Ejderha gözüyle intikam, acımasızlık alevleri saçıyordu. Biraz çekinen Leyla bir adım geri gittiğinde çok şaşırdı. Ejderhanın gözü hemen değişiverdi. Şu alevler, ateşler kayboldu, bir özel merhamet, özlem, aşk alevlendi. O, Tövbe! Şaşırıp kalan Leyla korka korka iki gözüne bakıp durdu. Ejderhanın gözünü sadece Leyla gördü. Ejderha Leyla’ya uzun süre baktıktan sonra, başını kaldırıp:
Böyle bir kahramanca davranan Leyla kendini kurban ederek, bütün insanoğlunu kurtarmış oldu. Millet çeşitli dedikodu yaptılar, bey sultanlar Leyla’nın kahramanlığına şaşırdılar ama onlar geleceğe uzun uzun bakıp böyle dediler: “Leyla’nın güzelliği yirmi otuz seneliktir, yaşlandıktan sonra onu ejderha istemez. Gencecik kalsa bile bir gün ecelle kavuşur, o zaman halkın durumu nasıl olacak? Kırk elli sene barış içinde yaşarız, ya ondan sonra? Ejderhayı durduracak kahramanın olmaması ne kadar kötü? Yer yüzündeki bir anne ejderhayı öldürecek kahraman doğurmadı mı?” diye yaşlılar toplantıda kederle söylediler.
Halkın beklediği kahraman vardı dünyada. O uzak seferlerden Ejderhayı öldürmek için, kendi aşkına, Leyla’ya geliyordu...” Tüh...tüh... ilginç yerine geldiğimde yetmiş kadar sayfası yokmuş. Vay, Leyla! Sonraki günü nasıl olacak acaba?.. Çare yok, en son sayfayı okudum. O sadece bir paragraftan oluşmuş. “Leyla kendinin Ejderhasıyla kıyamadan vedalaştı ve kendi yerinde, kendi vatanında ebedi kaldı.” Dur, masal diyen şey güzel bitmeli... Bu nasıl oldu. Leyla da ejderhaya aşık mı oldu yoksa? Hiç anlayamadım...
Sayısız sorulara batıp uyuyakalmışım. Uyandığımda penceremden güneşin sapsarı saçı dökülüyor, boynuma sarılmıştı. Kitap okuduğum halde uykuya dalmışım. Sırlı kitaba bakıp, bunu her nasılsa bulmalıyım dedim. Hepsi nasıl oldu? Ne olduğu, nasıl bir kahraman geldiği, Leyla’nın kimi sevdiği gibi düşünce beni rahat bırakmadı. Yerimden hemen kalkıp, karnımın zil çaldığına bakmadan, hemen kütüphaneye gittim. Açmadığım kitap kalmadı, kütüphanenin bilgisayarlarından da aradım. Bulamadım. Bu nasıl bir basın eviydi, ne yazarı var ne de kitabın başı ve sonu. Bulamadıktan sonra biraz daha bakındım ama açlığa dayanamadım, işe geldim. Akordiyoncu yaşlı adam çoktan başlamış, çalıyordu. Balvan Şolak’ın “Ğaliyasını” çalıyor. Vay haline, aşk, aşk! İnsana ne yaptırmadı aşk. Kendimi de değişik sezmeye başladım. Bir taraftan kitabı düşünüyorum bir taraftan aşık olmuş gibiyim. Leyla aklımdan hiç çıkmıyor. Tekrar tekrar onu göz önüme getirip hayal ediyorum ve gülümsüyorum. “Eyy, zavallı başım, bunu kimse bilmesin, eğer bilirse buna şeytan dürtmüş derler. Ne zaman görmüştün insanın kitap içindeki karaktere, masaldaki prensese aşık olduğunu! Halk ne derse desin farketmez! Ben sana, Leyla, aşığım! Sana her nasılsa kavuşacağım, gülüm, çiçeğim, menekşem!” Ağzımdan bu kelimenin nasıl çıktığının bile farkına varamadım. Valizimi açarak, her zamanki gibi sayfalarımı çevirmeye başladım. Bu sefer “Leyla” hakkında okumak istiyorum. Kimin Leyla’sı olursa olsun, sonuçta Leyla’dır. Elime Jumatay’ın Leyla’sı geldi. Zavallı, çaresiz şair! Şairin durumunu şair anlar! Sen Leyla’yı sadece üç defa görmüşsün, ama ben hiç görmedim. Jumatay, nasıl da tam anladın benim kalbimin halini! “O, Leyla, eğer olmazsan bu hayatta...” evet, o hayatta yok artık, o kitaptadır. Kim bilir belki hepimiz insan değiliz de kitabız. Bu evler – raflar, biz – dizili kitabız belki. Şairler – şiirdir, yazarlar – hikayedir, bilim adamları – bilim, doktorlar – ilaçtır, hocalar – okul kitabıdır, polisler – dedektif tarzındaki kitaplar gibi... Yaşlılar ise eski kitaptır belki, toz basmış sayfaları yırtılmış, buruşuk kırışık. Dilenciler ise benim dünkü bulduğum kitabım gibidir. Ne başı ne de sonu var, gizemli hayat... Hayat – kütüphanedir. Evet, hepimiz büyük kütüphanedeki kitabız... Okunuyoruz, okunuyoruz böylece tükeniyoruz... Benim düşüncemi Akardoniyoncu yaşlı adam kesti:
Ben acızık paramı aldım ve Yevgeniy babam ile Marina anneme su, ekmek alıp gittim. Onların hȃl-hatırını sorduktan sonra, kitabımla, Leylam’la kavuşmaya acele ettim. Her günkü uğraşacağım iş bu oldu. Bir hafta boyunce her günümü bu kitabı okumayla geçirdim. Diğer hiç bir kitabın sayfasını açmadım. Bir tek Leyla için... Sadece onun için...
Günler, geceler, zamanlar benim bir dili yok çöpten bulduğum duvardaki siyah saatimin içinde geçiyordu. Benim aklımı, düşüncemi, kalbimi saran Leyla adında özlem vardı... Ben onu gündüz de, geceleri de okudum. Beş katlı evin çadırına çıktım ve güneşin batmasını izlerdim. Yine bir günle ve yine hayatla vedalaşırım. Leyla’nın karakterini bulmak için hayal ederim. O beni kitap dünyasına çağırıyormuş gibidir. Avazı çıktığı kadar bağırıyor, “Şarip, beni ejderhadan kurtar, beni kitaptaki dünyadan götür, gerçek hayatı göster” dermiş gibi. Ejderhadan zavallı aşkım çok korkuyordur. Leyla, ne kadar uzaklardaydın, ikimizin aramızda yüzyıllar, efsaneler, gerçekler ayırıyor. Sen benim elimdesin, sen kitap içindesin, kafestesin. Kitabı göğsüme sık sık aldığım zaman senin güçsüz kalbinin çarpmasını, sıcacık kucağını ben hissediyorum. Bu kitap içine girebilseydim, sonra seni götürebilsem, kurtarabilseydim... Yazarı kimdir bu kitabın? Yer yüzündeki tek nüshası olan nasıl bir kitaptır, nereden gelen efsane bu?.. Çadırın tepesinde güvercinler toplanmış. Yukarıda kargalar uçuyor. Şuurum sınırsız, düşüncem ona ayrılarak, aklım karıştı. Kırmızı olan ufka bakıp uzun süre oturdum. Aklıma hemen bir düşünce geliverdi... Bir perde çekilmiş gibi, bir kapı açılmış gibi, bir anahtar bulmuş gibi oldum. Nihayet bu kitabın yoklaması, başı ve sonu olmazsa, neden ben bitiremem? Bütün olarak yazarsam kimse hiçbir şey demez. Kitap içine yine bir karakter olarak katılsam, kitap içine girsem. Leyla’yı kurtarsam, onu kendimle götürsem... Bu hayata getirsem, beraber aile olarak yaşamımızı devam edersek ne kadar güzel, ne kadar ilginç olurdu! Bu düşünceme kendim de şaşırdım ve yer altı evime koştum. Mumu yaktım ve kitabı elime alıp, bir göz attım. Ondan sonra derin düşüncelere daldım. Beyaz sayfaları önüme topladım. Kalem diyen anahtarı elime aldım ve beyaz sayfaların kilidini açmaya başladım. Ben kalemden dökülerek, mürekkep oluyordum... Harf olmaya başladım. Kitap içine böylece girdim... Masal dünyasının kapısının önüne geldim ve kapıyı sonuna kadar açtım...
Yazar ile karakter arasındaki aşk Şarip’in büyük kurban olmasına yol açtı...
...Şarip kepçe gibi kulağıyla, topal ayağıyla, yaralı yüreğiyle fȃni dünyadan masal dünyasına, hayattan da kitaba geliyordu... O kendi seferinin neyle başlayıp, neyle biteceğini de bilmedi. Karar verip, Leyla’ya, ulu aşkına kucağını açıp geliyordu. Kökşedağ’ın hafif, serin havası, estiği rüzgarı onun azıcık saçını okşadı geçti. Güneşin sımsıcak dudağı onun geniş alnından öpüyordu. Burabay civarına ulaştıktan sonra, o taraftaki bir köye zar zor gidebilmişti. Onu uzaklardan gören halk lam-mim demediler. Onların düşüncesine göre her gün dünyanın her tarafından tükenmeden gelen kahramanların biridir dediler. Onlar doğru düşünmüştü. Fakat onlar bunun nasıl bir dünyadan geldiğini hiç bilmediler. Ayakları yorulmuş Şarip ilk rastladığı otağının kapısından girivermişti:
Yukarıda oturan, başında börkü olan bir yaşlı adam:
Şarip “Aşk” demek istedi ama hemen vazgeçip...
O, gözyüzüne ve yere bakarak geliyordu. Aklında sayısız düşünceler... Masal dünyasının, kitap içinin hayattan, fȃniden hiçbir farkı yokmuş gibi geldi. Tabi ki, bu masal dünyasının eski yüzyılıdır... Bizim çağımızdan masal dünyası çok geride olduğu için, gelişmemiştir. Onun aklına aksakalın dediği söz geldi. Ejderhanın zayıf noktası... Ben onu önceden bulmuştum... Bu civarlara gelmeden önce... Kitabı okuduğumda gelmişti aklıma. Ejderha ikimiz çok benziyoruz, hatta ikiziz. O da, ben de halktan ırakta yaşıyoruz. O – mağarada, ben ise – yer altı evinde. O da tek başına, ben de. O da ben de Leyla’ya aşığız. Onun da benim de zayıf noktamız “Leyla” diye göğsümü tuttum. İsmini sık sık söylediğim anda kalbim hızlı çarpıyormuş gibiydi. İşte, bizim zayıf noktamız budur, “Leyla’nın evi” diye kalbimi tutuverdim. Sonraki ise ejderhanın kalbini bularak, yerinden sökmektir... Öylece hepsi bitmiş olur... Leyla benimle evlenip, ikimiz masal dünyasından fani-hayata gideceğiz. Canım, Leyla, sana geliyorum. Asil sevgilim, yakutum, senin için tüm kurbanlığa hazırım, bekle beni!
Dağa yükselip mağaranın önüne gelir gelmez tepemden gürültüyle birşeyler uçup geçti. “Ejderha” diye düşündüm. Ama o değilmiş, yarasalarmış. Nefesimi derin derin çekerek, bismillahımı söyleyip, mağara içine, kapkara karanlığa girdim. Karanlığa gözüm de alıştı. Etrafım alagölge olmaya başladı. Adımımı dikkatle, sessizce basıyorum. Hızlı bir şekilde yürüdüm galiba. Mağaranın yukarı tarafından küpenin cüp diye sesi geliyor... O-o-o, bu Leyla’nın küpesidir... ve canını bir değişik dünyaya sürükleyen bir ses duyuldu. Vay,vay! Bu Leyla’nın sesidir! Ne kadar güzel ses, apaçık boğazdan çıkan ses. Hedefime ulaşacağımın farkındayım. Yolun ortasında durduğumu Leyla’nın şolpısından parlayan ışığından farkettim. Zamanında bu civarda bir şehir varmış gibi. Aşağıya inmenin çaresini aradım. Belimdeki urganı çift taşın ortasına bağladım ve aşağıya doğru indim. Böylece sesimi çıkarmadan inmeye devam ettim. Bu yere inen insanın urganı olmazsa inip çıkması mümkün değildir... Aşağıya indikten sonra duvardaki taşa yaslandım. Köşedeki deliğe kafamı sokarak baktım ve ejderha uzunca sayısız insanların baş kemiğinin üstünde yatıyordu. Bir büyük taşın üstünde Leyla şarkı söylüyor... Mümkün değil... Benim hayalimdeki Leyla’nın tȃ kendisidir. Acayip, ne kadar güzellik, ne kadar incelik... Gözündeki berrak keder, buradayım dermiş gibi... Kirpiklerinden bir parlak ışık eteğine doğru damlıyor. Şarkı durdu. Mağarayı bir korkunç sert ses sardı...
Leyla yine bir güzel şarkıyı istemeye istemeye söyledi. Gece olana kadar ejderhanın uyumasını bekledim. Tam o sırada etrafı büyük horlama sardı. Dünyada deprem oluyormuş gibiydi. Leyla şu büyük taşın üstünde kıpırdamadan hȃlȃ oturuyor. Çevreye dehşetle bakıyordu. Yanında bir kemik vardı. Ben onun Dariğa’nın kemiği olduğunu farkettim. Leyla elli yıldan sonra tam bunun gibi kemiğe dönüşmeden önce buradan alıp götüreyim diye düşündüm. Acele etmeden ejderhanın kuyruğunun arkasıyla Leyla’ya yaklaştım. Leyla beni gördü ve korktu. Ben “sus” dedim, başını “tamam” dermiş gibi salladı. Aşkımın oturduğu taşa doğru yaklaştım. Ejderhanın yabancı kokuyu hemen sezeceğini kitaptan okumuştum, ama bu uykuyu çok severmiş, horlaya horlaya uyumaya devam etti. Yüzü çok sertti. Hayatımda ejderhayı ilk görüşüm... El ayaklarım titreye titreye Leyla’ya zorla yetişebildim. Ona yaklaştığımda göz göze geldik. Birbirimizi bin yıldan beri tanıyormuşuz gibi. O beni biliyormuş gibi, sevecekmiş gibi... Elimi uzatıverdiğimde kucağıma atıldı... Gözünden gözümü almadan onu kaldırarak urganla yukarıya doğru çıkmaya çalıştım. Ben ona hiç bir şey diyemedim. O da bir şey demedi. Sadece gözle anlaştık, gözle konuştuk... Özlemle sarılarak sonunda Leylam’la kavuştum! Aşağıda sert uykuda Leyla’sını rüyasında gören ejderha kaldı...
Biz mağaradan çıktığımızda geceydi. Tepemizden milyon yıldızların gözleri bize gülümsüyordu. Ay, kendinin sayısız yüzyıllardan beri ağarmış saçını bırakmıştı. Etraf muhteşem... Rüzgarın hafif esintisi Leyla’nın güzel yüzünü okşuyordu... Dalgalı uzun ve gür saçı topuğuna kadar dökülmüş,ö nündeki kȃkülü rüzgarla sallanıyordu... Gözünün içi bana bakarak sessiz ve gizli bir şey diyordu. Ben ona uzun süre baktım. Bu an, bu dakika hiç bitmesin diye dua ettim. Vay, Leylam! Ben sana asırlarca bakardım. Gözlerin ne kadar derin ve tılsımlı!.. Kȃseden yuvarlak gözbebeği denize batan Güneş gibi gözüktü. Kalbim çarpıp, nefesim kesilerek zor çıkıyor. Leyla, sessizliği kuş gibi sesiyle bozdu:
Zaman çok çabuk geçiyordu... Leyla ile ikimiz bir ay boyunca masal dünyasını gezdik. Ben hayatımda böyle mutlu olmamıştım galiba. Bana herşey muhteşem, herşey mükemmel olarak gözüktü... Neden masal dünyasında doğmadım, neden kitap içindeki karakter olmadım, neden harf olmadım diye kendi kendimi paraladım. Ben Leyla’ya yazdığım gazellerimi okuyup durdum. Ona her baktığımda ilham geliyordu. Tüm yaşamım boyunca şiir yazsan da hiç bıkmazsın... Bu dünyada kuş da, ağaç da, rüzgar da, kelebek ne varsa hepsi insan dilinde konuşuyorlar. Hepsinde ortak dil var o da duygudur... Şair için ilhamın tȃ kendisi bu dünyadadır galiba... Almatı’nın şairlerini bu dünyaya getirseler keşke! Leyla bana elinin ucunu bile vermedi... Sadece gözüyle utanıp bakıyor ve çekiniyordu... Gökyüzündeki kuşlar ağaç üstünde öttüğünde Leyla’nın elinden tutup uçmak istersin. Ben gökyüzüne uzun süre baktığımda, Leyla benim düşüncemi anlamış gibi:
Uzaklardan sesler yankıyla duyuldu:
Yere konduğumuzda önde ağaçlar koşturup geliyordu. Allah Allah, bu konuşabilen ağaçlardır, onlar ise:
Birinin dallarında elma, armut, erik, şeftali ve başka meyveler varmış. Bana bir yaşlı ağaç kendi dalından koparıp bir kırmızı elmasını verdi. Ben alıp cebime soktum. Leyla bana masal dünyasına birkaç yüzyıl önce gerçek hayattan çok insanların geldiğini ve onların burada kalmadığını üzülerek söyledi... Ben üzülmeyeyim diye konuşmayı diğer tarafa çevirdi. O beni alıp çiçeklerin arasına getirdi. Oradaki çeşitli göz kamaştırıcı çiçekler sallanıp, oynuyorlardı. Leyla da bunlara benzeyen, arasındaki lale çiçeği gibiydi. Tam o sırada gökten yağmur yağmaya başladı. Yağmur yağdığında piyano sesi işitiliyordu. Çeşitli senfoni müzikleri kalbi titretiyordu. Bir şaşırdığım şey, çam ağacının yaprakları şiir okuyorlardı... Şiirlerine dikkat çekersem, hiç bir insan bile böyle bir şiir yazamaz diye düşündüm... Aklıma tutup kendi adıma yazsam mı diyen fikir geldi. Fakat hemen bu düşüncemden vazgeçtim. Leyla:
Bu esnada bir grup kırlangıçlar uçtu geldiler ve bize bakarak, kötü haber verdiler:
Kelebekler yanıbaşımıza gelerek “hadi oturun” dedi. Biz ikimiz kelebeklere oturuvermiştik, ağaçlar da, kuşlar da, karıncalar da, çiçekler de “ejderhayı öldüreceğiz, hepimiz geleceğiz” diye askere dönüştüler. İnceliğin kahramanlığı en ulu kahramanlıkmış. Ben bunu Leyla’dan, sonra bu çiçek, kuş, ağaç ve kelebeklerden öğrendim. Kelebeğin üstünde uçup geliyorduk, uzaklardan köyün üzerindeki duman gözüktü. Siyah duman göğe yükselirken gök yüzünde bulut kütlesi oluşturdu. Köyün üstü kapkara olmuştu. Dehşete düşecek ejderha ağzından ateşini saçıp uçuyordu. Ben kınından kılıcımı aldım ve savaşmaya hazırlandım. Leyla da kendini suçluyor ve ağlıyordu:
Ben kendimi toplayıp, şairlik gücümle, kalbimin aleviyle öne doğru ilerledim. Tüm hayatım göz önümden hızlıca geçiyordu. Yetimler evi... cahillikler, kavgalar, hırsızlık, merhametsizlik hepsi de benim sinirime dokundu. “Bütün zalimlik için, öne doğru, öne, ejderhaya” diye slogan attım. Benimle ince, nazlı hayatın hepsi “Ejderha, ejderha” diye sloganlaştılar. Köye ulaştığımda, bize ateşli gözüyle bakan ejderha tam önümüzde duruyordu. Leyla’ya bakarak:
Ben kelebeğe “yukarıya” diye emir verdim. O yukarıya doğru uçtu. Bu esnada kelebeğimin sol kanadı aleve bürünmüştü. Biz aşağıya düşmeye başladık. Tam ejderhanın kafasına yaklaştığımızda kelebekten inip ejderhanın alnına kondum. Onun alevli gözü, benim ateşli gözüme baktığında gözlerini kırpmadan tüm zalimlikten nefret ettim. Alnının tepesinden boynuna koştum. Ejderha göğe, oraya bir buraya bir dönerek ateşini saçtı. Kene gibi yapıştım kaldım, sağ kanadından sert tuttum. O biraz kendini kaybettiğinde kanadının altından kılıcımla vurdum. Tam kalbine sapladım, tüm sesiyle bağırdı. Sesi dünyayı delecek gibiydi. Düşmemek için kanadından sertçe tuttum. O aşağıya doğru düşmeye başladı... Son sözü “Leyla” oldu. Yere sırt üstü düştü. Gözlerinden sinir ile intikamın alevi sönüyordu ve bir damla ateş gözünden çıkıverdi... Ben ejderhanın üstünden indim, masal dünyasıın milleti bana bakıp: “Ejderha, ejderha, ejderha” diye slogan attı. Ondan itibaren bu millet bana Aydahar ismini verdi. Leyla bana sayısız çiçeklerin arasından en güzel çiçeği olarak bana bakıyordu. Yüzünden sınırsız sevinç, mutluluk, aşkın nuru saçıyordu. Sadece gözlerinden kederin bir alevini farkettim...
Ejderhanın ölümünden sonra otuz gün oyun, kırk gün düğün oldu. Fakat... ben başka bir şey beklemiştim. Ejderhayı öldürsem bile, ona Leyla evleneceğim mi demişti? O zaman neden kimse bir şey demiyorlar. Leyla da bu konuşmadan kaçıyormuş gibi geldi bana. Leylayı ilk gördüğümde de, beraber olduğumuz anda da, ejderhayı öldürdüğümde de, şu anda da onun gözlerindeki o keder, üzüntü hiç gitmedi, sönmedi ve devam ediyordu. Bir gün sinirden patlayacak oldum ve Leyla’yı seksen gölün birinin sahiline çağırdım. O da geldi... Benim ne diyeceğimi sezmiş gibi. Onu görür görmez:
Ben yer altı evimde kitabı yazıp bitirdim: “Leyla kendinin Aydahar’ıyla kıyamadan vedalaştı ve kendi yerinde kendi mekanında ebedi olarak kaldı” diye son noktamı koydum. Kitabı raftaki kitapların en yukarısına koydum. Çünkü içinde Leyla vardı. Ben Leyla’ya yazdığım gazellerimi siyah valizime koyup Sayahat’a işime gidiyordum. Hayat-fani tamamen başkadır... Gökten yağmur dökülüyordu, yer altının çadırında çeşitli müzik sesleri duyuluyordu... Dilenci yaşlı adam bugün işe çıkmamış... Ben siyah valizimi açarak, her zamanki gibi şiir okumaya başladım... Leyla’ya yazdığım şiirlerimi... İki üç şiir okuduktan sonra valizimi gazellerimi koyup, kafam nereye götürürse oraya gittim... gitmeye devam ettim... Önümde ne beklediği de belli değildi. Herhangi birisinin kendi ejderhası vardır: dehşetliği, ümitsizliği, cahilliği, acımasızlığı, taş yürekliği... Ve herhangi birisinin kendi Leyla’sı vardır: İmanı, aşkı, şefkati, dayanıklığı, cesaretliği... Ben kendi ejderhamı yenmek için Leyla’mı bulmaya gidiyordum...