Ertesi Gün


 01 Haziran 2020


“Hastalık Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıktığında Dünya, hastalığın burada kalacağını, tedavisinin bulunup burada son bulacağını sanmıştı. Yanılmışlardı. Vuhan sadece bir başlangıçtı. 2019 Aralık ayında ilk kez ortaya çıkan Corona virüs, Ocak ayında salgına dönüşüp tüm dünyaya yayıldı ve pek çok insana bulaştı. Dünya yeni bir döneme adım atmıştı. Sonu ya karanlık olacaktı ya da ışık. İnsanlar korkuyorlardı ve evlerine kapandılar.”

***

Haber spikerinin söylediklerini duyar duymaz;

Ben de eve kapandım. 

Her yer mikroplardan arındırılmalıydı. Hem de hemen. Evdeki halıları toplayıp halı yıkamacıyı aradım. Gelen yıkama görevlisiyle, kapıyı aralayıp uzaktan uzağa konuştum.  Halıları yüksek ısıda bir defa değil, iki defa yıkamalarını tembihledim. “Efendim, bizim halı yıkama makinelerimizin belli standartları var. Onun dışına çıkamayız. Halılarınız bozulabilir. Rengi atabilir. ” dediyse de umursamadım. Israr ettim. Parası neyse veririz, bile dedim. Kendime inanamıyorum. İnanamasam da yapılması gereken buydu. Neme lâzım canım, ben tedbirimi alayım da halının rengi atarsa atsın. Aman kaç yıllık halılar zaten. Yenisini alırım.

İşe salondan başladım. Tüm perdeleri çıkarıp makineye attım. Bastım deterjanı, bolca çamaşır suyu da dökünce içim rahatladı. En uzun programı seçtim ki perdelerim hem temiz hem mikropsuz olsun. Sonrasında koltukların üzerini süpürdüm. Parkeleri kıyı köşe temizledim. Camları sildim. Kapıları sildim. Kollarını sirkeli suyla iyice ovdum. Tüm mobilyaların tozunu aldım. Banyoyu, tuvaleti, lavaboları çamaşır suyuyla adeta yıkadım. 

Eşim Remzi, akşam eve geldiğinde eline bir poşet tutuşturdum. “Ayakkabılarını içine koy dışarda bırak. Sakın içeri sokma. Hemen banyoya gir. ” diye tembihlerken eline başka bir poşet daha tutuşturdum. “Giysilerini de buna koy ve makineye at, yıkansınlar. Sen de yıkan.” dedim. Eşim şaşkın bir halde dediklerime harfiyen uyup banyoya yöneldi. 

***

Ertesi gün;

Alış verişe çıkıp eve yiyecek stoklamalıydım. Bu virüs yüzünden sokaklarda o mağaza senin, bu mağaza benim artık gezemeyecektim. Her yer peş peşe kapanmaya başlamıştı. Yalnızca ekmek ve gıda satan yerler açık kalacaktı. Onlar da yarım gün çalışacaktı. Yanıma kolonyamı aldım. Elime plastik eldivenlerimi geçirip yüzüme maskemi taktım. Alışveriş için hazırdım. Markete girmeden önce içeriye şöyle bir göz attım. Kalabalıktı. Girmekten vaz geçip biraz daha uzaktaki başka bir markete yöneldim. Aman Allah’ım burası diğerinden de beterdi. Sosyal mesafe falan dinlememiş, yığılmışlar içeriye. Gören de kıtlık var zanneder. Edepsizler. Üçüncü markette şansım yaver gitti. Tenhaydı. Hızlıca alacaklarımı alıp kasaya yöneldim. Makarnaları, pirinç poşetlerini, sıvıyağ tenekesini, çamaşır sularını tezgâha dizdim. O da ne? Kasiyerin maskesi var ama eldivenleri yoktu. Tam makarnalara uzanırken bağırdım; “Durun! Makarnalarıma çıplak elle dokunmayın. Ben size eldiven vereyim.” Çantamdan yedek eldivenlerden bir çiftini çıkarıp uzattım. Kabalığımı bağışlatmak için gülümseyerek ve sesimi olabildiğince kibarlaştırarak; “Lütfen.” dedim. Alışveriş sonrası maaş kartımla ödemeyi yaptım. Nakit mi? Paraya dokunmak mı? Bu dönemde mi? Asla.

***

Eve döndüğümde;

Önceden kapının koluna asıp hazır ettiğim poşete ayakkabılarımı koydum. Alışveriş paketlerini balkona çıkardım. Birkaç saat dışarda dursunlar da mikrop havalanıp gitsin. Koşarak banyoya girdim. Tepeden tırnağa köpük köpük yıkandım. Giysilerimi hemen makineye attım. Balkondaki malzemeler için bir kaba sirkeli su doldurdum. Bütün paketleri tek tek özenle sildim. Dış kapının önüne çamaşır suyu döktüm. Ya ben banyoya giderken mikropları da eve taşımışsam diye tüm evi baştan aşağıya dezenfekte ettim. Canım çıktı ayol ama değdi. Oh içim rahat etti. 

***

Birkaç hafta sonra;

Remzi’nin mavi gömleklerinin iki tanesinde ve en sevdiği kot pantolonunda beyaz beyaz çamaşır suyu lekeleri oluştu. Silinmekten kahverengi deri cüzdanının rengi attı. Hadi bunlar neyse ne de tüm anahtarlarını çamaşır suyuna batırmıştım. Otomatik vitesli arabasının anahtarı bozuldu. Remzi bana fena kızdı. Üf, ne anlar o dezenfekte etme işlemlerinden?

***

İlerleyen günlerden bir gün;

Halılarım geldi ama sermiyorum. Ya o yere batasıca mikrop halılarla birlikte eve geldiyse. Hepsini balkona serip üzerlerine bolca dezenfektan sıktım. Her yeri baştan aşağıya temizledim. Yeniden. Remzi bana;  “Hanım, dikkat et. Sen bu işi abartmaya başladın.” diyor. “Ne abartması ayol, az bile yapıyorum. Bak, devlet sokağa çıkma yasağı getirdi. İlk hasta kaybını, Bakanımızın gözyaşları içinde bize duyurduğu günü ne çabuk unuttun. Bak şimdi milyonlarca insanı kaybettik. Dünya ağlıyor. Mikropla savaşıyor. Biz oturalım mı? Kirlenmek güzeldir devri kapandı. Şimdi titiz olma zamanı. Ay Remzi, gamsız biri olduğunu bilmezdim senin. ” diye yapıştırıyorum cevabı. 

Susuyor. 

Susar tabii. Haksız mıyım? Haklıyım elbet. Korona bu. Ne zaman, kimden bulaşacağı belli olmaz hafazanallah.

***

Evi sabah, öğlen ve akşam dip köşe süpürüp,  elimin ulaşabildiği her yeri deterjan, çamaşır suyu, sirke ve bilumum dezenfektanlarla karıştırdığım suyla sildikten sonra;

Remzi, her günkü saatinde çıktı geldi eve. Elimde fıs fıslı dezenfektanla karşıladım onu. “Ayakkabılar poşete. Eller, kapı koluna sürülmeyecek. Dön şöyle kendi etrafında. Dön dön. Hah şöyle. Hadi şimdi doğru banyoya. Dur, bekle beni. Sakın elektrik düğmelerine dokunma. Ben açarım ışıkları. Kullandığın havluları da koy poşete Remzi. Musluğu da elini yıkadıktan sonra dezenfekte et. Ha unutmadan, yarın bana birkaç şişe kolonya al. Millet kolonyacılara hücum etmiş, dükkânları talan etmişler ama senin tanıdığın vardır. Bulursun. Çokça al tamam mı? Maske de al. Yukarıdaki eczanede daha ucuzmuş. ” diyerek ona ve bastığı, geçtiği, dokunduğu her yere bolca dezenfektan fıslattım.

***

Otuz yedi gün sonra;

Kedi, beni görünce köşe bucak kaçıyor. Dolabın tepesine çıkıp acıkıncaya ya da susayıncaya kadar oradan inmiyor hınzır. Her gün ayaklarını çamaşır suyuyla silmem iyi olmadı sanırım. Artık sadece üç defa sileyim bari.  Dolabın tepesinde de yakalanmıyor ki kör olmayasıca.

Ay, kedim beni sevmiyor mu artık? Ağlayacağım.

***

Kedi dolabın tepesini mesken tutmaya başladıktan sonra;

Remzi de artık salonda yatıyor. Yeterince temizlenmemiştir diye uykularım haram valla. Ne yapayım, dayanamadım söyledim sonunda. “Remzi’ciğim sen artık salonda yatsan. Hani şu hastalık geçinceye kadar en azından.”dedim. Buna bir şey demedi de odadan odaya onu telefonla arayarak konuşmama çok bozuldu. Remzi, akşam işten gelip ertesi gün işe gidene kadar, yanına asla gitmiyorum. Geçen gün televizyonda, doktorlar dedi ya canım, birbirinizle temas etmeyin, sosyal mesafeyi koruyun diye. Kurallara uymak lazım. Bu zor günlerde birbirimize anlayışlı olmak lazım, değil mi? Fırında, yüz kişiyle muhatap oluyordur o şimdi. Kim koronalı, kim değil ne bilelim. Bu virüsün adamı nereden vuracağı belli mi olur? 

Ay, böyle de tek başına çok sıkılıyorum bu odada. Ne yapsam ki şimdi? Duvarları mı silsem acaba? Vakit geçer. 

***

İki ay sonra;

Gözlerimi açtığımda başımda beyaz önlüklü birini gördüm. “Korona mı oldum?” diye bağırdım. Bağırdığımı sandım. Sesim zor çıktı. Çünkü çok halsizim. Banyoyu çamaşır suyuna kireç çözücü katarak ovmamalıydım. Hadi ovdum. Kapıyı kapatmamalıydım. Hadi kapattım. Saatlerce tekrar tekrar yıkayıp paklamanın ne anlamı vardı ki?  Birkaç damla neyime yetmiyordu da bir şişe çamaşır suyuyla bir şişe kireç çözücüyü kovaya boca ettim. Ay ben perişan oldum valla bu virüs yüzünden. “Doktor hanım, benim hemen eve çıkmam lâzım. Hastane virüslü kaynıyordur şimdi.”

Eve döndüğüm akşam pencereden tüm sağlık çalışanlarını alkışladım. Alkışlamaktan avuçlarım kızardı yeminle. Helal olsun hepsine tüm alkışlar. 

“Remzi, sen de alkışla ama öbür pencereden.”

***

Zehirlenip tedavi olup da eve döndükten bir hafta sonra;

Remzi artık eve gelmiyor. İş yerinde yatıp kalkıyor. Giderken kediyi de götürdü. İnsafsız! Evliliğimizi gözden geçirecekmiş. Altı yıldır gözden geçirmemiş de şimdi mi aklı başına gelmiş? Fırının bir köşesinde kıvrılıp yatmak, şu an benimle olmaktan daha iyiymiş. Nankör! Ne anlarsın sen titizlikten. Ey korona,  nelere kadirsin! Bana bunca yıllık kocamın gerçek yüzünü de gösterdin ya bravo sana. Bırakacaktım, evi pislik götürsün. Covid 19 fink atsın odalarda. Sonra da hastane odalarında; ışıksızım, katıksızım, viraneyim diye yatıp duraydık ikimiz karşılıklı. O da hastalanaydı ben de. Ay, yok biz hasta olmayalım. Kimse olmasın. Kıyamam ya.

Terk edildim! 

Remzi, seni şimdiden özledim kör olmayasıca. Ağlamayacağım. 

***

Zehirlenip tedavi olup da eve döndükten bir hafta sonrasının sabahında;

Çok yorgunum. Yine temizlik yaptım. Ne yapayım boş mu durayım? Sokağa çıkma yasağı var, oturuyoruz evde işte. Temizlikle de vakit geçiyor. Orayı ov, burayı ov derken halsiz düştüm. Havalar da birden ısındı mı ne? Dün gece bir ateş bastı beni. Yandım valla. Bu ne? Yandıkça içtim soğuk suyu. Temizlik malzemeleriyle uğraşa uğraşa cildimde de döküntüler mi başlamış ne? Hele bak, parmaklarımın rengi değişmiş. Artık çamaşır suyunun kokusunu da alamıyorum. Bağışıklık kazandım herhalde. Ay, ben bir fena oluyorum. Nefesim darlanıyor. Kriz! Evet, kalp krizi geçiriyorum.

“Alo Remzi! Bıraktın beni bu koskoca evde tek başıma. Karın ölüyor hayırsız, yetiş!”

***

Yine hastanede;

“Doktor bey, gözünü seveyim deme bana öyle! Her şeye dikkat ettim. Tüm kurallara uydum. Evi barkı dezenfekte ede ede zehirlendim bile. Sayıklıyor muyum ben? Remzi, sen fırında yatmakla iyi etmişsin. Yan komşu, taşıyıcıymış ya. Umreden döndüler, ayıp olmasın şimdi diye, sadece kapısının ağzından hoş geldin demiştim. Valla içeriye bile girmemiştim. Remzi de yok ki. Hayal görüyorum herhal. Ay doktor, fenalaşıyorum. Remzi’ye söyleyin eve dönsün. Her tarafı iyice silip süpürsün. Kediyi de getirsin gelirken. Evde çamaşır suyu bittiydi, ondan da alsın. Ben ne ara korona oldum, hiç anlamadım ya. ”

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı