Eşimin Yüzü


 01 Nisan 2020


Sonbaharın kışa dönmeye başladığı günlerdi.

Tek odalı evimizi gaz sobası ile ısıtıyorduk. Uzun zamandır beklediğimiz misafirin gelmesi yakındı.

Eşim sabah erkenden nakliye şirketindeki işine gitmişti. Evde yalnızdım.

Hamileliğimin son haftasına girdiğimden olsa gerek, gecelerim huzursuz geçiyordu.

Bu sabah diğer sabahlardan farklıydı.

Sancım yoktu, ama karnımda ağır bir baskı hissediyordum.

Ayağa kalktığımda kendiliğinden halıyı ıslatan su, yolunu gözlediğim işaret olmalıydı.

Evladımın doğum zamanı gelmişti.

Sevinçten, içimin birden pır pır ettiğini hissettim. Heyecanla kardeşimi arayarak, derhal hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledim.

Dört yıldır evliydim, ancak Almanya’nın yabancılar yasası, içinde bulunduğum hayat şartları, ilk bebeğimi dünyaya getirmeme izin vermemişti. Evet, ilk bebeğimi yasalar ve şartlar engellemişti. 

Aslında evlilik teklifini kabul ettiğim gün konuşmuştuk: Almanya‘da değil Türkiye’de yaşayacaktık. Bir türlü alışamadığım, sevemediğim bu ülkeden yuva kurarak geri dönecektim. Bu nedenle çok sevdiğim iç mimarlık eğitimimi yarıda bırakmıştım.

Evlendikten bir kaç ay sonra, yetiştiğim ortamı görmek, arkadaş çevremi tanımak için turist vizesi ile Almanya’ya gelen eşim, buraları çok beğendi. Temelli kalmak istediğini, burada daha mutlu yaşayacağımızı söyledi. Birbirimizi çok seviyorduk. Ayrı ülkelerde yaşamak ikimize de zor geliyordu. Almanya’da kalması için elimden geleni yapacağıma söz verdim. Onu üzmemek için Türkiye’ye dönme ve orada yaşama hayalimden vazgeçtim. Çünkü o, ailesinin bütün itirazlarına karşı koyarak benimle evlenmiş, tuttuğu elimi bırakmamıştı.

Küçük bir kasabada, mütevazı bir hayat yaşayan ailesine göre ben Almanya‘da serbest yetişmiştim. Ne kadar namuslu olabilirdim ki… Üniversite öğrencisi oğullarının aklını çelmiştim. Hatta oğullarını kırk günlük tatilde baştan çıkarmış, evlenmeye razı etmiştim.

O, bu sözlere hiç aldırış etmedi. Çünkü bana evlenme teklif eden ve teklifinde ısrar eden oydu. Ailesi onu benden uzaklaştırmaya çalıştıkça o bana yaklaştı.

Almanya’da kalma konusunda kararlıydı. Madem ki sevmişti burayı, burada mutlu olacaktı, yuvamızı kurmak üzere gerekli ve yasal olan neyse onu yapmalıydık.

O güne dek yabancılar yasası ile hiç sorun yaşamamıştım. Şimdi öğreniyordum ki Almanya’da yetişen ikinci nesil Türkler için demokrasi ve insan hakları, ana vatanlarında yaşayan biri ile gelecek planları yaptıkları anda bitiyordu.

Bu çiftlere, evlilikleri üzerinden üç yıl geçmeden birleşme hakkı tanınmıyordu. Sonradan gelen eşin çalışma izni dört yıl Almanya‘da ikamet ettikten sonra veriliyordu. Türk gençleri bir anlamda Almanya’da yaşayan birisi ile evlenmek zorlanıyordu.

Bu durumda benim için iki yol vardı.

Türk vatandaşlığından feragat edip Alman olabilirdim. (Çünkü çift vatandaşlık hakkı yoktu.) Bu sayede eşim tüm vatandaşlık haklarına sahip olabilirdi. Ya da eşimin Türkiye’deki üniversite kaydını Almanya’ya aldırabilirdik. Bu durumda, öğrenci vizesi ile ülkede bulunan eşimin geçimini, devletten maddi yardım talep etmeden, çalışarak benim sağlamam gerekiyordu. Ben gururlu bir Türk kızıydım. “Para için Alman olup, vatanıma ihanet etmeyeceğim. Çalısıp, eşime de, kendime de bakacağım!” diyerek ilgili belgeyi imzaladım.

Birkaç ay sonra bir finans şirketinde tercüman olarak çalışmaya başladım. Rabbim yardım etmişti. Eşim yerel üniversitenin “iş idaresi” bölümüne başvuruda bulundu. Dil kurslarına zaten devam ediyordu.

İşlerin yavaş yavaş hallolduğunu düşündüğümüz günlerde hamile olduğumu öğrendik. Zamansızdı. Büyüklerimizin dediğine göre daha kendimiz çocuktuk. Eşim yirmi, ben on dokuz yaşımdaydım. Olan olmuştu bir kere. Ben anne olacağım diye sevinirken işler ters gitmeye başladı. Patronum, geçici bir süre için yapılmış olan iş akdimi, derhal feshetti. Çaresiz, yabancılar dairesine giderek durumu anlattım. Çalışma müsademin eşime devredilmesini, talep ettim.

Elektirik teknisyeni, genç sağlıklı bir erkeğin, hamile eşinin yerine çalışması Alman devletini zarara uğratmazdı.

Eşimin öğrenci olduğu gerekçesi ile bu çözümü kabul etmeyen kurum, “Bebeği aldıracaksınız veya kendi ülkenize döneceksiniz.“ diyerek, bize ultimatom verdi.

Sekiz evlât sahibi olan annem, “Ben bakarım kıymayın torunuma!” diye çok yalvardı ama boşuna. Babam tek başına çalışıyor, benden küçük altı kardeşime bakıyordu. Bir de bizim kiramızı, geçimimiz eklenirse bakamazdı.

Birkaç ay önce eşimin babasından gelen iş ve geniş imkanlar teklifini geri çevirmiş, Türkiye’ye dönmeyi kabul etmemiştik. Şimdi "Bebeğimiz olacak, ocağına düştük!” demeye yüzümüz de yoktu. Ayrıca beni gelini olarak görmeyen kayınvalidem, boşanmamızı bekliyordu. Bebek doğarsa, bana daha fazla düşman olacaktı. Dönemezdik.

İşsizdim, devletten sosyal yardım talep etmem yasaktı. Çalışamadığı için zor günler geçiren eşim “Bebeğimizi doğur, ülkemize dönelim.” de diyemiyordu. Allah korkusu içinde kıvranıyor, kimselere derdimi söyleyemiyordum.

Doğrunun ne olduğunu bilemeden, içinde bulunduğum şartların ağırlığı altında ezile ezile gittim, hamileliğimi sonlandırdım.

Eşimle ben, günlerce birbirimizin yüzüne bakamadık, gözyaşı döktük.

Yıllar sonra eşimin çalışma müsaadesi ve devamlı bir işi oldu. Artık evlat sahibi olmamızı şartlar ve yasalar engelleyemezdi. Biz, aylardır bu büyük güne hazırlandık.

Kardeşimle sabah erkenden gittiğimiz hastanede, oğlum, yeni günün ilk dakikalarında maviş bakan gözlerini bu dünyaya açtı. İşyerinden izin alıp gelen ve saatlerce başımda bekleyen, sancılarımı hafifletemediği için gözyaşı döken eşimin, oğlumuzu gördüğü ilk an tepkisi müthişti. Ağlamıyor gülüyordu. Sanki yerde değil, uçuyordu. “Aman Allah’ım, bebeğimiz benim yüzümle doğdu, benim yüzümle doğdu!” diyordu.

Gerçekti. Oğlumuz babasının yüzüyle doğmuştu.

Tüm acılar, korkular, sıkıntılar artık çok uzaklardaydı. Tanrım bize dünya güzeli, sağlıklı bir evlat vermişti. Bu defa gözlerimizdeki yaşlar; sevinçten, mutluluktan, şükürdendi…

(Avrasya Akademi Kuray Hikaye Atölyesi, Şubat 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 160. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 160. Sayı