Eski ve Değerli Ya Da Azrail’den Kaçan Adam


 01 Mart 2023


Kayalık, ulu dağların birbirinden kopuşunu çağrıştıran korkunç ve derin seslerle hastane sarsılmaya başladı. Bembeyaz duvarlarda incecik, siyah yarıkların açıldığını gördüm. Tavan sıvasından kopan birkaç küçük parça ayakucuma düştü. Hastaların, doktorların, hemşirelerin bir anda gözleri korkuyla büyüdü. Herkes olduğu yerde dondu, kaldı. Bir iki saniyelik şaşkınlık, sessizlik ve hareketsizlikten sonra kapıya hücum başladı. Kimi “Deprem! Deprem! Kaçın!” diye çığlık atıyor, kimi yüksek sesle besmele çekiyor, kimi tekbir getiriyordu. Ben içimden “Rabbim, büyüksün! Ben buraya yardım için geldim.” diyor, olanları izliyordum. Benim gibi sedyesinde kıpırdamadan yatan, hatta olanların farkına bile varamayan baygın hastalar vardı. Diğerleri korkuyla ayaklanmışlar, ellerinde serum torbalarıyla, tutunacak bir doktor, bir hemşire, bir hastabakıcı kolu bulabilenler dayanarak, bulamayanlar düşe kalka yürüyorlardı. Açık kapıdan bir kısmı görünen koridor ve karşı merdiven, hastane yıkılmadan canını dışarıya atıp kurtulmak isteyen insanlarla tıklım tıklımdı.  

             Sensör önünde dışarıya çıkacak kimse kalmayınca kapı kendiliğinden kapandı. Biz yoğun bakımda kaldık.  

             Aslında olanların ne anlama geldiğini biliyordum. İki hafta önceki 7.7’lik depremden sonra “Az hasarlı. Kullanılır.” raporu verilen hastaneden çıkmamız gerekiyordu. Devam eden sarsıntılar bu defa binayı yıkabilir, biz enkaz altında kalabilirdik.  

             Sakindim. Sakinliğim, cesaretimden, korkusuzluğumdan değil halsizliğimdendi. 

             Kasığımdaki ağırlığı atıp ayağa kalkmak, beni makinelere bağlı tutan kabloları çekip bir kat aşağıya inerek hastane bahçesine çıkmak bir yana, kolumu kaldıracak halim yoktu. Kaç kez kriz geçirmiş, anjiyo olmuştum. Kaç kez damarıma stent takılmıştı. Hiçbirinde kendimi bu kadar kötü hissetmemiştim. Birisi kolumdan tutsa bile dışarıya kadar yürüyebileceğimi sanmıyordum. Beni ancak güçlü, genç birisi sırtına alarak çıkarabilirdi. Kapı kapandığına ve dışarıdan açılamayacağına göre olacakları sedyemde beklemekten başka çarem yoktu. 

             Gözlerim tavadaydı. Ne zaman parçalanacak ne zaman üzerime düşecekti, bilmiyordum. Beni hayattan koparacak o dehşet anını niçin gözlerim açık bekliyordum ki… Sıkıca gözlerimi kapattım.  

             Sonrası karanlık… 

             Karanlık sesler ve üç beş saniyelik aralarla devam eden sarsıntılar… 

             “Baba yorulursun, dayanamazsın! Ben gideyim!” diyen büyük oğlum. 

             Bir kere gidip döndüğü için şartların ne kadar ağır olduğunu, göreceklerimin ne kadar yıpratıcı, olduğunu biliyordu. “Babacığım, damarlarında sekiz stent taşıyorsun, kalbin dayanmaz. Biz babasız kalmak istemiyoruz.” diyemediği için “Yorulursun, dayanamazsın!” diyebilmişti. “Ben gideyim baba!” diye dakikalarca yalvarmış, ihtiyaç malzemeleriyle doldurup ikinci kez yola çıkaracağımız tırın şoför mahallinden beni indirememişti. Eşim, “Sen gitme Hüseyin, oğlumuz gitsin. Dostlara selam ve geçmiş olsun dileklerimizi o götürsün. Gitme!” demişti. Kimseyi dinlememiş, bir gecede evsiz, ekmeksiz, yataksız, yorgansız kalan insanları gözlerimle görmek, onlara sarılmak istemiştim.  

             Yolculuk sorunsuz geçmiş gösterilen çadırdan depolara yiyecek, giyecek malzemelerini indirmiştik. Hastane yanındaki başka bir çadırdan depoya ilaç ve tıbbî malzemeyi indirirken ağrı başladı. Bu ağrının anlamı belliydi. Hafif atlatmayı umuyordum. Rahatsızlandığımı kimse anlamasın diye yüzümü ekşitmedim, elimle göğsüme bastırmadım. Önceden çevremdekilere fark ettirmeden atlattığım çok olmuştu. Bunun da öyle olmasını dileyerek tırın üzerinden taşıyıcılara koli vermeye devam ettim. Göğsümdeki ağrı azalmıyor, artıyor, çarpıntı giderek şiddetleniyordu. Soğuk soğuk terlemeye, koli taşımakta zorlanmaya başladım. Olduğum yere oturuvermek, hatta uzanıvermek geçiyordu içimden. Acayip kaçacağını, paniğe sebep olacağını düşündüm, yapmadım. Ağrı, boynuma, sol koluma doğru uzanıyor, terlemem artıyordu. Bunun kendiliğinden geçmeyeceğini anladım. Koli vermeyi bırakmam gerekiyordu. Uzanamasam da mutlaka oturmalı, tırın kasasına sırtımı dayayıp dinlenmeliydim. İşte tam bu sırada birisi azarlar gibi gürledi: 

             “Hey! Kardeş, sen!”  

             Baktım, elinde kâğıt kalemle ilaç ve tıbbi malzeme boşalttığımız çadıra girip çıkan gönüllü Doktor Melih Bey’di. Az önce tanışmıştık. Bize vermek üzere ihtiyaç listesi hazırlıyordu. Şimdi kâğıdı kalemi önlüğünün cebine sokmuş, iki eliyle beni işaret ediyordu. Yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. Göz göze gelince aynı ses tonuyla sordu: 

             “Kardeşim kalp rahatsızlığın var mı senin?” 

             “Var!” dedim. “Kalbime yakın damarlarımda Sekiz stent taşıyorum.”

             “Farkında değil misin, kriz geçiriyorsun.”

             Bu defa azardan öte emretti:

             “İşi bırak, in aşağı!”

             Yanındaki taşıyıcılara da aynı kararlılıkla emretti:

             “Dikkat ederek indirin, yere yatırın!”

             İlaç ve tıbbî malzeme boşaltma işi durdu.

             Kendisi koşarak ilk yardım ve acil müdahale çadırına gitti, yanında sedye taşıyan iki adam ve bir hemşireyle geri döndü. İki parmağı arasında tuttuğu hapı ağzıma vererek, 

             “Çiğne ve yut!” dedi. 

             Hemşire, elinde tansiyon aleti ve suyla yanımda bekliyordu. Hapı çiğneyip bir yudum suyla yuttuktan sonra beni yerden sedyeye aldılar. Yaka düğmelerimi çözdüler. Kemerimi gevşettiler. İş eldivenlerimi, botlarımı çıkardılar. Rahat nefes alabilmem için çevreme toplanan insanları uzaklaştırdılar. Hemşire tansiyonumu, nabzımı ölçtü. Sonucu bana duyurmadan Doktor Melih Bey’e söyledi. İki kişi beni sedyeyle hastane binasına doğru taşırken “Eldivenlerim, botlarım kaldı.” diyemedim. Melih Bey yanımda yürüyor, beni bilgilendiriyordu.  

             “Hüseyin Bey, ciddi bir kalp krizi geçiriyorsunuz. Anjiyo şart. Anjiyonuzu ben yapacağım. Acil ameliyat gerekebilir. Anjiyo sonucuna göre karar vereceğiz. Endişelenmeyin, rahat olun. Ben on dokuz yıllık tecrübeli bir kalp damar cerrahıyım. Buraya muayenehanemi kapatıp gönüllü olarak geldim.” 

             Hastane binasına girerken nefes nefese iki kişi yetişti. Ankara Ziraat Fakültesi’nden arkadaşım, kadim dostum Mehmet ile yeğeni Gazi’ydi. Depremde mal kayıpları çok olmuş, can kayıpları olmamıştı. Amca yeğen gönüllü olarak yardım ekiplerinde görev almışlardı. Yiyecek, giyecek deposundaki işlerini bitirince bana gelecekler, akşam yemeğini mobil mutfak çadırında birlikte yiyecektik. Rahatsızlandığımı duyunca koşmuş gelmişlerdi. Birinci kata birlikte çıktık. İkisinin de gözleri üzerimdeydi. Göğsümü tutarak kıvranışıma ne kadar çok üzüldüklerini yüzlerinden anlıyordum. İçlerinden benim için dua ettikleri belliydi. 

             Acil tetkikler, anjiyo, stent yerleştirme süresince onlar dışarıda beklediler. Kasığımda kum torbasıyla yoğun bakıma dönüp makinelere bağlanınca Doktor Melih Bey’in özel izniyle uzaktan görüşmek, fazla konuşmamak şartıyla içeriye girebildiler. Onları yüzümde gülümsemeyle karşıladım. Olduğumdan daha rahat, daha sağlıklı görünmeye çalıştım. Sanırım başarabildim ki onlar da rahatladılar. İkisi birden “Geçmiş olsun!” dediler. Yapılanları Melih Bey anlattı. Ameliyata gerek görmemişlerdi. Bir stentle işi halletmişlerdi. Şimdi dinlenmeye ihtiyacım vardı. Altı ya da sekiz saat sonra kasığımdaki torba alınacak, ayağa kalkabilecektim. Yola ne zaman çıkıp çıkamayacağımı durumum belirleyecekti. Şimdi dinlenmem gerekiyordu. 

             Yanımdan ayrılacakları sırada ikisinin de gözlerine ayrı ayrı bakarak,

             “Atlattığım bu rahatsızlıktan Ankara’nın haberi olmayacak!” dedim.  

             Ne demek istediğimi anladılar. “Tamam” anlamında başlarını eğerek çıktılar. Tekrar geleceğini söyleyerek Melih Bey de çıktı. Onun asıl görevi dışarıdaki çadırdaydı. 

             Yoğun bakımda bütün yataklar doluydu. İyi durumda olan bir hastayı servise çıkarmadan yeni bir hasta alamıyorlardı. Doktor ve hemşirelerin konuşmalarından anladığım kadarıyla aslında hastanenin bütün bölümleri doluydu. Hastane bahçesinde ve şehrin pek çok yerlerinde hizmet veren sahra hastaneleri de doluydu. Uzak yakın illere gönderilen hasta sayısı az değildi. 

             Anjiyo sonrasının kaçıncı saatiydi bilmiyorum. Hava kararmış olmalıydı. Gazi sık sık yoğun bakım kapısına gelmiş, beni görmek istemiş, içeriye alınmayınca sağlık durumumu hemşirelerden öğrenip görevinin başına dönmüştü. Her defasında Gazi’ye iyiye gittiğim söylenmişti. Hareketsiz yatma sürem dolunca kasığımdaki ağırlık alınacak, servise çıkarılacaktım. Yasaklar kaldırılacak, en güzeli yürümeme izin verilecekti. En geç sabaha taburcuydum. 

             Gazi, son gelişinde görevini devretmiş, dinlenmeye ayrılmıştı. Sabah yardım çadırına tekrar dönecekti. Dinlenme saatlerini bana yakın olabilmek için yoğun bakım kapısında geçirmeye karar vermişti. Bunu hemşireden duyunca, başucumdaki çekmecede kapalı duran telefonumu istedim.

             “Yasak olduğunu biliyorsunuz Hüseyin Bey!” dedi. 

             “Sadece bir cümle söyleyip kapatacağım.”

             “Numarayı biliyorsanız benimkinden arayalım.”

             Biliyordum, söyledim. Hemşire tuşlayıp telefonunu bana uzattı. 

             Sesimin en sağlıklı, en güçlü tonuyla konuşmaya çalıştım. 

             “Gazi ben Hüseyin ağabeyin!” dedim.

             Sevinçle sözümü kesti. 

             “Sesin iyi geliyor abi!” dedi. 

             “İyiyim yeğenim!” dedim. “Şimdi git çadırına, yatağında dinlen. Sabaha taburcuyum, gel beni al. Tamam mı?”

             Duraksadı. İtiraz edeceğini sandım, etmedi.

             “Tamam abi.” dedi. 

             Telefonu kapatıp sahibine verdim. Bu imkânı sağladığı için ben ona teşekkür ettim, o da bana konuşmayı kısa kestiğim için teşekkür etti. Uzatacak hâlim yoktu ki… 

             Telefonun saatine bakmayı akıl edebilmiştim. Saat 19.55’i gösteriyordu. Demek ki Hatay’da yatsı vakti olmuştu. Sabaha en az on saat vardı. Bu kadar zamanı nasıl geçirecektim, bilmiyordum. Çünkü iyi değildim. Hem bütün bedenim ağrıyor hem de hâlsizliğim giderek artıyordu. Hemşire durumumu doktora iletti. Sonra gelip ateşimi ölçtü. Tansiyonuma, nabzıma baktı. Verilmekte olan serumun içine sanırım ağrı kesici enjekte etti. 

             “Az sonra ağrılarınız hafifleyecek, sonra da tamamen geçecek!” dedi. 

             Sevindim. 

             Ağrılardan kurtulursam uyuyacağıma inanıyordum. Bir de bakacaktım ki sabah olmuş, ne güzel... Hemşire, bağlı bulunduğum makinelerin gösterdiği değerleri ayakucumdaki dosyaya işledi. Karşı tarafımda hareketsiz yatan hastaya doğru yürüyordu ki…  

             Tam o sırada…

             Peş peşe… 

             Kayalık, ulu dağların birbirinden kopuşunu çağrıştıran korkunç ve derin seslerle hastane sarsılmaya başladı. Bembeyaz duvarlarında incecik, siyah yarıkların açıldığını gördüm. Tavan sıvasından kopan birkaç küçük parça ayakucuma düştü.

             Korku, panik ve kaçış… 

             Hastanenin hızla boşaldığını seslerin giderek azalmasından anlıyordum. Biz yoğun bakımda kaç ağır hasta kalmıştık bilmiyordum. Sol arka tarafımda bir hasta inliyordu. Yine o tarafta başka bir hasta bir şeyler söylüyordu ama dua mı ediyordu, yardım mı istiyordu, anlaşılmıyordu. Karşımdaki hastadan ses, soluk gelmiyordu. Tavanın parçalanarak üzerime düşeceği o dehşet anını görmemek için sıkıca kapattığım gözlerimi açmıyordum. Karanlık daha az korkunçtu, daha az ürperticiydi. Keşke gözkapaklarım gibi kulaklarımın da kapakları olsaydı.  

             “Rabbim, büyüksün! Ben buraya yardım için geldim.” dedim ikinci kez. Yani ne demek istiyordum? Allah’tan şikâyetçi miydim? Kadere inanmıyor muydum? 

             Birden aklıma bir Süleyman hikâyesi düştü. Adam, akşamüzeri koşarak peygambere varıyor. “Az önce Azrail’e rastladım, yüzüme bir tuhaf baktı. Ürperdim, korktum. Rüzgâra söyle beni hemen Yemen’e atsın.” diyor. Süleyman Peygamber adamın dediğini yapıyor, rüzgâr onu Yemen’e uçuruyor. Adam rahatlıyor. Bu defa Yemen’de yine akşamüzeri Azrail’le karşılaşıyor. Azrail adama daha bir anlamlı bakıyor. “Vaden tamam, canını alacağım!” diyor. Adam, “Dün akşam karşılaşmıştık niçin almadın?” diye soruyor. Azrail, “Daha bir günün vardı.” diyor. “Ayrıca Rabbim senin canını Yemen’de almamı emretmişti. Halbuki sen Kudüs’teydin. Hemen yola çıksan on beş günde Yemen’e varamazdın. Bir gün sonra orada nasıl olacaktın? Bu sebeple yüzüne hayretle bakmıştım. Görüyorum ki bu akşam tam yerinde ve zamanındasın.”

             Vade tamamsa elden ne gelirdi ki…

             Süleyman Peygamber zamanında adamı can vereceği yere rüzgâr götürüyordu, beni tır getirmişti. Kıpırdayacak durumda olmadığıma göre alacağım tedbir da kalmamış demekti. Pırlanta bir söz geçti aklımdan: “Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler.” Marifet sahibi bir büyük insanın sözüydü. Demek oluyordu ki yapabileceğimiz bir şey kalmamıştı, beklemekten başka çaremiz yoktu.

             Gözlerimi açıp tavana bir daha bakmadım. Tavan üstüme gelecekse, beni ezerek sevgili eşimden, iki yavrumdan, yakınlarımdan, dostlarımdan ayıracaksa gözlerim kapalıyken ayırsındı. Oğullarımı evlendirip mürüvvetlerini görmek, gelinlerimi kızlarımmış gibi baş tacı yapmak, torunlarımı çocuk parkına götürüp birlikte vakit geçirmenin mutluluğunu yaşamak kaderimde yoksa elimden ne gelirdi? Neylerse güzel eyleyenin Rabbimin takdirine karşı çıkılır mıydı? Belki hakkımızda hayırlı olan da böylesiydi. 

             Koridor ve merdivenlerin tenhalaştığı insan seslerinin iyice azalmasından anlaşılıyordu. İçeridekilerin çoğu dışarıya çıkmış olmalıydı. Yüreğimde bir yalnızlık, terkedilmişlik hissi… His değil belki kahır… Kimseye değil, kendime kahır… 

             Sarsıntı kısa aralıklarla devam ediyor, bina çatırdıyordu. Tavandan küçük parçalar düştükçe ölüme yavaş yavaş değil hızla yaklaştığımı hissediyordum. İlginçtir; ölüm artık bana ürküntü vermiyor, korkunç görünmüyordu. Ölüm bana güzel bir kavuşma gibi, buluşma gibi görünüyordu. Ölüm bana dost gibi, arkadaş gibi, yoldaş gibi görünüyordu. Ölüm bana rahatlık, mutluluk, huzur getirecek gibi görünüyordu. Ölümü kabullenmekten öte, sanki ölüme alışmış, ölümü sevmiş, ölümü özlemiş gibiydim. Gözlerimi açmadan bir an önce tavanla birlikte gelmesini bekliyor gibiydim.   

             Müthiş bir gürültüyle istem dışı gözlerimi açtım.

             Karşımdaki hastanın kıpırdadığını gördüm. 

             Kapımız tekmeleniyordu. 

             Az sonra içeriye insanlar girmeye başladı. Kapı kırıldı mı, elektronik kilidi bozuldu da kendiliğinden mi açıldı, anlayamadım. İçeriye telaşla dalan insanlardan ikisi bana, diğerleri diğer hastalara koştu. Bana gelenlerden biri Gazi, diğeri amcası, benim can dostum, arkadaşım Mehmet’i. Aceleci ve telaşlıydılar. 

             “Hüseyin Abim biz geldik!” dedi Gazi. 

             O anda artan sarsıntıyla birlikte tavandan koparak düşen sıva parçaları çoğalıverdi. Amca yeğen hemen üzerime kapandılar. Beni peş peşe düşen parçacıklardan korudular. Parçacıkların büyüyeceğini düşünmüş olmalılar ki üzerimden çekilmediler. Ortalığı toz kapladı. Birkaç saniye sonra hemen yanlarında bir ses emretti:

             “Ne duruyorsunuz, hastayı alıp çıkın dışarıya!” 

             Bu emreden sesin sahibini tanıdıktı. Kalp krizi geçirdiğimi anlayıp alaya el koyan, anjiyomu yapan, iki tıkalı damardan birini balonla açan, diğerine dokuzuncu stendimi yerleştiren gönüllü Doktor Melih Bey’di. Kablolarımı bir hareketiyle söktü, “Çabuk çıkın!” dedi. Yürüyecek durumda olmadığımı ilk Gazi anladı. Döndü amcasının yardımıyla beni sırtına aldı, yürüdü. Tekmelerden bozulduğu için artık hep açık duran yoğun bakımın kapısından çıkıp koridoru geçtiğimizi, merdiveni indiğimizi hatırlıyorum. Dışarı çıktığımızı hatırlamıyorum. 

             Kendime geldiğimde çadırda, bir sedye üzerindeydim. Kolumda serum, başımda Doktor Melih Bey, Mehmet dostum ve Gazi yeğenim vardı. 

             “Geçmiş olsun abi. Bizi korkuttun!” dedi Gazi.

             “İsteyerek olmadı.” diye şaka yapmak istedim, sesim çıkmadı. 

             Mehmet üzgün gülümsüyor, ima ila başını sallıyordu. Şakayı o yaptı.

             “Yok öyle bizi enkaz altında bırakıp da gitmek.” dedi.

             Sonra olanları Melih Bey anlattı: Gazi beni sırtlayıp çıkarırken anjiyo yaram açılmış, kanamam başlamış, epeyce kan kaybetmişim. Ardından bayılmışım. Çadırda yeniden bandajlamışlar fakat üzerine koyacak kum torbası bulamamışlar. Bir hayli hasar gördüğü için hastane binasına da girememişler. Naylon poşete ıslak toprak basarak bandaj üzerine koymuşlar. İğne ve serum derken kendime gelmişim. Yedi yüz kilometre uzaktan gelip de deprem bölgesinde kalp krizi geçirmek, bir de depreme yakalanmak kaderden başka ne ki… 

             Çadır hastanede bir gün yatınca iyice kendime geldim. 

             Gazi, tıraş takımıyla yedek gömlek, çamaşır, pantolon, mont bulunan çantamı getirdi. Giyindim. Ayaklarım çıplak kaldı. Yedek ayakkabı almamıştım, ayağımdaki botlar da kriz geçirdiğim yerde kalmış, kaybolmuştu. Dükkanların çoğu enkaz haline gelmişti, sağlam kalanları da kapalıydı. Ayakkabı alabileceğim bir yer yoktu. Kara kara düşünürken Doktor Melih Bey, 

             “Bende bir çift var!” dedi. 

             Gitti, vakit buldukça dinlendiği, uyuduğu konteynerden aldı geldi, önüme bıraktı. 

             “Ayağına uyacak mı, bak!” dedi. 

             Baktım benim giydiğim numara.

             “Uyar!” dedim.

             “O halde sizin olsun. Buraya geleli hep giydim, yıprandı. İyi ki atmamışım. Sizi Ankara’ya götürür. Yolculuk bitince siz atarsınız.”

             Yıpranmış gri, spor ayakkabıları giydim, çocuklar gibi sevindim. 

             Kalp kriz geçirenlerin belli bir süre geçmeden yapacakları uçak yolculukları sakıncalı bulunurmuş. Ankara’ya uçakla, Melih Bey’in sıkı kontrollerinden sonra onunla birlikte, hiçbir sorun yaşamadan döndüm.   

             Ayakkabılar mı?

             Onlar sıradan ayakkabılar değil, hayat kurtaran adamın ayakkabıları.  

             Bana yüz yılın felaketini, ölümü, yeniden doğuşu, yaşama sevincini hatırlatacağı için o eski ve değerli ayakkabıları atmaya kıyamadım. Saklıyorum. Saklayacağım. 

   

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 195. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 195. Sayı