Eve Dönünce


 01 Aralık 2020


Ormanı, ormanın girişindeki terk edilmiş kulübeyi, kulübenin yanında oturan köpeği, köpeğin kapkara iki gözünü, o gözlerde kendi gözlerini gördü. “Niye betonda oturuyorsun?” “Anlamadım.” dedi yanındaki kameraman. Sesli söylediğini fark etmemişti. “Şu köpek…” dedi. “Hava çok soğuk; toprak daha sıcaktır, betona oturmuş.” 

Çekmeköy ormanlarında sağlıklı yaşama dikkat çekmek için düzenlenen koşunun haberini yapacaklardı. Çekimin bir kısmını yaptılar, koşu başladı. Keskin bir soğuk vardı. Kalın giyinmesine rağmen, elleri ayakları sızlıyordu. O zayıf köpeğin zavallı hâli aklından çıkmıyordu. Endişeli, ürkek bakışları ona tanıdık geldi. Bu şehre yeni geldiği, fakülteye başladığı zamanları hatırladı. İstanbul korkutuyordu insanı. İçinden birkaç kez bırakıp dönmek gelmişti. Yuvasına, anasının merhametli kucağına sığınmak… Dönerse kendine inancı kalmayacaktı. Başaramadım, diyecekti. Bir kere başaramadım derse bir daha nasıl ayakları üzerinde dururdu? Nasıl geçerdi koca bir ömür? Dönmedi. Zorluklarla baş edebilmeyi öğrendi. Mezuniyet sonrası asgari ücretle, küçük bir televizyon kanalında çalışmaya başladı. Yetenekli, gelecek vadeden bir muhabir olarak görülüyordu artık. 

Çekimleri bitirip dönerken baktı, köpek yine oradaydı. Ne kadar yardıma muhtaç bir hâli vardı. Birkaç kişi başına toplanmış konuşuyorlardı. “Kaç saattir burada, yürüyemiyor herhâlde.” “Karnı da açtır.” “Yazık!” Ayla, köpeğin o zavallı görünüşünden etkilendi, fotoğrafını çekti. Yaklaştı, sırtını okşadı. Siyah-beyaz, kırçıllı, uzun, dalgalı, ipeksi tüylerin altında titreyen bir can eline değdi.  “Çok üşümüş!” diye mırıldandı.  “Pati ver kızım!” dedi. Köpek ön ayağını kaldırıp uzattı. “Merhaba!” dedi şefkatle. Birkaç adım ötede şoförle bekleyen kameramana seslendi: “Süleyman abi gel bak, bu köpek eğitimli.” “Eğitimliyse sahiplidir.” diyerek geldi Süleyman. Oradakiler “Biz koşu için erkenden geldik. Sahibini görmedik, sabahtan beri burada yalnız…” dediler. Süleyman, çalıştıkları televizyon kanalının sokağındaki kedilere, köpeklere mama taşıyan bir hayvanseverdi. Köpeğin kafasını okşayıp severken  “Bu, İngiliz Setter diye bir ırk.” dedi. “Avcıların kullandığı bir köpektir. İyi bir av köpeği değilse terk edilmiş olabilir.” Şoför, “Allah korkuları yok mu bunların! Bu soğukta hayvan aç susuz buralara mı atılır?” diye söylendi.  Ayla, biz bu kadar üşürken o donuyordur, diye düşündü. Onu burada bırakıp gitmek, ölüme terk etmek olurdu. Öyle manalı, masum, mahzun bakıyordu ki… “Süleyman abi ben bu köpeği eve götürmek istiyorum. Taa Beşiktaş’a nasıl götüreceğim?” dedi. “Ne yapacaksın, sahiplenecek misin?”  “Geçici yuva olurum. Sahibi çıkmazsa sahiplendiririm. Garibim konuşamıyor ki! Sıkıntısını anlatamıyor. Kayboldum, diyemiyor; ailem nerede, diye soramıyor; ağrıyan bir yeri varsa söyleyemiyor.  Ne olur götürelim! Böyle bırakmayalım.” derken gözleriyle de yalvarıyordu.  Şoför, “Gerçekten böyle bir sevaba girecek misin? Helâl sana be! Seni eve bırakırız.” dedi. Süleyman, “Hiç kalkmadığına göre sakatlanmış olabilir.” diyerek kucağına alıp arabaya götürdü. Köpeğin başındaki kadınlar da “Çok zayıf düşmüş, iyi bir mamayla beslemek lazım.” deyip mamaları için maddi destek sağlayabileceklerini söylediler. Ayla’nın telefon numarasını aldılar. 

Ayla, arabanın arka koltuğunda yatan köpeğin yanına oturdu, kafasını kaldırıp dizlerine koydu. Süleyman, “Sen kanalın oradaki köpeklerden kaçıyordun. Hani korkuyordun!” dedi. “Korku değil de başka bir şey benimki...” dedi bir eliyle köpeğin başını okşarken. Arabada uyuyakalan köpeği uzun uzun seyretti. Sonra camdan dışarıya daldı gözleri… Ah Pikaçu! Lojmanda hayvan beslemek yasak diyeşikâyet etmişler. Bir gün okuldan geldim, yoktun. Göndermişler seni. Ne üzülmüştüm! Sen gittin ya Pikaçu, çocukluğum da bitti. Ankara, evim, yuvam…  Birden gözleri ışıl ışıl parladı, heyecanla “Aaa, buldum! Adı Pika olsun! Pikaçu’nun Pika’sı.” diye bağırdı. Şoför “Pika neymiş? Ecnebi adı koyma.” dedi. Süleyman, “Pikaçu, bir çizgi film kahramanıydı.” dedi. O benim kahramanımdı, diye düşünüp gülümsedi Ayla.

Eve vardıklarında önden koşarak kapıları açtı. Süleyman, Pika’yı kucağına alıp bodrum kattaki iki küçük odalı daireye indirdi. Kanepeye yatırdı. “Bir şeye ihtiyacın olursa ararsın.” diyerek gitti. Köpek perişan bir hâlde yarı uyur yarı uyanık yatıyor, arada gözlerini açıp etrafına korkarak bakıyordu. Yolda aldıkları mamadan bir kaba koydu, başka bir kaba da su doldurup getirdi. “Ne yapacağız şimdi seninle Pika? Gel bakalım, acıkmışsındır sen. Gel kızım, korkma! Bak sana mama getirdim.” Pika doğrulup ayağa kalktı, kanepeden atlayıp koşup mama tasının yanına gitti. “Sen yürüyebiliyormuşsun! Soğuktan donmuş ayakların o betonda demek ki! Ah kıyamam ben sana!” Koltuğa oturup sevgi dolu bakışlarla onu seyretti. Pika, hızlı hızlı mamasını yiyor; arada kafasını kaldırıp ürkek ürkek, bakıyordu. Mamasını bitirmesini bekleyen Ayla seslenince yanına gitti, siyah burnuyla bacaklarını kokladı. Aşağı doğru sarkan kulaklarıyla oynayıp “Ne kadar sevimlisin sen?” dedi. Minnetle gözlerine baktığını görünce kucağına aldı. Pika iyice sokuldu. Kucağında sıcaklığını hissetti; ısınmıştı, titremiyordu artık.  Nasıl bakması gerektiğini, hangi mamaların daha besleyici olduğunu araştırdı. Ormandaki koşu alanında tanıştığı iki kadın, telefonla arayıp istediği mamanın adını sordular. İnternetten hemen sipariş vereceklerini söyleyip adresini istediler. Telefonu kapattı, “Bak Pika, İstanbul’un da merhametli insanı eksik olmuyor hiç.” dedi. Şimdi seni dışarı çıkarmak lazım…

Pika’yı alıp evin yakınındaki Abbasağa Parkı’na götürdü. İnsanların burada köpeklerini gezdirdiklerini görmüştü. Bu insanlar genellikle aynı saatlerde parka gidiyor, dolayısıyla da birbirlerini tanıyorlardı. Köpekler oynarken sahipleri de konuşup sohbet ediyordu. Onların yanına gidip selamlaştı. Pika, köpeklerin yanına gitmedi, Ayla’nın yanından ayrılmadı. “Parka ilk gelişi, çekiniyordur.” dediler. O sırada hafif bir patlama sesi duyuldu. Pika çok korktu, Ayla’nın bacaklarının dibine iyice sokuldu. “Korkma kızım yok bir şey, korkma!” diye kafasını okşadı, sakinleştirdi. Oradakilere ormanda ne hâlde bulduğunu anlattı. “Her ne yaşadıysa travma yaratmış hayvanda, yüksek sesten korkması normal.” dedi adının Yasemin olduğunu öğrendiği kadın. Ayla, “Biraz besleyeyim, bakayım, toparlanınca sahiplendiririm diye düşünüyorum. Ben ona yuva olmayı isterim ama çalışma saatlerimiz düzensiz. Çekimler için şehir dışına gittiğimiz de oluyor.” dedi. “Bir veterinere götürmelisin, aşılarını yaptır. Kendine gelince, sahiplendiririz. Ben çok sahiplendirdim. İnsanlar hevesleniyor çocuklarına arkadaş olsun diye alıyorlar, tatile giderken de sokağa atıp gidiyorlar. Hayvanın psikolojisini düşünen yok.”

Ertesi gün Ayla’nın izin günüydü, taksiyle veterinere götürdü. Pika önce taksiye binmek istemedi. “Kızım seni ormana taksiyle mi götürüp bıraktılar? Niye korkuyorsun? Bin hadi!” deyince korka korka bindi. Veteriner “Çok sağlıklı, hiçbir sıkıntı yok; biz tedbirli olalım, parazit ilacı verelim.” deyip bir hap içirdi, sırtına damla damlattı. Ayla “Memeleri büyük büyük, doğum yapmış olabilir mi?” diye sordu. “Belki doğum yapmıştır, bilemiyorum. Bana normal geldi.” dedi genç veteriner.

Sabah erkenden kalkıp işe gitmeden, akşam iş dönüşü yemeğini yemeden Pika’yı parka götürüyordu. Herkesin köpeği sahibinden iki üç adım önde gidiyor, Pika onun ayaklarının dibinden ayrılmıyordu. Yasemin Hanım’la “İyi bir yuva bulmalıyız, çok hassas.” diye konuşuyorlardı. Aslında çok da acele etmiyordu sahiplendirmek için, hayvan güçlenmeden vermek istemiyordu. Biraz daha toparlasın, biraz daha sağlıklı olsun derken birkaç hafta geçti. 

Her akşam iş dönüşü kapının açılma sesini duyan Pika, koşuyor; bacaklarının etrafında dönüyor; sarılmasını, sevmesini bekliyordu. Onun böyle heyecanla beklediğini görünce Ayla da heyecanlanıyor, mutlu oluyordu. Sabah akşam dışarı çıkarmasına rağmen Pika, bazen korktuğu için bazen ilgi çekmek için evin içine de çişini yapıyordu. Çok pis kokuyordu. Ayla, çişleri temizliyor, eline taktığı poşetle kakasını alıp atıyordu. Bunları yaparken midesi bulanıyordu. Kendini affettirmek için kucağına çıkan, kafasını kolunun altına sokan, sürekli sarılmak isteyen Pika’nın bu hâlini görünce kızacaksa da kızamıyor, sarılıp seviyordu. Birbirlerine alışmışlardı artık. İş çıkışı yemeğe, sinemaya, tiyatroya, konsere gidelim diyen arkadaşlarına “Pika bekler, gecikemem.” diyordu. Bütün hayatını ona göre şekillendirmeye başladı. Sahiplensem mi acaba, diye düşünüyordu. Kendisine can yoldaşı olmuştu. 

O gece nöbetçiydi. Polisin şafak operasyonuna katılıp çekim yapmışlardı. Gündüz ekibi gelince çıktı iş yerinden. Yorgundu. Uykusuzdu. Eve gidip uyumak istiyordu. Vapurda soğuk rüzgâr yüzüne çarpınca kendine geldi. Beşiktaş’ta vapurdan inenlerle beraber meydandaki kalabalığa karıştı. Şair gibi gözlerini kapattı bir an, sucuların çıngırak seslerini duymasa da vapur düdüğüne karışan arabaların gürültüsünü,  hep bir telaşı olan insanların sesini dinledi. İstanbul’a ilk geldiğinde bu meydanda küçücük kaldığını zannetmişti, nokta kadar. Bir anda yok olsam kimsenin dikkatini çekmez, İstanbul eksilmez, diye düşünmüştü. İstanbul'da milyonlarca insan, milyonlarca insanda ayrı bir İstanbul vardı. Artık yalnız değilim, ben de bu insan selinden bir damlayım, diye düşünerek yürüdü. Çarşıdan geçerken esnafla selamlaştı, hâl hatır sordu. Öğrencilik yıllarında oradaki kahvaltıcılardan birinde çalıştığı için çarşı esnafıyla ahbap olmuştu. Bazen sanki burada doğmuş büyümüş gibi hissediyordu kendini. Ona ev bulan emlakçı, ablası; eşyalarını taşıyan nakliyeci, ağabeyi olmuştu zamanla. 

Eve gelince Pika kapı sesine koşup gelmedi. “Pika! Ben geldim!”  diye seslendi. İçerden inlemeli bir ses geldi. Bazen ilgi çekmek için böyle sesler çıkarıyordu. Yine şımarıklık yapıyor, diye düşündü.  O, kalkıp gelmeyince Ayla kollarını açıp ona doğru yürüdü. Yattığı yere kaka yaptığını görünce “Kanepeye yapılır mı?” diye kızdı. Pika, suçlu, mahzun bakıp başını yastığın altına sakladı. Söylene söylene eline poşet takıp geldi.  Almak için eğildiğinde kaka zannettiği şeyin, ölü bir köpek yavrusu olduğunu gördü. “Aman Allah’ım düşük yapmış bu! Kızım sen hamile miydin? Ben sana kıyamam! Ne olur Allah’ım bir şey olmasın!” deyip ağlamaya başladı. Bir taksi çağırıp hemen yakındaki başka bir veterinere götürdü.  Veteriner muayenesini yaparken Ayla hem ağlıyor hem de daha önce veterinere götürdüğünü, köpeğin hamile olduğunu söylemediğini, sadece parazit ilacı yaptığını anlatıyordu. Veteriner, muayenesini bitirince “Hamile köpeğe parazit ilacı verilmez, belki de o düşüğe sebep olmuştur. İçerde iki yavru daha var. Onlar sağlıklı, bir iki ay içerisinde onları doğuracak.” dedi. Eve döndüler. 

Hâlsiz mecalsiz yatan Pika’ya bakıp bakıp ağladı. Yasemin Hanım’ı arayıp olanları anlattı. Pika’yla ilgili bir şey danışmak istediğinde hep onu arıyordu. Yasemin Hanım, beş dakika sonra tekrar aradı. “Benim içim rahat etmedi. Üç yavruya hamile kalması mümkün değil. Bu, bir batında altı yedi tane doğuran bir cins. Etiler’de büyük bir veteriner kliniği var. Oraya götür.” dedi. “Orası pahalıdır Yasemin Hanım, ben nasıl götüreyim oraya?” “Ben bir İlhan Hoca’yla konuşayım.” deyip kapattı telefonu. Hocaların hocasıydı İlhan Hoca, hasta filan bakmıyordu artık. Yasemin Hanım’ın telefonda anlattıklarından etkilenmiş, Ayla’yı kendisi aramıştı.  “Elinde ne iş varsa bırak, o köpeği hemen buraya getir.” dedi. Apar topar evden çıkıp yine bir taksiye binip gittiler. Klinikten içeriye girince hiç havlamayan Pika, bir kez “Hav!” dedi. İlhan Hoca, kafasını odasının kapısından çıkarıp “Bu, hamile köpek sesi; kim havladı?” diye sordu. Ayla, köpeğin havlama sesinden hamile olduğunu anlayan Hoca’ya şaşkınlıkla, hayranlıkla bakarak kendini tanıttı, “Biz geldik.” dedi. İlhan Hoca, Pika’yı ultrasonla muayene etti. “İçerde bir tane canlı yavru görüyorum ama doğması mümkün değil. Annenin içinde başka ölü yavrular var. Üstelik bazıları gelişmemiş, hem canlı yavruyu hem anneyi zehirlerler. Kayıt işlemlerini yaptır, hemen ameliyata alalım.” dedi. Sekreter, ameliyat masrafının ne kadar olduğunu söyleyince İlhan Hoca’ya gidip ameliyatı karşılayacak parasının olmadığını, hayvansever arkadaşlarından toparlasa bile, bu kadar parayı çıkarabileceğini zannetmediğini söyledi. İlhan Hoca “Sen ne kadar getirebilirsen benim için uygun.” dedi. İş yerindekiler, annesinin arkadaşları hatta kardeşinin üniversiteden hocası bile para gönderdiler. İstenen paranın yarısı toplanabildi. Yavrularla birlikte rahmi de alınan Pika, eve geldiklerinde narkozun etkisiyle kustu. Kendi kusmuğundan tiksinen Ayla, onun kusmuğunu temizledi. Pika yattığı yerden suçlu suçlu baktı. “Güzel kızım benim, olsun, temizlerim. Sen iyi ol yeter ki!” dedi sevgi dolu bir sesle. Başını okşadı. “Bu benim insanlık görevim.” Pika kanepede uyudu. Ayla, karşısındaki koltukta onu seyretti. Birlikte bir hikâyemiz var artık, seni vermek çok zor olacak ama sana daha iyi bir yuva bulmalı.

Dikişlerini aldırmak için gittiğinde İlhan Hoca’ya köpeği sahiplendirmek istediğini, alabilecek bir tanıdığı olup olmadığını sordu. “Arka komşum Sevilay Hanım var. On yedi yaşındaki köpeği iki senedir yatalaktı, dün onu uyuttuk. Çok üzüldü. Bir daha köpek bakmam, dedi ama anne oğul çok ilgililer. Gelip görsün; belki fikrini değiştirir.” Sevilay Hanım’ı arayıp çağırdı.  Geldiğinde “Bu güzel kıza yuva arıyoruz.” dedi İlhan Hoca. Kadın otururken “Aman aman! Köpek filan istemiyorum, tövbe dedim.” diyordu ki Pika kadına gidip bacaklarını kokladı; dönüp Ayla’nın yüzüne baktı, onun gülümsediğini görünce iyice sokuldu. O herkesten korkan kaçan Pika, Sevilay Hanım’a türlü şebeklikler yaptı. Bir taraftan köpeği seviyor bir taraftan konuşuyordu Sevilay Hanım. İki senedir hiç tatile gitmediğini, artık gezip tozmak istediğini anlatıyordu. Köpeğin hikâyesini dinleyince merhametli yüreği dayanamadı. “Tamam, biz sahiplenelim. Oğlum da zaten köpeğimizin ölümüneçok üzüldü.” dedi. Pika anlamış gibi Sevilay Hanım’ın yüzüne sevimli sevimli baktı. Ayla’nın tedirginliğini fark eden Sevilay Hanım, köpeğin yaşayacağı yeri görmesi için eve birlikte gitmeyi teklif etti. Kliniğin arka sokağında bahçeli, iki katlı bir villaya gittiler. Pika daha bahçeye girer girmez, heyecanlandı. Evin içine girdi, merdivenlerden üst kata çıkıp geri aşağı indi. Sevilay Hanım “Eskiden yaşadığı ev de böyle bir ev olmalı, hiç yabancılık çekmedi.” dedi. Ayla, “Düşünsenize sevildiği, oyunlar oynadığı, önüne sabah akşam yemeğinin konduğu böyle bir evden sonra hiç bilmediği bir yere terk edilmiş belli ki. Ormanlık alan. Hava soğuk. Çevrede kendi bölgelerini korumak isteyen diğer köpekler var. Yemek yok. Üstelik hamile. Nasıl bir vicdan bu? Bulduğumuzda o kadar zayıftı ki…” Bahçeye, evin içine iyice baktı, içi rahat etti Ayla’nın. Birbirlerinin telefon numaralarını aldılar. Her gün görüntülü konuşmak üzere sözleştiler. Pika’ya sarıldı. Pika da ona sarıldı, sonra Sevilay Hanım’ın yanına gitti. Şaşırdı Ayla.

Etiler otobüs durağına kadar yürüdü. Beyninde bin bir düşünceyle ilk gelen otobüse bindi. İyi ki sahiplenmeye kalkmadım, çok güzel bir yuva denk geldi. Evleri bahçeli. Maddi sıkıntıları da yok. Vermesem ben işteyken evde yalnız kalacaktı. Sevilay Hanım çalışmıyor, sürekli evde. Oğlu da evi ofis olarak kullanıyormuş. Ne güzel işte! Gün boyu yanında bir arkadaşı olacak. Zaten yıllarca köpekleri varmış, alışkınlar. Milletvekili kızı varmış, Mecliste hayvan hakları için bir şeyler yapıyormuş. Hastalansa İlhan Hoca iki adım ötede. El üstünde tutarlar. Çok sevdiler Pika’yı… Ben de sevmiştim. Pika da beni sevmişti ama Sevilay Hanım’ı görünce ona gitti. Onu seçti. Nasıl da kucağına gömdü başını. Birbirlerini sevdiler. Tabii ya benden daha iyi bir yuvası oldu. Arasam bulamayacağım bir ev. Oh! Çok iyi oldu, içim rahatladı…

Beşiktaş’ta indi otobüsten. Çarşıdan geçip esnafla konuşmak gelmedi içinden. Barbaros’tan çıkıp eve geldi. Kapıyı açınca Pika heyecanlanarak kalkacak, koşup ayaklarına dolanacak sandı. Sessizdi ev. Kızını evinden teliyle duvağıyla gelin çıkarmış bir annenin huzuru ve hüznüyle yığılıp kaldı koltuğa. Pika’nın mama tasına, tasın yanındaki su kabına, yere düşmüş oyuncağına, yattığı kanepeye baktı. Pika gitmişti, giderken sevgi dolu, heyecanla bakan kapkara iki gözünü de götürmüştü. Yüreğinde sızı, dipsiz bir yalnızlığın içine düştü.  Boğazına bir yumru oturdu. “Ah Pika! Sana yuva oldum zannetmiştim. Sen bana yuva olmuşsun meğer.” dedi titreyen sesiyle. Derin derin iç çekti, sarsıla sarsıla ağladı.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı