Fatih Kerimî’nin Türkiye ile İlişkileri ve İstanbul Mektupları


 01 Nisan 2020


Fatih Kerimi’nin temel eğitimini Kazan’da tamamladıktan sonra yükseköğrenim için Türkiye’ye geldiği bilinmektedir. Öğrenci olarak gelişinden itibaren onun Türkiye ile ilişkileri ömrünün sonuna kadar kopmamıştır. Türkiye’de bir taraftan öğrenimini sürdürürken diğer taraftan da Türk fikir ve sanat adamlarıyla ilişkiler tesis ettiği ve bu ilişkilerini Türkiye’den ayrıldıktan sonra da yazışmalarıyla sürdürdüğü anlaşılmaktadır.

Türkiye’de, Kerimi’de bir istidat görerek onunla ilgilenen ve kendisine yardımcı olan, Mekteb- i Mülkiye’de öğrenime başlamasına yardım ve aracılık eden kişi Ahmet Mithat Efendi’dir. Ahmet Mithat Efendi, yıllar sonra Kerimi’ye gönderdiği ve ölümü üzerine Rızaeddin bin Fahreddin’in Orenburg’da yayınladığı kitaba aldığı mektuplarından birinde bu ilişkinin başlangıcını şu sözlerle anlatmaktadır:1

“O gün hatırınıza gelir mi ki, hani ya Karantina İdaresi’nde sizi Mekteb-i Mülkiye’ye kabul ettirmek müzakere ve teşebbüsünde idik. Hani ya size demiş idim ki: “Bu bapta gayret ederim amma bade’t- tahsil burada kalmanız şartıyla değil, yine Rusya’ya dönüp oradaki ihvan-ı dini talim ve terbiyeye hizmet etmeniz şartıyla!” Evet, bunu hatırınızdan çıkarmamış olduğunuza eminim. Çünkü işte verdiğiniz vaadi [tutarak] oraya dönüp hizmet-i talimiyeye başlamışsınız. Mevla rüfekanızla beraber muvaffak buyursun. Amin.”

Fatih Kerimi’nin öğrenimini tamamladıktan sonra ülkesine dönmesi ve milletine hizmet etmesi şartıyla gerçekleşmiş olan bu yardımı unutmadığı ve Ahmet Mithat Efendi’den her zaman büyük bir saygıyla söz ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte Türkiye ve İstanbul’la ilişkilerini sürdürdüğü de görülmektedir. Nitekim yıllar sonra 1901 yılında Tatar iş adamı Şakir Remiyev’le birlikte gerçekleştirdikleri Avrupa seyahatinin dönüşünde İstanbul’a uğramış ve on üç gün kaldığı İstanbul’la ilgili izlenimlerini seyahatnamesinde okuyucularıyla paylaşmıştır.2 Kerimi’nin, kitabının İstanbul’la ilgili bölümünde bu şehirden büyük bir övgüyle söz ettiğini, İstanbul’u “mevki-i coğrafiyesi, ehemmiyet-i siyasiye ve ticariyesi, ve manzarasının güzelliği cihetiyle dünyanın birinci beldelerinden” saydığını, hatta “İstanbul gibi ucuz, havası iyi, manzara-i tabiiyesi güzel olan yer Avrupa’da bile yoktur” şeklinde bir hüküm verdiğini görüyoruz. 3 İstanbul’un camilerinden, saraylarından vb. de övgüyle söz eden Kerimi, yol arkadaşı Şakir Remiyev’le birlikte katıldığı Sultan II. Abdülhamit’in Cuma selamlığı törenini de ayrıntılı olarak anlatmıştır. Bu küçük seyahatnamedeki İstanbul’la ilgili bölüm, Kerimi’nin Türkiye’ye ve İstanbul’a karşı hissettiği samimi ve güzel duyguları yansıtır. Fatih Kerimi’nin, vatandaşlarının İstanbul’u ziyaret etmeleri konusunda teşvikçi olmak istediği de kitabın bu bölümünde yazdıklarından anlaşılmaktadır. Kerimi bu vesileyle kendisinin daha önce öğrenim gördüğü Mekteb-i Mülkiye hakkında da bilgi vermiştir. Türkiye’deki matbuat ve önde gelen yazar, şair ve fikir adamlarından söz ederken Cevdet Paşa, Namık Kemal, Muallim Naci, Recaizade Ekrem, Ahmet Mithat Efendi, Mahmut Esat Efendi gibi isimleri zikreden Kerimi, bunların “Avrupa’da dahi tanınmış zatlar” olduklarını belirtir.4

Bu seyahat sırasında Ahmet Mithat Efendi ile de görüşen Fatih Kerimi, bu vesileyle bu ilk romancımız hakkında ona karşı hissettiği minnettarlığı yansıtan övgü dolu ifadelere yer vermiştir. Önce kendisinin Beykoz’daki evine giden Kerimi, yazarı evde bulamadığı için ertesi gün Galata’da Karantina idaresindeki görevi başında ziyaret eder. Ahmet Mithat Efendi’nin kendisini görür görmez tanıdığını ve hem kendisine hem de yol arkadaşı Remiyev’e yakınlık gösterdiğini belirten Kerimi, Ahmet Mithat Efendi hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:5

Bu zat Türklerin en meşhur erbab-ı kaleminden olup milletine ve vatanına ve alelumum âlem-i İslamiyet’e unutulmayacak derecede büyük hizmetler göstermiştir. Roman, hikâye, hikmet ve felsefe-i diniye ile tarih ve sair şu’bat-ı fenniyeye dair birçok şeyler yazmış ve yazdıklarını ihtiyac-ı zamana ve ahalinin tabiatına muvafık yazarak ahaliye okutturabilmiştir.

Fatih Kerimi, Ahmet Mithat Efendi’nin yanına gittiğinde, daha önce onun hakkında kaleme almış olduğu “bir risalecik”i “tab’ına müsaade almak için kendilerine takdim” ettiğini, “şayet müsaade verilirse” ileride yayınlayacağını da belirtmektedir.6 Bildiğimiz kadarıyla Kerimi’nin böyle bir kitabı yayınlanmamıştır. Ahmet Mithat Efendi’nin mi bunun yayınına müsaade etmediği, başka sebeplerle mi yayınlanamadığı şimdilik bilinmemektedir.

Fatih Kerimi’nin Türkiye’ye ilgisini ortaya koyan bir başka ve Avrupa Seyahatnamesi’nden daha kapsamlı ve kuşkusuz daha önemli eseri İstanbul Mektupları’dır. Kitaba yazdığı “Söz Başı”nda belirttiğine göre, 1912 yılı 29 Ekim’inde Kerimi’nin çalıştığı Vakit gazetesine bir mektup gönderen Zakir Remiyev, ondan İstanbul’a giderek izlenimlerini gazeteye göndermesi için ricada bulunur. Bunun üzerine İstanbul’a gelen Kerimi, buradan Vakit’e gönderdiği ve kendi ifadesiyle “feci vukuatın elim bir yadigârı” olacak yazıları Orenburg’a döndükten sonra “İstanbul Mektupları” adıyla kitap olarak yayınlamıştır.

1912 yılının Kasım ayında İstanbul’a gelen Kerimi, burada yaklaşık dört ay kalmış ve başyazarı olduğu Vakit gazetesine bu süre içerisinde yetmiş civarında “mektup” göndermiştir. İlki 3 Kasım 1912 ve sonuncusu 9 Mart 1913 tarihli bu yazılarda Kerimi hem vatandaşlarını Balkan Savaşının seyrine dair bilgilendirmiş hem de İstanbul’da görüştüğü fikir-sanat adamları ve yöneticilerle ilgili izlenimlerini yazmıştır.

Fatih Kerimi’nin, bizim açımızdan en önemli eseri şüphesiz İstanbul Mektupları’dır.7 1912 yılının kasım ayında İstanbul’a gelen Kerimi, burada yaklaşık dört ay kalmış ve bu süre içerisinde, başyazarı olduğu Vakit gazetesine o dönemin İstanbul’u ve Balkan savaşı ile ilgili yazılar göndermiştir. Aynı yıl toplu olarak basılan bu yazıların başına koyduğu önsözde Kerimi, bu İstanbul seyahati fikrinin nasıl çıktığını ve nasıl gerçekleştiğini anlatmaktadır. Vakit gazetesinin sahibi olan Tatar zenginlerinden Zakir Remiyev 29 Ekim 1912 tarihinde Fatih Kerimi’ye bir mektup yazarak Balkan savaşını izlemek ve izlenimlerini gazeteye yazmak üzere İstanbul’a gitmesini ister. Kerimi bu isteğe uyarak 1 Kasım’da Orenburg’dan hareket eder ve 9 Kasım 1912’de İstanbul’a gelir. Burada kaldığı dört ay zarfında, çoğu Vakit gazetesinde ve birkaçı da “İstanbul Teessüratı” başlığı ile, yine Orenburg’da çıkan Şura gazetesinde yayımlanan yetmiş yazı göndermiştir. İlk yazının tarihi 3 Kasım 1912, son yazının tarihi ise 9 Mart 1913’tür.

Son derece dikkatli bir gözlemci olan Fatih Kerimi’nin İstanbul’a gelişinin esas gayesi, Balkan Savaşı ile ilgili olayları takip etmek ve bunları gazetesine bildirmektir. Fakat o sadece bununla yetinmemiş, İstanbul’daki sosyal hayatı, halkın meydana gelen felaketler karşısındaki tutumunu, savaşın sivil halk üzerinde yaptığı tahribatı, gazete ve dergileri takip etmek suretiyle de aydınlar ve devlet adamları arasındaki siyasi ve fikri münakaşaları bu yazılarda objektif tahlillerle yansıtmıştır. İstanbul Mektupları’nı bizim tarihimiz açısından önemli kılan da budur. Son derece girişken bir şahsiyete sahip olduğu anlaşılan Fatih Kerimi, İstanbul’da entelektüel çevre ile tanışmış, birçok tanınmış yazar, şair ve fikir adamı ile özel mülakatlar yapmış ve bunlardan çıkardığı sonuçları da bu yazılarda dile getirmiştir. Zaten kendisi daha önce İstanbul’da Mülkiye mektebinde öğrenim görmüş olduğu için, bu çevre ile ilişki kurmada fazla güçlük çekmemiştir. Ayrıca bu kişilerle tanışmasında Yusuf Akçura ve meşhur Tatar seyyahı Abdürreşit İbrahim’in de kendisine yardımcı olduğu, birçok tanınmış şahsiyetle onların aracılığıyla görüştüğü anlaşılmaktadır. Kerimi’nin özel olarak randevu alıp konuştuğu kişiler arasında Enver Bey (Paşa), Sait Halim Paşa, Emrullah Efendi, Abdullah Cevdet, Ziya Gökalp, Sâtı Bey, Mizancı Murat Bey ve Halide Edib Hanım vardır. O tarihte tutuklanmış olan Ahmet Ağaoğlu ile de hapishanede bir görüşme yapmıştır. Kerimi, görüştüğü kişilerin birer fotoğrafını ve hususi olarak kendisi için yazdıkları birkaç satırlık el yazısı örneğini de almış ve bunları esere ilave etmiştir. Bu görüştüğü kişilere sormak üzere önceden hazırladığı sorular şunlardır:

1. İttihat ve Terakki Cemiyeti bir vakitler dahilde o kadar kuvvet ve nüfuza, hariçte o kadar hüsn-i teveccüh ve hayırhahlığa sahip olduğu halde bu mevkiini niçin koruyamadı?

2. Türk askeri Balkan savaşında niçin bu kadar kolay yenildi? Türkiye’nin devlet adamları bunun böyle olacağını önceden niçin kestiremedi?

3. Türkiye’nin, elinde kalan toprakları koruyabilmesi umudu var mıdır? Bundan sonra nasıl bir siyaset takip edilmelidir?

Kerimi’nin bu sorulara aldığı cevaplardan uzun uzadıya söz edecek değiliz. Esasen bu siyasî sorulara kimin nasıl bir cevap verdiğini tahmin etmek güç değildir. Asıl önemli nokta, bu mülâkatlarda konuşma sadece bu çerçeve ile sınırlı kalmamış, Kerimi’nin menşei dolayısıyla Türk dünyasının meseleleri de gündeme gelmiştir. Türk dünyası ile Türkiye arasındaki ilişkiler açısından kitaptaki bu bilgilerin son derece önemli olduğu kanaatindeyiz.

Bu ilişkilerle ilgili olarak yine önemli olduğunu düşündüğümüz bir husus da şudur: Kitabın sonundaki yazıdan anladığımıza göre, Kerimi’nin İstanbul’dan gönderdiği yazılar Vakit’te yayımlanmaya başladığında, önce büyük bir tepkiyle karşılanır. Kerimi gerçekleri olduğu gibi yazdığı ve Balkan Savaşı’nın gerçeği de Türkiye’nin hezimeti olduğu için, birçok okuyucu bunlara inanmak istemez ve Vakit gazetesini Türklerin değil de Hıristiyanların tarafını tutmakla itham eder. Gazeteye bu konuda birçok mektup gelir, hatta gazete yöneticilerini tehdit eden yazılar gönderilir. Kerimi bu tepkileri, yine o dönemde Orenburg’ta çıkan Yıldız gazetesinin gerçekleri çarpıtması ve Türkiye’nin çok güçlü olduğu, düşmanlarını kısa sürede hezimete uğratacağı şeklinde yayınlar yapması ile açıklamakta ve bu tür haberlerin halkın hissiyatını okşamakla birlikte gerçek olmadıklarının zamanla anlaşıldığını ifade etmektedir.

Tasvir ve tahlillerinde objektif davranmaya çalışan Kerimi’nin, buna rağmen İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı bir sempati beslediği dikkatten kaçmıyor. Bu cemiyetin mensuplarından önde gelen iki yüz kişinin tutuklanmasını çok sert bir şekilde eleştiriyor ve kendi ifadesiyle “Türkiye’nin en fazıl, en muktedir ve en vatanperver” iki yüz insanının hapse atılmasını Türkiye için büyük bir talihsizlik ve kadirbilmezlik olarak niteliyor. Onun Enver Paşa’dan da çok saygılı bir dille söz ettiğini, onu Türk ve İslam dünyasının kurtarıcısı olarak gördüğünü de belirtelim. Ancak Babıali baskınıyla İttihat Terakkicilerin yönetimi ele almalarından sonra onların yaptığı bazı hataları eleştirmekten de geri durmamıştır.

Fatih Kerimi’nin soğukkanlılığını kaybederek çok sert bir üslûpla tenkit ettiği kurumların başında, İstanbul›da çıkan gazeteler gelmekledir. Türk gazetelerinin halkın zihnini bulandırdığını, halktaki millî şuuru beslemek için hiçbir gayret göstermediklerini ve böyle zor bir zamanda hâlâ sayfalarında aşk ve muhabbet şiirleri, “derin felsefeli manzumeler” neşrettiklerini hayret ve şaşkınlıkla izlediğini ve buna çok yazıklandığını sık sık dile getirmekledir.

Sonuç olarak Fatih Kerimi, Türkiye’de öğrenim gördükten sonra ülkesine dönerek vatandaşlarına hizmet etmiş, Türkiye ile bağlantısını hiçbir zaman koparmamış bir Tatar aydınıdır. Onun hayatı ve faaliyetleri üzerinden yirminci yüzyılın başlarında Türkiye ile Türk dünyası arasındaki ilişkilerin mahiyetini ve düzeyini izlemek mümkündür. Kerimi, sadece ülkesi Tataristan’da değil Türkiye’de de hakkında ayrıntılı bilimsel çalışmalar yapılmasını hak eden bir yazar ve fikir adamıdır. 

 

1 Rızaeddin bin Fahreddin’in kitabındaki bu mektuplar Türkiye’de de yayınlanmıştır: Fazıl Gökçek, “Ahmet Mithat Efendiden Fatih Kerimi’ye Mektuplar”, Küllerinden Doğan Anka – Ahmet Mithat Efendi Üzerine Yazılar, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2012, ss. 221-233

2 Kerimi’nin bu seyahatnamesi Türkiye’de de yayınlanmıştır: Fatih Kerimi, Avrupa Seyahatnamesi, (Haz. Fazıl Gökçek), Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001.

3 A. g. e., s. 124-125.

4 A. g. e., s. 133-134.

5 A. g. e., s. 136.

6 A. g. e., s. 136.

7 Bu eser Türkiye Türkçesine aktarılarak yayımlanmıştır: İstanbul Mektupları (Haz. Fazıl Gökçek) Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001, XIV+367 s.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 160. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 160. Sayı