HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
HUDAYBERDİ HALLI 3
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 4
İSMAİL DELİHASAN 5
Cabbar Eşankul 6
Ülkü Taşlıova 7
Bu günlerde biri başka ülkeye para kazanmaya gitti denirse kimse pek şaşırmaz. Bir bakıyorsun ki, biri kârlı iş bularak Almanya’ya gitmiş, biri Amerika’ya, diğer biri Arap Emirlikleri’ne gidip geliyor. Şu seyahatlar devamında insanlar farklı durum ve sınavlarla karşılaşıyor: biri kazanıyorsa, diğeri kaybediyor, daha biri hayatta kaldığına şükür ediyor. Fakat bu tür hadiseler sırf yaşadığımız çağda değil de, eski zamanlarda da olmuş.
On dokuzuncu yüzyıl sonunda Kırım ve Türkiye arasındaki sınırlar açıktı. Akmescit civarındaki köylerin birinde Hasan ve Süleyman adında iki arkadaş yaşıyor. Hasan’ın ailesi ve iki çocuğu var. Süleyman kimi kimsesi yok, hayatını tek başına sürdürüyor. İkisinin fakirlikten iki yakası bir araya gelemiyor. Maddi durumlarını düzeltmek için iki seneliğine İstanbul’a gidip çalışmaya karar veriyorlar.
Birbirine yoldaş, zor gününde ayakdaş olmak üzere yola çıkıyorlar. İki yıl çok çabuk geçiyor, kazandıklarını alıp, bağrına yakın gizleyerek dönüş yoluna koyuluyorlar. Odessa Limanına yanaşan gemiden çıktıklarında şükür ediyorlar, çünkü yolun en ağır deniz kısmı geride bırakılmıştı. Artık bir araba bulup hiç olmazsa Arman Bazarı’na veya Or Kapı’ya kadar gelirlerse, gerisi kolay olacak derken bir tüccara rastlıyorlar. Biraz konuşunca onun Arman Bazar’a dek gideceğini anlıyorlar. Adam her birinden beşer ruble yol hakkı şartıyla onları arabasına alıyor. Yolcular da tabi ki, işlerinin kolayca hal olduğuna çok seviniyorlar.
Ertesi günü öğleden sonra Arman Bazar’a vardıklarında arabacıyla hesaplaşarak ayrıldılar. Pazarda karınlarını doyurup, yanlarına su, bir kaç katlama, peynir alarak geri kalan yolu yaya gitmeye niyetlendiler. Ör Kapı’yı geçince artık iyice kaş kararmıştı.
“Aha şu kenara çekilip geceleyebiliriz.” dedi Süleyman.
“Tamam olur, öyle yapalım.” diye kabul etti Hasan.
Sabah tan atar atmaz yola devam edeceklerine dair anlaşarak gecelemeye kaldılar.
***
Hasan, bozkırın bir kenarında yerde yatarken rahat edemedi. Hava serindi. Gökyüzünde tek yıldız dahi görünmüyor, hilâli de kara bulutlar kaplamıştı. Her yer zifiri karanlık...
Altına hırkasını sermiş, kafası altına yastık yerine bohça koymuş. Bir tarafından diğerine dönüp durdu. Rahat edeceği tarafı bulamadı. Arada bir derin derin göğüs geçirdi. Bir an evel uyuyabilmek için gözlerini kapadı ama nafile.
“Süleyman, çok rahat yatıyor. Ee tabii altındaki hırka daha kalın. Benim kaburgalarım ise taşları tek tek saydı.” diye düşünürken biraz ileride kamışlık yanında yatan arkadaşı istikametine göz attı. Başka tarafına döndü. Yine uykusu gelmedi.
Gecenin karanlığı serin rüzgârla beraber kulağına çeşit fikirler fısıldamaya başladı.
“Kendisi bir çöp gibi yapayalnızdır, ona bu kadar paranın ne gereği var? Bana gelince, durum farklı! Beni bekleyen karım, evlâtlarım var. İki yılda kazandığım şimdi fırt eder uçar gider... Tövbe tövbe. Onun kazancıyla benim ne işim ola?”
Hasan dönüp gene arkadaşına baktı. Ayakdaşı ise kürklü hırkasına sarılmış, karşı tarafa dönerek kıpırdamadan yatıyordu.
“Uyuyor.” diye düşündü. Tekrar öbür tarafına yattı.
“Yapışacaksın gırtlağına, keseceksin soluğunu... Bıraktın mı kamışlığa, ne duyan, ne gören olur. Kürklü hırkası da, parası da beni uzun vakit idare eder... Yav uyusana gayrı!” diye hitap etti kendi kendine.
“Karanlık gecenin, karanlık fikirleri... Benden ırak olun!” sözleriyle kendini sakinleştirmeye çalıştı.
Çalıştı ama başkasının parasını kendi cebinde hayal ederken çok sıcak geldiydi. Bozkırın orta yerinde yatarken hayalleri yabani aygırlar misali başını alıp bir bayırdan diğerine doğru koşturmaya benzedi. Nefsi hem kalbi, hem aklının hakimiyetini ele geçirmek üzereydi.
Kulağına birisi sanki: “Kalk, git boğazına yapış! Kimsenin haberi bile olmaz. Bak, etrafta da kimse yok.” diye fısıldıyor gibiydi.
“Kalk, git boğazına yapış! Kalk, git boğazına yapış!”
Hasan evine fazla parayla dönerse, köhne evini tamir edip bir bahçe satın alırsa ne kadar iyi olacağını düşündü. Zevcesi de çok sevinmiş olurdu. Elin çamaşırını yıkamaktan kurtulurdu. Halk arasında bir itibarı olur, düğünlere de her zaman davet edilir olurdu... Bu hayaller kalbine hoş gelen bir heyecan kattı. Kalbi artık: “Kalk, kalk, kalk.” diye vuruyordu. Adam kararını verdi.
Kalktı.
Büyük itina ile hiç ses çıkartmadan yerinden kalktı, yavaş adımlarla kamışlığa doğru yürümeye başladı. Heyecana kapılmıştı. Tabi ki, her gün yapılan bir iş değildi bu. Ayakları titremeye başladı, parmaklarının uyuştuğunu hissetti, ama gene de adımlamaya devam etti. Biraz daha yaklaştığında birden bire taze ve serin rüzgâr yüzüne vurdu. Adam kara niyetine kapılmış halde yürürken işbu serin yel yüzüne şamar gibi geldi. Donakaldı.
Aklı başına geldiğinde arkadaşı tarafından: “Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm...” sözleri işitilmeye başladı.
Hasan’ın ayakları takattan kesildi. O şuracığa otururak, ellerini kâh beline, kâh bacaklarına vurmaya, onları gizleyecek yer arıyormuşcasına hareketler yapmaya başladı. Az önce seytan şerrine uyup bu elleriyle hayatının en büyük hatasını yapacaktı. Bu rüzgarla suratına atarak Allah, sırf arkadaşını değil de, onu da korumuştu. Gözlerinden tek tek gözyaşları akmaya başladı.
***
Süleyman gözlerini açtığında tan atmak üzereydi. Ortalık henüz aydınlanmamış ise de, yakınlaşmakta olan şafağın aydınlığı biraz ileride yan tarafına dönerek, üşüdüğünden bacaklarını toplayıp yatan arkadaşını seçebildi. Yerinden kalkarak kürklü kalın hırkasını onun üzerine örttü. Kendi ise bacaklarının uyuşukluğunu gidermek için az öteye doğru yürüdü. Geri döndüğünde Hasan da uyanmış, hırkaya sarılmış oturuyordu.
“İyi uyuyabildin mi? ” diye sordu Süleyman.
“Keşke… Ya sen? ”
“Hiç sorma. Yatmaya yattım ama, birden bir vesveseye kapıldım... Kurtulamıyordum. Kulağıma sanki biri: “Kalk, Hasan’ı bıçakla, parasını al da kaç.” diye fısıldıyordu. Ayet’ül- Kürsiyi okumaya başladım, okuya okuya uyuya kalmışım.”
“Biliyor musun, ben de aynı vesveseye kapılmışım.” dedi Hasan arkadaşının yüzüne bile bakmaya utanarak ve arkadaşının da aynı duygular içinde olduğunu öğrenmenin verdiği şaşkınlıkla. “Neye uğradığıma şaşırdım kaldım. Hakkını helâl et kardeşim. Vallahi, ne ettiğimi bilemedim.” dedi.
“Sen de helâl et, dostum! Biliyor musun, bu topraklarda evel ezelden pek çok cenkler olmuş, çok kanlar akmış. Burası kana susamış der eskiler.”
“Yaa, belâlı bir yermiş burası! Kendi köyümüzden iyisi yokmuş! Tez tez yolumuza koyulalım. Uğursuz yerden ırak!” diyerek iki arkadaş telaşla yeniden yola koyuldular.
(Balkanlar Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Haziran 2024)