Fotoğraf


 01 Temmuz 2026


Arkadaşımın oğlunun düğünündeydik. Telefonla konuşmak için düğün salonunun lobisine çıktım. Masamıza on kere gelip zorla fotoğrafımızı çekmeye çalışan fotoğrafçı ile birinin tartıştığını gördüm.

-Vallahi cebimde üç manatım var. Bir manatını otobüse vereceğim geriye yalnız iki manatım kalıyor.

Ah be adam, fotoğrafın fiyatı üç manat paran olmasaydı çektirmezdin.

-Dedim ki arkadaşımın düğünü hatıra olsun. Fotoğrafın iki manata çekildiğini sanıyordum.

-Üzgünüm! yırtık bir hatıra fotoğrafın olacak o zaman. 

Fotoğrafçı öfkeyle fotoğrafı ikiye böldü, sonra da parçaları tekrar yırttı.

Fotoğrafın sahibi kıpkırmızı oldu, neredeyse ağlayacaktı. Ama hiçbir şey söylemedi. Bu zayıf, narin, yaklaşık kırk yaşındaki adamın hali içimi sızlattı. Aklıma çocukluğumda başıma gelen bir olay geldi.

İlçe merkezinden uzakta bulunan köyümüzde fotoğrafçı olmadığı için, özellikle öğretmenler ve öğrenciler, Müseyib’in ayda bir veya iki ayda bir gelişini dört gözle beklerdi. Müseyib standart boyutlu bir fotoğrafı bir manat karşılığında çekerdi. Bazıları üç, bazıları beş fotoğraf çektirirdi. Köydeki bazı zenginler onu evlerine davet eder ve aile üyelerinin istedikleri kadar fotoğrafını çekerdi.

Ben hiçbir zaman fotoğraf çektirmezdim. Cebimde param olmadığı için bahane olarak fotoğraf çekilmek hoşuma gitmiyor, diyordum. 

Bir çiftlikte muhasebeci olarak çalışan komşumuz Farzalı’nın en büyük oğlu Bandalı’nın fotoğraf çekmeye başlaması, Müseyib’in pazarını zayıflattı, hatta neredeyse tamamen bitirdi. Mesele şuydu ki, Bandalı bir fotoğraf için elli kuruş alıyordu. Aslında fotoğraflar biraz soluktu, kâğıt parlak değildi. Tek avantajı fotoğrafı almak için on beş gün beklemenize gerek kalmamasıydı, üç gün içinde size verirdi.

O gün tatildi. Kura nehrinin kıyısındaki bahçede oynuyorduk. Birdenbire Bandalı omzunda fotoğraf makinesiyle yanımıza geldi. Çocuklar etrafını sardı ve tek tek fotoğraf çektirdiler. Ben de cesaretlendim ve fotoğrafımı çektirdim. Sonraki pazar, Bandalı resim dağıtmak için aynı bahçeye geldi. Çocuklar paralarını verip resimlerini aldılar. Sıra bana gelmişti, cebimde elli kuruş olması için iki tane yirmi kuruş ve bir tane on kuruş olması gerekiyordu ancak cebimden kırk kuruş çıkmıştı. On kuruş eksikti. Görünüşe göre, oynarken cebimden düşmüştü. Kırk kuruşu Bandalı’ya verdim. “On kuruşu kaybettim” dedim. 

-Fotoğraf elli kuruş yalancı! Git kırk kuruşa tuz al ve kafana sür, dedi.

-On kuruşu da babamdan alıp veririm.

-Cehenneme kadar alırsın. Hiçte vermem dedi.

 Bunu söylediğini ve fotoğrafımı yırttığımı hatırlıyorum.

Sadece utanmakla kalmadım, hırsımdan az kalsın ağlayacaktım.

Bu olaydan üç gün sonra garip bir hadise meydana geldi. Avlumuzla Bandalıgil'in avlusu arasında bir ark akıyordu. Arkın üzerinden bir taraftan diğerine geçmek için beş altı metre uzunluğunda, geniş ve kalın bir tahta köprü inşa edilmişti. Bu köprüden geçerken, Bandalı’nın beş yaşındaki küçük kardeşi Ağasefer’in ayağı kayıp suya düşmüştü. Yanında bulunan yedi yaşındaki kardeşi Cahid de kardeşine yardım etmeye çalışırken oda suya düşmüştü. Boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kardeşler çığlık atmaya başlayınca, muhtemelen seslerini ilk duyan ben oldum. Hemen suya atladım. O zamanlar on bir yaşındaydım, uzun boylu ve iriydim iyi yüzebiliyordum. Kardeşleri kurtarmak o kadar zor değildi. Ama çocuklar çok korkmuştu. Onları alıp annelerine verdim. Anneleri çok sevindi ve benim için dualar ediyordu.

Bu haberin köyde, hatta okulda nasıl yayıldığını bilmiyorum. Öğle arasında bir toplantı düzenlediler. Hem müdür hem de sınıf öğretmenimiz beni o kadar övdüler ki... Hatta bana bir takdir mektubu bile verdiler. Bakü’den gelen “Azerbaycan Pioneri” gazetesinden bir muhabir de o toplantıya katıldı.

O da bana birkaç soru sordu ve hem tek başıma hem de öğretmenlerimle birlikte fotoğrafımı çekti.

Yaklaşık bir ay sonra, postacı bize özel bir zarf getirdi. Zarfın içinde, yazı işleri müdürlüğünden bana gönderilen bir mektup, iki gazete ve altı fotoğraf vardı. Gazetede benim hakkımda çıkan “Küçük Kurtarıcı” başlıklı haberi görünce o kadar mutlu oldum ki...

Sabah okula gittiğimde herkes beni sıcak bir şekilde karşıladı ve haber hakkında konuştu.

Garip olan şu ki, resmimi yırttıktan sonra her gün gördüğüm Bandalı ile bir daha hiç karşılaşmadım. Ondan nefret ediyordum. Bir gün onunla yüz yüze geldik.

Görünüşe göre hatasını anlamıştı.

-Ceyhun, gel fotoğrafını çekeyim para istemez dedi.

Ben:

-Fotoğrafı kendine sakla. Gerek yok dedim ve ondan uzaklaştım.

Hayal dünyamdan sıyrıldım. Gözlerim biraz uzakta müşterilerle sohbet eden fotoğrafçıya takıldı. Sanki Bandalı’yı görüyordum. 16-23.11.2024

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı