HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Ahmet Kartal 4
Coşkun Haliloğlu 5
Kardeş Kalemler 6
MARİYA LEONTİÇ 7
Kırk yıl öncesinden, aklımda kalan bir ikilik: “Duvarın dibinde resmim aldılar/ Ak kâğıt üstünde tanıyın beni”. Bu ikiliği hiç unutamadım. İçimde yazılmamış hikâyeler içine itti beni. Han duvarlarındaki yazılı gurbet kokan sözlere, anlatılmamış, yazılmamış öykülere götürdü. Yine daha o yıllardan aklımda kalan bir fotoğraf, bana durmadan bir şeyler fısıldadı sanki. Bir Atatürk heykeli önünde fotoğraf makinesinin karşısına geçmiş bir göçmen aile; bizi görün, tanıyın, anlayın, bizi hiç unutmayın, der gibiydi. Bu fotoğraf nereden geçmişti elimize, albüme nasıl girmişti; hiç hatırlamıyorum. Ama hiç de aklımdan çıkmadı. Öyle sanıyorum, Bursa’daki Atatürk heykeli önünde çektirilmiş bir fotoğraftı bu. Orta yaşlarda bir karı-koca, büyükçe bir kız çocuğu, onun daha küçüğü bir delikanlı, bir de annesinin feracesi eteğine sarılmış küçük bir çocuk... Kimdi bunlar, neyin nesiydiler, adları neydi, nereden gittiler, niçin gittiler... Bazen fotoğrafa dakikalarca bakar, her birinin hayat hikâyesini kurardım kendime göre. Annesinin feracesinin eteğine sarılmış olan küçük, ürkekti, korkuyordu belki. Öyle bir görünümü vardı fotoğrafta. Belki de ilk kez bir objektifin karşısında olmaktan kaynaklanıyordu korkusu. Belki de hiçbiri değil. Onun adını Hüseyin koydum. Abisi olduğunu düşündüğüm kıvırcık saçlı delikanlının adı da Hasan olmalıydı. Ablaları, uzun belikli, oldukça uzun boylu örme hırkalı kızın adı Hatice Bu adı yakıştırdım kendisine. Anaları, bakışlarında hüzün ve umutsuzluk okunan genç kadın da Fatma olmalıydı. Baba, içlerinde en cesur görüneni, ama en düşüncelisi... Onları, öyle bir aile olarak düşünüyordum. Belki, bizim buralardan gitme bir göçmen ailesiydi. Bir evleri vardı köyün ortasında. Bahçeleri... Baba, bir çobana benziyordu ilk bakışta. Ya da ben öyle yakıştırıyordum. Koyunlar, kuzular... Anne evde yemek hazırlıyordu, kocasına yardıma gidiyordu çoğu kez. Düğünler, bayramlar oluyordu. Hatice, öyle mahzundu ki fotoğrafta... Neler düşünüyordu o an acaba... İlkokulu 13 yaşlarında bitirmişti. Yıl 1948. Yunanistan’da iç savaş yılları. Karanlık, gecenin içinde silah sesleri, köpek havlamaları, korku, haremlere giren sakallı, silahlı insanlar, babasının korkuları... Elbette hep bunlar değildi hatırladıkları... Bayramlar vardı, anasının aldığı ipekli bir entarilik vardı düşlerinde, düğünlerde darbuka çalmaları, kozlu helva yemeleri, sonra bir şafak vakti, sanki korkulu bir düş gibi karanlık denizlerde sadece gözlerini yumup yüreğinin çaresiz bir kuş gibi hızlı hızlı çarpmaları... Hüseyin, annesinin feracesinde düşlerine giren eski evlerinin sıcaklığını duyuyordu hep. İlk günlerde ben eve istiyorum, diye sızlanıp durmuştu. Gündöndü sapından yapılmış arabasını aramıştı, kedisi için gözyaşları dökmüştü. Baba, objektife bakarken yüreği ailesinde, çocuklarındaydı. Yeni, yepyeni bir yaşamın içindeydiler şimdi. Ama, eskileri bir çırpıda atıp unutmak olası mıydı hiç?.. Her şeylerini öyle olduğu gibi bırakıp gelmişlerdi kuşkusuz. İlk kez dolaştığı sokaklarda ilk kez gördüğü insanlardan iş isterken çektiği o sıkıntılar... Karısının geceleri durmadan ağlamaları, çaresizlik... Tek avuntusu burada canının emniyette olmasıydı. Yeni yeni düşler kuruyordu şimdi Mehmet. Sahi, babanın adı da Mehmet olsundu; ne çıkar. Burada daha önce köylerinden gelmiş uzak akrabalardan biri kendisine geçici bir iş bulmuştu. Yakın köylerden birine gidiyor, orada hayvan bakıyordu gündüzleri. Karısı Hatice de bazı zengin evlerinde temizlik yapıyordu. Çocukları da boş durmuyordu bu arada, onlar da babalarına yardım ediyor, hiç olmazsa kendi harçlıklarını çıkarıyorlardı. Fotoğrafa baktıkça yüreğim hep onlardan yanaydı. Onları alıp bugünlere yaklaştırıyordum. Anne ve babaları hiç kuşkusuz emekli olmuşlardır; diyordum kendi kendime. Şehrin kıyısında da olsa şimdi güzel bir evleri vardı. Bahçesinde çiçekler. Hatice kadın yine boş durmuyordu. Emekli maaşından arttırdığı bir miktar parayla memlekette bırakmak zorunda kaldığı dikiş makinesinin bir benzerini almış, gece yarılarına kadar buradaki komşulara dikiş yapıyordu. Hatice bir dokuma fabrikasında tanıştığı dürüst bir delikanlıyla evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, artık rüyalarda, kendini Bursa’nın sokaklarında görür olmuştu. Hasan okumuş mudur; bilemiyorum. Fotoğrafta pek o kadar açık seçik görünmemesine karşın onu dikkatle incelediğim günler olmuştur. Sanıyorum, okumuştur. Belki de bir avukattır şimdi. Belki de bir gazetede bir köşe yazarı. Yazıhanesine gelen dostlarına o çocukluk yıllarında, Yunanistan’dan Türkiye’ye bu kurtuluş ülkesine kaçış öyküsünü defalarca anlatmıştır. İçinde yaşadıkları ve her yerde sıkışan mazlum insanların kurtuluş yeri olarak gördükleri bu ülkenin korunması için belki de birçok değerbilmezleri defalarca uyarmıştır. Küçük Hüseyin, ilkokula başladığı o yıllarda siyah okul önlüğüyle o unutulmaz 23 Nisan Çocuk bayramlarında Atatürk şiirleri söylemiştir. Annesi nasıl da yürekten, sevinç gözyaşlarını tutamayarak alkışlamıştır kendisini. Babası oğluyla gurur duymuştur. Bu fotoğrafı bir türlü atamadım. Hiçbirini tanımıyordum, ama onlarla içli dışlı bir dostluk kurmuştum. Kendilerini de sevmiştim. Şimdi bile onları düşünürken kendileri hakkında hep iyi şeyler düşünüyorum. Onlar güzel düşler görsünler istiyorum. O babayı, o anneyi Bursa’nın o sokaklarında öyle sağlıklı olarak gezinirken görüyorum. Annesi, torununu kucağına alıp ona Atatürk heykelini gösteriyor. Biz, diyor, sen dünyada yokken uzak bir ülkeden geldiğimizde bu heykelin altında fotoğraf çektirmiştik. Orada kendimi rahat hissetmiştim. Hani sizin odada bir fotoğraf var ya, hani annenin belikleri de var; işte o fotoğrafı çok eskiden burada çektirmiştik...