HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
Coşkun Haliloğlu 2
Ahmet Kartal 3
ŞADİKUL HEMRA 4
Aygul S. TÜRİKPENOVA 5
KEMAL BOZOK 6
Kardeş Kalemler 7
Avrasya’nın kalbinde bulunan Kazakistan, Rus Çarlığının sömürgesi olana kadar Baykal’dan Balkan’lara kadar geniş bozkırlarda uzanan Türk dünyasının bir parçası olarak tarih sahnesinde yerini almıştı. Eskiden, ‘Türk halkları sadece göçebe bir hayat sürmüştür ve göçebe medeniyeti oluşturmuşlardır’ tezlerini söyleyenlerin bu tezlerinin yanlış olduğunu son zamanlarda yapılan araştırmalar ortaya koymuştur. Araştırmalar, ileri seviyede bir uygarlığa sahip, büyük şehirler kurmuş ilimde ve medeniyette yüksek seviyeye ulaşmış bir Türk uygarlığının varlığını ispatlamıştır. Avrupalıların kabul etmek istemediği Doğu Rönesansı ile ilgili araştırmalar Kazakistan’ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ele alınmıştır.
Sovyetler zamanında Türk medeniyeti ve ilminin gelişmesine hizmet etmiş büyük zatların sadece bir kaçının ismi zikredilebilmiş, ama onların dünya medeniyetine ve ilmine katkılarındansa hiç söz edilmemiştir. Sovyetler zamanında bütün baskılara rağmen yetmişinci yıllardan itibaren Kazak halkının milli bilincinin uyanmaya başlamasından sonra geçmişe yönelik Kazak aydınların ilgisi artmaya başlamış, özellikle Farabî’nin, Hoca Ahmet Yesevi’nin,Yusuf Balasagun’un Mahmut Kaşgarî’nin Alişir Nevaî’nin, Fuzulî’nin eserleri hakkında araştırmalar ortaya konmuştur. Bugün bu saydığımız büyüklerimizin kısmen bazı eserleri Kazakçaya çevrilmişse de bu alanda daha çok çalışmamız gerektiğini de biliyoruz.
Türk dünyası edebiyatının en büyük yıldızlarından birisi olan Fuzulî (1494-1556) Kazak bozkırına “Leyla-Mecnun” destanıyla 20.yüzyılın başlarında girmiştir.
Genel olarak aslında Rusların sömürgesi olana kadar Kazak Edebiyatında Doğu edebiyatlarının-Arap, Fars- edebiyatlarının etkisi ağırlıktaydı. Doğu edebiyatının önemli edebî eserleri olan Bin Bir Gece Masalları, Riistem Destanı, Ferhat ve Şirin, Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, İskender ve Hatımtay Cömert vb. destan ve hikayeler geniş kitlelere yayılmıştı. Şenlik ve eğlencelerin hepsinde bunlardan mutlaka söz edilirdi. Özellikle de aşkın sembolü olarak Leyla ile Mecnun destanı dillerden düşmezdi. Kazak halkının aşk destanlarında bunun etkisini açıkça görmek mümkündür. Kız Jibek’adlı aşk destanında aşık olduğu kızı aramak için yola çıkmaya hazırlanan Tölegen’e annesi dua ederken şöyle der:
Aşıkların piriydi,
Leyla ile Mecnun.
Ardından Kız Jibek’in güzelliğini resmederken de;
Kız Jibek’in güzelliği,
Cihanda yoktur eşi benzeri.
Leyla(-Mecnun)dan başka, Herkesten güzeldir kendisi.
Üç kız var yanında,
Ayakkabılarının topukları,
Buhara’nın mücevher taşından.
diyerek Kız Jibek’i sadece Leyla ile karşılaştırmaktadır. Kız Jibek destanı, halk edebiyatı mahsulü olduğu için Leyla ile Mecnun destanının sözlü olarak halk arasında çok eski zamanlarda yayıldığının delili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Leyla ile Mecnun destanı Kazak bozkırına doğrudan bir şairin eseri olarak gelmemiştir; yani kitap olarak basılıp yayılmamıştır. O sözlü olarak Kazaklar arasına gelmiş ve yayılmıştır. Kazak şairleri bu destanı tekrar kendilerince terennüm etmişlerdir.
Tarihte ilk olarak 6.asırda yaşamış Arapların Mecnun adlı şairiyle ilişkilendirilse de Leyla ile Mecnun destanını ilk defa yazan Nizamî’dir (17.asır). Alişir Nevaî de bu destanı terennüm etmiştir. Fuzulî, Nizamî nüshasını esas alarak Leyla ile Mecnun destanını Azerbaycan ve Türk Halkları ile Doğu Edebiyatlarının ortak edebî zenginliklerini de kullanarak kaleme almıştır. İşte Fuzulî’nin kaleme aldığı bu destan nüshası asıl olarak Kazak bozkırına yayılmıştır.
Leyla ile Mecnun destanının Fuzulî nüshasını esas alan Şakerim Kudayberdioğlu 1907 yılında Leyla ile Mecnun adıyla destanı yazarak Çolpan dergisinin 1922-1923. yılki 2.ve 8.sayılarında yayımlamıştır. Dergi tarafından destanın basılımıyla ilgili yapılan kısa açıklamada Leyla ile Mecnun destanının sadece Araplar arasında değil dünya edebiyatı klasikleri arasına girmiş büyük bir eser olduğunu ve Şakerim’in bu eseri serbest olarak tercüme ettiği dile getirilmiştir. Destanı dergide yayımlanması için getirip veren ise Muhtar Avezov’tur. Dergide her ne kadar serbest tercüme denilse de destanın aslında Şakerim tarafından tekrar terennüm edildiğini söyleyebiliriz. Şakerim’in yazdığı Leyla ile Mecnun destanı nüshası Saken Seyfullin tarafından 1935 yılında kitap olarak da basılmıştır. Sovyetler Birliği’nde 1930’lu yıllardan başlayarak aydınlara yapılan baskılar ve zulümlerden Şakerim Kudayberdioğlu da etkilenmiş, şairin yazdığı bütün eserler halka zararlı ilan edilmiştir. Leyla ile Mecnun destanı da sekseninci yılların sonunda şairin aklanmasına kadar yayımlanamamıştır. 1988 yılında Şakerim, hakkındaki suçlardan aklanınca Leyla ile Mecnun destanı da külliyatının içinde yayımlanmıştır.
Fuzilî’nin (şairin mahlas adıdır. Anlamı bilgili,hatip vb.) Leyla ile Mecnun destanını şairliğinin zirvesinde bulunduğu 74 yaşlarında çevresinin isteğini kırmayarak kaleme almıştır. Bütün eserlerinde olduğu gibi şairin Leyla ve Mecnun destanında da insanî düşünce ve değerler ağır basmaktadır. Fuzulî bu yö nüyle sufıst şairlerin önde gelenlerinden birisi olmuştur. Rusların dünyaca ünlü yazarı ve edebiyat tenkitçisi V.G.Belinskiy, ”Fuzulînin şiirlerinde resmettiği şeyler güzel, şekilli ve ritimlidir, bütün bu özellikleri birleştiğinde kompleks bir şiir güzelliği ortaya çıkmaktadır” diyerek Fuzulî’nin şairliğini övmüştür. Fuzulî araştırmacıları ‘Leyla ve Mecnun’ destanının Nizamî’den çevirme olmadığını, şairin bizatihi tekrar kaleme aldığı bir eser olarak değerlendirmektedirler, (bkz Hamit Araslı Büyük Azerbaycan Şairi Fuzulî, Bakü, 1958, Leyla Mecnun, Moskova 1958, Rustam Aliyev). Bu değerlendirmeye esas olansa, iki destanın konusunun, içeriğinin ve kahramanlarının aynı olmasıyla beraber tercüme eser ölçülerini aşmasından kaynaklanmaktadır. Fuzulî, destan yazarken farklı detayları ele almıştır. Mesela Mecnun’un güvercinle, dağla, zincirle, Leyla’nınsa çekiçle, mumla, bulutla, dereyle, seher yeliyle, ayla konuşup dertleşmesi gibi detaylar Fuzulî’de yer alır. Nizamî varyantında yer alan destan kahramanlarından Salim Amirat, Fuzulî’de yoktur, Fuzulî ise destanına Zeyd’i eklemiştir. Bu sebeple Fuzulî’nin yazdığı ‘Leyla Mecnun’ destanı Nizamî’den veya diğer şairlerin eserlerinden alınmış değildir. Fuzulî Doğu Edebiyatında yaygın olan bir konuyu yeniden Türkçe yazmıştır. Meseleyi bu yönden ele alacak olursak, Arap, Fars ve Türk edebiyatında yaygın olan ‘Leyla Mecnun’ destanını Dehlevi (13. y.y.) Hintçe, Nevaî (15. y.y) Özbekçe, Hatefî ve Mektebî (15.y.y) Farsça, Fuzulî (15.y.y.) Türkçe (Azerice) nasıl ele alıp yazdılarsa, Kazak şairi Şakerim Kudayberdioğlu da destanı yeniden ele alarak Kazakça yazmıştır. Bunu ‘Leyla Mecnun’ destanının Fuzulî nüshası ile Şakerim’in nüshası karşılaştırıldığında açıkça görebiliriz, (karşılaştırmayı Azerice nüshasını bulamadığımızdan 1958’ de Moskova’da yayınlanmış nüshayı esas alarak yaptık). Öncelikle nüshaların uzunluk-kısalık yönünden farklılıkları var, Fuzulî’nin nüshası 320 sayfa, Şakerim’in nüshası ise 50 sayfadır. Destana şekil yönüyle baktığımızda farklılık hemen göze çarpar.
Fuzulî destanın giriş kısmında destanı yazmaktaki maksadını anlatan üç tane dörtlükle başlarken Şakerim doğrudan destana, ‘Bizim Kazak bilir mi aşık halini’ sözüyle hemen destana giriş yapar. Fuzulî destanı değişik bölümlere ayırmıştır. Her bölümün başında içeriği ile ilgili birer cümlelik bilgiler verilip, ardından Leylanın Mecnunun veya şairin vb. gazelleri ve de ‘bölümün sonu, sonunda’ şeklindeki sözlerle bölümler sonlanmaktadır. Şakerim destanı bölümlere ayırmamıştır, bir olaydan ikinci olaya geçiş, ‘Çölde yine (Mecnun yürümeye devam etsin, gelelim Leylanın halini anlatmaya’ gibi sözlerle yapılmaktadır. Fuzulî destanı beyitle yazmışken, Şakerim dörtlüklerle yazmıştır. Fuzulî’de aşk ateşiyle yanan Leyla derdini çekice, muma, buluta, dereye, seher yeline, aya anlatırken, Şakerim’de kelebeğe, yanan muma ve buluta anlatır, diğerlerini ise Şakerim almamıştır. Fuzulî’den farklı olarak ise Şakerim kelebeği eklemiştir. Şakerim’in kelebeği anlattığı mısralar şöyledir:
Sevgili kelebek sen de benim gibi nura aşıksın Ama benden daha çok nasıl aşık olacaksın Yansan da ölme sen ne olur benim gibi Ölüyorsun şaşkınca birkaç defa dönmeden. (Şakerim eserleri, Almatı 1998, s.371)
Bu mısralar bize çok şey anlatmaktadır. Kanadının yanmasına bakmadan ateşe tekrar tekrar uçan kelebekle, sevgilisinin ateşiyle yanıp tutuşan Leyla arasında bir paralellik kurmak ta, Leyla’nın da aşkı için gerekirse kelebek gibi kendini ateşe atmaya hazır olduğunu anlatmaktadır.
Aşk konusu ebediyete kadar devam edecek bir konudur. Aşktan söz etmeyen şair hiç yok gibidir. Aşkla ilgili okuduğunuz hiçbir eser sizi bıktırmaz. Çünkü her şair aşk konusunu ele almakla beraber, aşka farklı yaklaşır. Herkesin bakıp da göremediği yanları görüp edebi esere has özelliklerle onları resmedebilen şairin eseri ebedilik kazanır.
‘Leyla ile Mecnun’ destanının bu kadar ilgi uyandırması biraz önce bahsettiğimiz sebeplerdendir. ‘Leyla ile Mecnun’ destanının genel olarak konusu bir olmakla beraber, her şair kendi milli değerlerine ve özelliklerine göre , okuyucuların da beklentileri doğrultusunda , şairlik yeteneğini kullanarak kendince yazmışlardır. Bu gibi sebeplerle yerine, ortamına göre şairler bazı detayları eklemişler veya çıkarmışlar. Şakerim de ‘Leyla ile Mecnun’ destanını Kazak halkına sunarken onların zevk ve anlayışlarına göre onu yerleştirmiştir. ‘Dünyada ne kadar insan varsa o kadar aşk vardır’ , diye bir söz vardır. Leyla ile Mecnun’daki aşkın ustaca romantik bir tarzla ifade edilebilmiş olması destanı dünya klasiği yapmıştır. Aşkla insanlar belli bir yaşa geldiklerinde tanışmakla birlikte ‘Leyla ile Mecnun’ destanında bu farklıdır. Çünkü orada aşk daha bebekken beşikten başlamıştır. Destanın içeriği şöyledir: Arap yurdunda zengin bir tüccar vardı. Onun hanımı erkek çocuk doğurur. Çocuğun adını Kayış koyarlar. Çocuk kırkından çıkar çıkmaz ağlamaya başlar, hiç durmaz. Hekimleri çağırıp gösterirler. Hekimler hiçbir hastalığının olmadığını sadece yüreğinde bir derdinin olduğunu söylerler.
Herkes yeni doğmuş çocuğun yüreğinde ne gibi derdi olabilir ki diye düşünür. Şair bu detayı ekleyerek doğmadan Leyla’ya aşık olduğunu anlatmak istemiştir. Ağlamasını kesmeyen çocuğu sokağa çıkarıp susturmaya çalışırlarken çocuk aniden ağlamasını keser, bakarlar ki birisi kucağında küçük bebekle geçmektedir. Bebek uzaklaşınca Kayış tekrar ağlamaya başlar. Anlaşılır ki kundaktaki iki bebek de , ağlayarak birbirlerini aramaktadırlar. İki bebek de ayrıldıktan sonra ağlamalarını kesmeyince ikisini de ihtiyar bir bakıcıya verirler. İhtiyar kadının Kays’ı emzirince sütü gelmekte, Leylayı emzirmek isteyince sütü kesilmektedir. Şakerim bu detayla bir ananın sütünü içenlerin evlenemeyecekleriyle ilgili Kazak halkının örf adetlerine vurgu yapmaktadır. Zaman geçtikçe aşk ateşi ikisini de yakmaya başlar. Çocuklar büyür aşkları da aşikâr olmaya başlar.
Dünya edebiyatında aşıkların türlü halleri anlatılır. Onların içinde kara sevdaya yakalananlar da oluyor. Fakat birbirini görünce ateş olup yanan, kendilerinden geçip bayılan aşıklar ise sadece Leyla ile Mecnundur.
‘Biraz önce bayılıp kaldı iki aşık
Önce Leyla kendine gelip oturdu
Yüzünü örtüsüyle kapatıp
Mecnunun kendine gelmesini belkedi’
(370.s) Aşk ateşinden aklını kaçırıp, geyiklerle birlikte çöle, bozkıra düşen aşıklar dünya edebiyatında hiç yoktur desek abartmış olmayız. İki aşığın birbirleriyle evlenmelerine önce aileleri karşı çıkar. İkinciden birbirini görünce aşkları onları ateş olup yakmaktadır. İkisinin evlenemeyeceğini anlayınca Leyla Mecnun’a veda mektubu yazar. Leyla mektubunda duygularını şöyle anlatır:
Demiyor muydum sevdiğim seni ateşimle yakayım Söylüyordum her gün kendimi sevdireyim Vucuduna vucudum değince yanıyordu Ölünce ancak kucaklaşıp değdireyim
Benim aşkımdan düştün çöllere Bilemedim çölde nereye gitiğini Sevdiğim ahirette artık kavuşuruz
Bu hayata nasılsa tekrar gelmek yok
Ağlayarak kabrime gelsen Elimden gelse koynumu açardım Ağlama ne olur Allah kavuşturursa ahirette Kucaklaşıp hasret gideririz (388-390 sayfalar)
Fuzulî’de aşk ateşiyle yanıp kavrulan ve Leyla’ya kavuşamayacağını anlayan Mecnun, hayata küsüp çöllere düşer. Leyla’nın aşkından deli divane olur. Gözünün önünden Leyla’nın hayali gitmemektedir. Aşkı onu o hale getirir ki Leyla’yı gördüğünde bile artık onu tanıyamamaktadır. Bunu gören Leyla da artık hayata küser. Leyla ölünce onun mezarının başına gelen Mecnun, Leylanın kabrini kucaklar ve orada o halde ölür. İnsanlar Mecnunu da Leyla’nın yanma gömerler. Şakerim destanın sonunda bunu farklı sonlandırmıştır. Mecnun’u Leyla ile buluşturmaya Zeyd getirir. Fakat Leyla çok hasta olduğu için buluşmaya gelemez. Leyla ölmeden önce anne babasına olan kırgınlığını şöyle dile getirir:
Mecnuna doğar doğmaz aşık oldum,
İşte Onun aşkına kurban oldum.
Ölünce beni kucaklayıp öpmeyin,
Birisinin aşığının tenine değmeyin.
Ölsemde tenimin ateşi sönmez,
Öpelim derken ateşimle yanmayın.
Böyle yaparak hıyanet etmeyin aşık Mecnun’a
Bana olan aşkından düştü O çöllere.
Dünyayı terketti
Fani dünyanın neyini istedi benim aşkımdan başka?
Mezarımı genişçe kazdırın ikimizin sığacağı kadar,
İkimize kabir olmasın dar.
Mecnun ile bir mezarda yatmaya,
İnşallah Allah’ın izni olur.(392-393.s.)
Mecnun aşığıyla buluşmayı beklerken, vefat eden Leyla’nın ruhu gelip kendisini çağırıp durmaktadır. Sevdiğini öldüğünü duyan Mecnun:
Leylanın kabrine koşarak gitti,
Aşığından ayrılmanın hüznüyle,
Kabri kucaklayıp öylece dura kaldı.(395.s)
Leyla’nın kabrini kucaklayan mecnun konuşmaya başlar:
Ben öldüm, sen benden kaç deme bana ,
Söyledikleri gerçekse aç kabrini bana.
Kucaklaşıp yatalım bir mezarda,
Ben elbisemle sense kefeninle.
O zaman Allah iki aşığın dileğini kabul eder.
Allahın kudretiyle kabir ikiye ayrılıp,
Leylayı gidip Mecnun kucakladı.
Tekrar kabir eskisi gibi kapanıp,
İki aşık böylece birbirine kavuştu.(396.s.)
Burada destanın sonlandığı bölümde Fuzulî’den farklı olarak Şakerim, birkaç detayı daha ekleyerek, destanın daha etkili olmasını ve okuyucuları etkilemesini amaçlamıştır.
Bunlar, Allah’ın kabri kucaklayıp ağlayan aşığın dileğini kabul etmesiyle kabrin açılması, Mecnun vefat etmiş olan Leyla’yı kabre girip kucaklayarak onun yanma yatması,ardından kabrin tekrar eskisi gibi kapanması insanları derinden etkilemektedir. Şakerim’in şairliğinin büyüklüğü de burada açıkça görünmektedir.
Fuzulî’nin destanında Mecnun ile Leyla öldükten sonra iki aşığa her zaman destek veren Zeyd, rüyasında ebedi aleme göçmüş olan Leyla ile Mecnun’un orada mutluluk içinde yaşadıklarını görür.Şair,bu detayı anlatarak bu fani dünyada birbirine kavuşamayan aşıkların ahirette kavuşacaklarına işaret etmektedir.Şair kendi düşüncesini,inancını bu rüya motifiyle desteklemiştir.Bu rüya motifi Şakerim’de yoktur.Şakerim iki aşığın öldükten sonraki hayatlarına hiç girmemiştir.Onun yerine 24 dörtlükten oluşan destanla ilgili düşüncelerini yazmıştır. Onun destanla ilgili düşünceleri ise aşağıdaki şekildedir:
Gençler bundan sonrası benim sözüm,
Mecnun gibi olmuştur benim de günüm.
Ben öyle bir kıza aşık olmasam da,
İşin gerçeği derdi çok bir garibim.
Aşık olup aradığım beş hakikat vardır,
Söyleyeyim isimlerini eğer dinlerseniz.
Onlar; aşk,adalet ile pak yürektir,
Bir de hürriyet ile derin ilimdir.
Mecnun var olan bir şeye aşık olmuştur,
Leyla’nın yoluna canını koymuştur.
Ben zavallı ise soyut şeylere aşık oldum,
Benim aşkım daha büyük değil midir?(397.s.)
Burada Şakerim kendi durumunu Mecnun’un durumuyla karşılaştırmaktadır. Mecnun Leylaya aşık olup deli divaneye dönerken, Şakerim insanlara has olan, aşk, adalet, kalp temizliği, özgürlük ve ilim gibi değerlere aşık olmuştur. Leyla ile Mecnun destanının sonuç bölümünde Şakerim’in halkının dertleriyle dertlenen, halkının yarınlarını düşünen, büyük bir mütefekkir olduğunu anlıyoruz. O,şu fani dünyada dünya malı için birbirine düşman olan insanlara kızar. Dünyanın fani malına doymayanlara,’Gözlerinin içine toprak dolunca dünya malına doyarsın.”diyerek duygularını açığa vurur.’Dışardan bakınca bende herşeyin güllük gülistanlık olduğu görünsede, içim bilseniz nasıl yanıp kavrulmak ta’ derken ve ‘’Ey büyük halkım Kazakım, güzel ülkem’ diye dertli dertli halkına seslenen Abay’la aynı duyguları paylaşmaktadır.
-Fuzulî’nin şiirleri Kazakça,’Büyük Şairler Kütüphanesi’ serisi 1970.yılı Almatı’da basılmıştır. Kitapta A.Jamişev’in çevirdiği 23 gazel ile J.Kıdırov’un çevirdiği 10 kaside yer almıştır. Fuzulî’nin eserlerinin bu çevirisi çok kaliteli olmuştur. Fuzulî,Leyla ile Mecnun Destanında aşkı överken gazellerinde bu konuyu daha da derinleştirmiştir.
Aşıkların canı sevgiden,iyilikten yaratılmıştır, Hakikate hasret duyanlar aşktan gıdalanmıştır. Bu aşk sevincin,coşkunun zirvesidir, Şarap tadı, ney sesi vücuda kan olup dağılmıştır.
Bundan dolayı,’Aşk yolunda ne olursa olsun kaçmadım’,’Ben ebedi aşka tutkunum’,’Aşktan başka herşey yalandır.’diyen Fuzulî ile ‘Aşksız dünya neye yarar’ diyen Kazak şairi Abay,yine aynı duygu düşünceyi paylaşmaktadırlar. Fuzulî dindar bir şairdir.O şu geçici olan dünya hayatında asıl maksadın fani dünya malına,mülküne aşık olmakla değil,hakiki aşka bağlılıkta olduğunu söyler. ‘Bu dünyanın faydası yokluk ile darlıktadır, Padişahlığın gereği yoktur,o kıl köprünün ucundadır. Taç ile taht için nice başlar kesilmiştir, İnsan için taht kelepçedir,taçsa ölüme açık bir davetiyedir. Burada adeta dünya malına tapan batı felsefecilerinin aksine insani değerleri öne çıkaran doğu hümanizminin üstünlüğü açıkça göze çarpar.Şair bu sebeple ’Ben Fuzulî,bu hayatı bir çırpıda terkedip gideceğim’ diyerek, bu hayattan asıl maksadın,’Zengin de olsak fakir da olsak önce iyi bir insan olmak’ olduğunu vurgular.
Fuzulî eserlerinin Kazakça tercümesini okurken birinciden gerçekten A.Jamişev ile J.Kıdırov’un eserleri ustaca tercüme ettiklerini görmekteyiz.İkinciden ise Fuzulî’nin şairliğinin ne kadar güçlü olduğunu açıkça anlıyoruz.