HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
KEMAL BOZOK 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
HUDAYBERDİ HALLI 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Yıl 2019.
Türklüğe, Turan’a hizmeti gaye edinmiş her Anadolu delikanlısı gibi büyük düşler yüklenip başkentin yollarına düşmüştük. Öğrencilik hayatımızın yeni durağıydı artık Ankara. Bekleyenimiz yoktu. Hatırı sayılır güzel insanların sohbeti dışında, beklentimiz de. Lâkin ilmin arayışındaydık. O sahaf bu sahaf, o sempozyum bu konferans derken Ankara günlüğüne yeni notlar düşüyorduk. Ara ara adını sanını sonradan öğrendiğimiz güzel adamların sohbetine de denk gelmişliğimiz yok değildir hani. Derken Ankara kitap fuarında Ötüken Neşriyat’ın kitap standında bulduk kendimizi. Levent abi: “Gel bak seni Yakup Bey’le tanıştırayım.” dedi. ‘Kendisini zaten tanıyorum, sosyal medyadan takip ediyorum abi.’ diyemeden el sıkışırken buldum kendimi…
E hâliyle, Türk dünyasına gönül vermiş her adamın heybesinde bir Yakup Ömeroğlu vardı, kiminin hasetle kimininse imrenerek baktığı. ‘Bu kadar işi yapmayı nasıl başarıyor, nasıl vakit yetiştiriyor?’ diye ben de hayretle bakardım. Açıkçası karşımda böbürlenen, tepeden bakan, parmak ucuyla tokalaşan bir adam bekliyordum. Öyle ya bırak büyük işler yapmayı bir işin ucundan tutan adamların bile rüzgârından geçilmezdi Başkent’te. Gel gör ki babacan elleriyle kartvizitini uzatırken: “Avrasya Yazarlar Birliği’ne de bekleriz.” sözlerindeki mütevazilik ve kendine özgü, insanın içini ısıtan o sıcacık gülüşü ile daha ilk yüz yüze tanışmamızda yüreğime adım atmıştı Yakup Hoca’m… ‘Arasam mı?’, ‘Adamın işi başından aşkın bir de benimle mi görüşecek?’, ‘Ayıp olmasın diye davet etmiştir, rahatsız etmeye gerek yok.’ vesveseleriyle ha bugün ha yarın derken kapımıza dayandı maskeli günler.
Düşler yarım kaldı… Pandemiyle göçüp gittik. Pandemiyle birlikte çok göç verdik hayatımızdan, titrek ellerimizle. Yarım kaldık, yaralı kaldık. Yardan aşağı salınmış bir dal gibi çaresiz kaldık. Kaybettiklerimizin sabrını tesbihimizde sınadığımız dört köşesi hüzün kokan odamızda ansızın çaldı telefon. Yine o babacan sesiyle hâl hatır faslını geçtikten sonra: “Bizimle çalışmak için Ankara’ya gelir misin? Bir düşün, kararını ver. Haberdar et.” dedikten sonra kapatıverdi telefonu.
Aylardan hazirandı. Başı dik, karlı Palandöken’in serin rüzgârıyla savurmuştum kendimi başkentin sokaklarına. Eskisinden daha yalnız, eskisinden daha eski. Anamı, ömrümü vermiştim toprağa. Gitsem bir gurbet kalsam iki. Bir bilete sıkıştırıp onca anıyı, bir kaçışın güncesini tutmaya başladım. Artık bavulu cebinde bir adamdım.
Vardım Avrasya Yazarlar Birliği’nin kapısına. Hoca’mın güler yüzüne, sıcacık sohbetine önce sade bir kahve ardından bir bardak çay eşlik etmeye başlamıştı. Bir yandan Kemal’le tuttuğumuz evin eksikliklerini tamamlarken diğer yandan işi öğrenmeye çalışıyordum. Cebimi boşaltmaktan imtina ederek yerleştirmiyordum ikinci elciden aldığımız gardıroba eşyalarımı. Bir acı söz bekliyordum çıkıp gitmek için. Günlerim bir acı sözü beklemekle geçerken Hoca’mın odasında içtiğimiz çayın peşi sıra yine o güler yüzü ve “Serdar yakışıklı adamsın, şu sakalını kessen yakışıklı yüzün daha da ortaya çıkacak ya” diyen babacan sesiyle uyandım uykudan. Palandöken’in kârlı dağları üstten değil gönülden gelen sesle titremişti. Dik ve mağrur bir dağ, silkelemişti örtündüğü karını.
O günün akşamı cebimdekilerle yetinmeyip yüreğimdekileri de dizdim gardırobuma. Bir adam vardı artık. Kimi zaman dersini veren bir hoca kimi zaman şefkatli bir baba kimi zaman koruyup kollayan bir ağabey kimi zaman da yol gösteren bir yolbaşçı…
Şanslıydım. O adamla her gün aynı mekânı, aynı sıkıntıları ve mutlulukları paylaşıyordum. O adam sevmediği hâlde günlerce bergamotlu, karanfilli çayımı; yıllardır alıştığı kahve fincanını bırakıp bir kenara, büyük fincanda acı kahvemi içti. Ses etmedi. Aylar sonra gülerek anlattığı vakit öğrendim bu gerçekleri. Ne kırdı ne incitti. Derken aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Hamdım, yandım yanında. Yaşımdan artık toydum, koşmama müsaade etti yanında. Yorulmadı gösterdi, yorulmadı öğretti. Yarınlara hazırladı. Tıpkı bir dergiyi toparlar gibi toplayıp yeni bir kitap çıkarır gibi yazdı yetiştirdiği kendi eserini…
Türk dünyasıyla büyüyen hatta lisanstan itibaren bu eğitimi devam ettiren biri artık unutmuştu bütün teorik bilgileri. Bir yolbaşçı, bir adam vardı: Türk dünyasına nasıl bakmam ve görmem gerektiğini öğreten, kardeşlik köprülerinin nasıl örülmesi gerektiğini gösteren… Yorulmayan, yılmayan… Kem gözlere, kötü sözlere aldırmadan işini yapan, iş yapan… Tek başına bir ordu… Tek başına bir matbuat. Gaspıralı’nın postunu emanet ettiği kişiydi o adam…
Neresinden tutsam eksik kalır sözcükler…
Kardeş Kalemler’in çıkan her yeni sayısında çocuk gibi sevinişi, her yeni kitapta yeniden omuzlarının dikişini… Türk ellerinden gelen her güzel haberle göğsünün gerilişini… Sanata, edebiyata, ağaca, bitkiye, hayvana… Sevgiyle, ilgiyle bakışını…
Ne yazsam hep bir eksik…
Tıpkı ben,
Tıpkı biz gibi…
Sen izinden yürüyen bir delikanlının dağısın,
Sen başı dumanlı
Dik ve vakur…
Sen güler yüzün, hoş sözünle terbiye eden,
Şefkat, sığınılan yurt…
Sen Türklükle dertlenen,
Turan’ı derip derleyen,
Sen inanmışların burcusun…
Hoca’m, ağam… Allah senden iki cihanda razı olsun.
Dedem Korkut’un duası hep üzerine olsun…