HaftanınÇok Okunanları
Aysel Fikret 1
Ece Türköz Oğuz 2
KEMAL BOZOK 3
Kardeş Kalemler 4
FEYZA TUĞÇE FIRAT 5
Kader Pekdemir 6
Aysel Fikret 7
İlaf Köprülü
Her şey bir kutunun içinde başladı. Karanlık, dar ve soğuk… Mevsimlerden hangisiydi, bilmiyorum. Miyav Baharı mı, Yorgan Mevsimi mi? En son hatırladığım şey bahçeli bir evin kapısında, annemi ve kardeşlerimi kaybettiğim andı. Elindeki sopayla bizi kovalayan yaşlı adamdan o kadar etkilenmiştim ki, geriye döndüğümde ne annem ne de kardeşlerim oradaydılar.
Rüzgâr, sokağın ruhsuz taşlarını okşayarak esiyordu. Kutunun ince karton duvarlarına patilerimle birkaç kez vursam da, miyavlamalarımın yankısını yalnızca ben duyuyordum.
Sokak lambalarının solgun ışığında, yavaşça kutudan çıktım. Kapkara tüylerim nemliydi. Açtım, üşüyordum, korkmuştum. Adımlarım titrekti, miyavlarım çaresizdi. Dar sokaklarda ilerlerken, gölgeler devasa canavarlar gibi pençelerini gökyüzüne yaklaştırıyor, yıldızları avuçlayacak ve siyah gök kumaştan koparacak gibi güçlü görünüyorlardı. Gözlerim bir kapıya, sonra başka bir kapıya ve başka bir kapıya takılıyordu durmaksızın. Bazı evlerin lambaları sönük, bazı bahçelerde cıvıldaşan çocuk sesleri vardı. Yarı açık duran, sarı ışıklarla aydınlanmış, içinde sıcaklığın hüküm sürdüğüne inandığım bir kapıya doğru çevirdim başımı. Patilerime baktım, bıyıklarımı oynattım. Bu ev, güvenli bir sığınak gibiydi…
Demir avlu kapısından sızarak, bahçelik alanda biraz gizlendim. Renkli, sıcak ve canlı ışıkları yansıtan pencereden bana kollarını açan yuva, içimi ısıtıyordu. Annemi, kardeşlerimi hatırlayınca buruk hislerle doldum.
Tam o an, “Uğursuz kara kedi”, diye haykırdı, avlunun kısa duvarından bana doğru bakmakta olan kadın. Elindeki lastik terliği bana doğru fırlattı. Çok geçmeden bir yaygaradır koptu.
Meğer terlik cama çarpmış, hurda etmişti. Evin ahalisi bir koşuda kapıya vardıklarında, avlunun bir köşesine sığınmıştım.
Haylaz Ali getirmiştir, avluda saklamıştır, diye bağırdı birisi.
Ufak, sarı saçları kısa küt kesimli bir çocuk koştu bahçeye.
Vallahi ben getirmedim, diyerek haykırdı.
Sonra peşinden evin hanımı çıktı.
Nedir bu tavrınız Zeynep hanım, küçücük yavru kedi. Camımızı da haşladınız. Yavrucağı da korkuttunuz, dedi.
Kara kedi, diyorum ya bak bak orada. Seni pis hayvan, diyerek bir kez daha haykırdı kadın.
Sezer”, dedi kadın, şuna baksana. Alalım mı eve? Ha, ne dersin? Zavallı yavru kedi. Kara tüyleri dert olmuş başına, diye yalvararak ekledi.
Sezer dediği eşiydi herhalde. Dudağını ısırdı, sinirini benden alacakmış gibi bakışlarını bana kitledi.
Bir kedin eksikti, at gitsin. Aman yüz verme, alıştırma ha!
Miyavlarımı kestim. Annem yoksa, ben de yetimsem, ee ne olmuş? Tüylerim karaysa, inci gibi parlaksa gözlerim ve patilerim ufaksa, zararsızsa… Ne yapabilirim ki? Keskin tırnaklarım, kime zarar vermiş?
Ah zavallı, zavallı, dedi kadın.
Koynuna bastırdı, ıslak tüylerime aldırış etmedi. Avlunun arka tarafına götürdü, boş bir kartona bıraktı ve başımdan ayrıldı. Çok geçmeden bir kase yem ile geldi.
İç bakalım sütünü, dedi.
Süt denen yemdi meğer. Yorgundum, dilimi ağırca hareket ettirebildim ama kasede ne var ne yoksa yaladım yuttum. Kadın başımdan ayrılmıştı çoktan. Gecenin karanlığı yerini şafağa bırakıyordu. Gözlerime derin uykular hakim oldu…
Yeni yuvamdaki birkaç günüm böyle geçti. Kadın beni kartonda saklıyor, sütüme ekmek doğrayıp yememi sağlıyordu. Sonra da eşi gelmeden çekip gidiyordu. Sezer dediği adam işten geldi mi kıyameti koparıyordu.
Arka bahçede gördüm, pis kediyi. Bugün de mi atmadın? Sal sokağa gitsin, diyordu.
Olur mu öyle şey, hele biraz büyüsün. Hasta düşmüş çok yorgun çok bitkin, diyerek itiraz etse de Sezer’in sesi hep daha gür çıkıyordu.
Ev, dışarıdan bakıldığında sıradan bir yuva gibiydi. Ama içinde fırtınalar kopardı her akşam. Kadın, iyi yürekli, şefkat dolu biriydi. Kocası ise aksine, huysuz, sevgiden yoksun bir adamdı. Ve çocuk… Çocuk, henüz sevginin ne olduğunu tam anlamamış, içinde küçük bir zalimlik taşıyan bir varlıktı.
Gün içinde bahçeye çıktığında elinde bir bardak su getirir, sırtıma döker, tüylerimi ve karton evimi ıslatırdı.
Sonra “Pis kedi” der, annesi yetişmezse birkaç tekme de atardı kartona.
Adam kaşlarını çatardı beni görünce. “Bu hâlâ burada mı? At şunu dışarı demedim mi?”, diye bağırırdı.
Kadın ıslak tüylerimi göğsüne bastırır. “Hayır! O burada kalacak”, derdi.
Adam homurdanır, çocuk ise parmağını uzatarak dokunurdu bana. Fakat bu bir sevgi dokunuşu olmazdı. Küçük yumruğu ani bir hareketle sırtıma inerdi. Sonra ben can havliyle sıçrardım, göz bebeklerimde korkunun ve çaresizliğin gölgeleri büyürdü. Kadın çocuğun elini tutar,
Yapma oğlum! Senin benim gibi o da can taşıyor, derdi.
Çocuk dudaklarını bükerek uzaklaşır, adam ise başını iki yana sallayıp odasına çekilirdi. Kadın, bana bir kap süt koyar, ardından dizlerini kırarak yanıma otururdu.
“Artık güvendesin,” diye fısıldadığında anne şefkati tüm vücuduma şifa gibi dağılırdı.
Günler geçtikçe, bu yeni yuvaya alıştım. Kadın bana “Gece” adını verdi. Tüylerim gece karanlığı kadar siyah olduğundan. Ve ben ona “Anne” adını verdim. Gönlündeki merhameti karşılıksız olduğundan.
Bir gün, komşu kapısına dayandı. Annemin göbeğini işaret ederek “Karnındaki yavruya acımıyor musun? Kediler bebekler için iyi değildir, evine rızkına zarar verir,” dedi. Anne sessizce dinledi, sonra başını iki yana salladı.
Bu durum da birkaç kez tekrarlayınca bir akşam Sezer duydu komşunun ikazını.
- Uğursuzluk getirir diyorum, inanmıyor, diyordu.
- Demek öyle ha, dediğini duyar gibi oldum. Bir çift ayak sesi bana doğru yaklaştı ve gecenin ıssızlığında hiç bilmediğim sokaklarda ayrıldı benden…
Yavaşça kartondan çıktım. Uzaklardan duyulan köpek sesleri tüylerimi biçilmeyi bekleyen yaban otları gibi dikleştirdi. Yapabileceğim tek bir şey vardı. Yakınlardaki yeni bir yuvaya sığınmak ve aydınlığı beklemek. Ancak bu şekilde yuvamı ve Annemi bulabilirdim. Öyle de yaptım. En yakınımdaki bahçeye sığındım. Yaşlı bir kadının eviydi burası. İhmal edilmiş, ilgisizliğin soğuk duvarları arasında kaybolmuştu. Orada kalmaya, bir sabah aydınlığında çıkıp kendi yuvamı aramaya karar verdim. Günler sürdü, pencereden izlediğim yaşlı kadın gibi, zamanla zayıfladım, hastalandım ve en sonunda gözlerim, ışığı sonsuza dek yitirdi…
Yaşlı kadının evine her sabah uğrayan birisi vardı. Ayak seslerini duyunca saklanırdım. Uyandığım karanlık sabahlardan birinde, halsiz ve hasta düşmüştüm. Adım seslerini duydum, ancak saklanamadım. Değil yürüyecek, patilerimi temizleyecek halim kalmamıştı.
Bir an annemin sesini duyar gibi oldum, sonra bir ağlama sesi de koptu. Şefkatli bir kucak açıldı bana. Bu kokuyu tanıyordum, bu eller annemin elleriydi. Beni kucakladığı gibi koştu. Bir an bile tereddüt etmedi. Ne kocası, ne komşusu, ne de çocuğu umurundaydı artık. Beni kollarına alıp eve geri götürecekti.
Annemin sıcak kucağına sokuldum. Onun kokusunu tanıyordum, sesini biliyordum. Artık gözlerim görmese de, ruhum huzur içindeydi.
Yağmur çiselemeye başladığında eve varmıştık.
Yaşıyor muydum, evimde miydim, bilmiyordum. Hastalıklı bedenim tir tir titriyordu.
- Eyvah, dedi annem, veterinere yetişmezsem ölecek yavrucak.
İnce damlalar arabanın camına isabet ederken, annemin dudakları yaşamam için titrek bir dua fısıldıyordu.
- Kısa bir yolumuz kaldı Gece, biraz daha dayan anneciğim, dedi.
Tam o anda, hızlı bir çarpışma ve ani bir fren…
Arabanın içindeki her şey devrildi. Bir sarsıntıyla ileriye savruldum. Koku, ses… Her şey sustu.
Öldüm, öldüm… Ben öldüm ama annem yaşıyordu. Yaşıyor olmalıydı, yaşamalıydı.
- Anne, anne, diye miyavladım.
Öldüm. Neyse ki annem yaşıyordu.
Bir sinyal sesi, bir ambulans sesi, birkaç çığlık… öldüm. Patilerim hissiz, tüylerim ıslak ve kederli.
Birazdan annem ölü bedenime son kez sarılacaktı. Bekledim, bekledim. Öldüm ama neyse ki annem yaşıyordu.
Beni kucağına almadı, cansız bedenime son kez sarılmadı.
- Kaza oldu, bir ölü var, diyorlardı, bir kadın öldü.
Düştüğüm yerden bir el aldı beni. Başımı okşadı. Hayattaydım, yaşıyordum demek ki. Ama annem gelmedi, öldü, annem öldü…