HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
Könül Şükrova. 2
Yıldıray Çavdar 3
İhsan Kurt 4
TANER GÜÇLÜTÜRK 5
Emrah Yılmaz 6
Vahide Fidan Doğan 7
Gün ufka kayıp sokağı karanlık örtmeye başlayınca sıcaklık azaldı. Yasa batan ailenin iç yangınını paylaşmaya gelenlerin izi kesildi. Araya sessizlik girdi, havada asılı keder gittikçe koyulaşıyordu. Bütün gün ağıtlarla sarsılan evde oturmak dayanılmaz bir hal alınca kalkıp ileri geri yürümeye başladım. Nasılsa bir şekilde dünya benim için kapandı, aydınlık ya da karanlık, farkı yok, yalnız bu kasaveti hissediyorum ve onu aşmak istiyorum. Ne var ki gücüm yetmiyor ya da onu aşmanın bir çaresini bulamıyorum. Belki de içeride hava azalmıştır. Çocuklarım dışarı çıkıp hava almamı, biraz dolaşıp gelmemi tavsiye ettiler. Bu halimle, onların zaten kendilerine yeten derdini bir de ben ağırlaştırmayayım, onlar da biraz dinlensinler diye bu öneriyi kabul ettim.
Akşamın alaca karanlığında ne nerede gezeceğimi bilebildim ne oturup rahatlayacak bir yer bulabildim. Belki de bu dünya yas tutanlar için değildir; bu halde bir yerlere uğramak, aceleyle bir yerlere gidenlerin arasına karışmak mümkün değil. Fakat mutlaka yürümek lazım, nereye olursa olsun yürümeli, bir yerlere gitmeli... Bu karmaşık duygularla, ayağım bir zamanki çocuk izlerinin peşine düştü. Tıpkı bir çocuğun peşi sıra yürüyor gibi, ağır aksak, çocuğun yürüdüğü yoldan yürümekteyim. Bu mahallede dar ev içlerinden çıkan her çocuk aşağı doğru, kumlu alana, salıncakların, tahterevallilerin, kaydırakların kurulduğu yere koşar.
Bu yoldan torunlarımla çok gidip geldim. Onlara ‘acele etmeyin, yavaş yürüyün’ diye çok bağırdım. Onlar asla yavaşlamaya çalışmaz, yokuş aşağı koşarlardı. Böyle koşa koşa çabucak büyüdüler. Kendilerine göre başka yol, daha başka sevimli yerler bulmaya başladılar. Sonra o yolu rüzgar bozdu, kar yağmur yıkadı ve yol binlerce kez sıyrıldı süpürüldü. Son on yılda belki de bu yoldan hiç geçmemişimdir. Yine de içimde bir duygu var, o izler hala burada olmalı, ben onu alaca karanlıkta seçemiyor olmalıyım. Güya önümden torunum koşup gidiyor gibi, bir serap beni o aşağıdaki çocuk parkına çekiyor.
Şehir o kadar büyük değil, lakin küçük de denemez, nüfusu milyonu geçiyor, bu ise ülke nüfusunun onda birinin burada yaşadığı anlamına geliyor. Şehir sıkışık, sokaklar engellerle dolu, park yeri bulmak sıkıntı. Neyse ki çocukların oynaması için, köpek gezdirmek için ayrılmış yerler var, bunu torun görmüş herkes biliyordur, çocuk parklarına iyi bakıyorlar.
Bu yer kızımın oturduğu eve oldukça yakın, yanından derin bir vadi geçiyor. Vadinin üstünden gelip gidilsin diye yüksek ve geniş bir köprü kurulmuş. İşte, o köprünün altında, bir kenarda çocuk parkı var onun yanında da köpeklerin gezdiği yer ama köpeklerle çocukların oyun alanına girmek yasak. Ayrıca çocuk parkının çevresi demir parmaklıklarla çevrili, kapıları kapalı tutuluyor. Torunlarım bu parkta oynayarak büyüdüler. Sıcak yaz günlerinde, çocuğu çok katlı apartman dairesinde tutmak mümkün olmadığı zamanlar, burası sessiz ve serin. Bir de kenarda durmadan akan dere var, yakın yerden otomobiller, diğer motorlu araçlar geçmiyor. Çocuklar okula gidene dek burası onların ikinci evi, oyun oynadıkları, koşuştukları alan oldu.
Beni hayalim oraya alıp götürüyor, aşağı doğru yürüdüğün için, hızını korumak, ayağına hakim olmak zor. Eğimli kayanın belinde kurulan yol o meydana varınca sona eriyor. Sanki ben torunumun çocukluğuna, o zamanki günlere dönüp gidiyorum. Karşımdaki yol benim bahtım gibi, bir parçası aydınlık, bir parçası karanlık. Burada şimdi çocuk yok, onun için çocuklarıyla gelen ana baba da görünmüyor.
Her şey eskisi gibi, on yıl önce nasılsa öyle; kalın iplerden yapılmış salıncaklar, taşlardan yapılmış kaya, bir ucundan bir ucuna tutuna tutuna geçmek için kurulmuş gergin ipler tıpkı eskisi gibi. Sadece çocukların oynadığı kum havuzunun üstünü örtüp, yağmurdan yağıştan etkilenmesini engellemişler, yoksa eskiden rutubetli, ıslak havalarda kumlar donuyordu, bunu iyi düşünmüşler.
Ben alaca karanlıkta çocuğunu kaybeden ya da köpeğini arayan bir yaşlı gibi, öbek öbek oyun alanlarından oluşan meydanın etrafında dolaşıyorum. Dondurma ve su satılan yerlere bakıyorum. Hepsi kapalı, çevrede ne çocuk var ne gezinen ihtiyarlar. Ben onu kaybettim, kendi çocuğumu, sevgili torunumu. O bizim gözümüzden uçtu gitti. Onun oyun oynayarak büyüdüğü yer var, kendi yok. Bu nasıl korkunç, nasıl acımasız hakikat! Belki de dünyayı güzelleştiren, dünyaya sevinç katan şey kalabalık çocuk öbekleriymiş.
Benim torunlarımın akranı çocuklar, artık büyüyen gençler çift çift ya da kendi aralarında gruplar halinde, karanlığı kendilerine perde etmiş oturuyorlar, geziyorlar. Onlara eşlik eden büyükleri yok, belki de onlar büyüklerinden kaçıp buraya geldiler. Onların yüzünü karanlık örtüyor, gerçi aydınlık olsa da ben hiç birini tanımazdım.
Büyük yaşayış bizzat bu alaca karanlık gecelerde, ikili buluşmalarla başlıyor. Irmaklar da böyle fark edilmeyen, sakin gözelerle başlamıyor mu sonuçta? Evinden kaçıp, bu karanlık yere gelenleri takip eden yok, onlara bakıp, inceleyen benim gibi başka bir ihtiyar da yok; yine de, benden çekiniyorlar ya da bunu gizlemek istiyorlar. Bunların hangisiyse de doğru yapıyorlar; duygu çok ince, sırlı bir şey, onu kem gözlerden de yabancı dillerden de korumak lazım. Bu duyguya ulaşmak ne kadar zorlu ve uzak; bunu görmek nasıl heyecan verici ve etkileyici. Boy atıp büyümek kolay, biyolojik büyüme sorun değil, zamanı gelince kendiliğinden oluyor sanki. Hayat yoluna başlamak ise zor, o senden sorumluluk talep ediyor. Çok şeye söz vermen lazım, kurulacak yeni hayatın diğerlerinden iyi ve mesud olacağı konusunda hem kendini hem başkasını ikna etmek lazım. O vaatlerle bu yola düşenler hayatın ağırlığına razı olup, son nefesine kadar onu omzundan indirmemeye çalışır. Hayat yükü, yerin çekim kuvveti gibi etkili, seni iyice ve sıkı sıkıya kendine çekiyor; gönlündeki hayaller gibi, havada kayıp gitmene fırsat vermiyor.
Torunumun ömür ipi bu aşamaya, alaca karanlık gecelerde kurulacak hayallere varmadan koptu. O çocukluktan ayrıldı, boyunu posunu alsa da, ergenlik hayallerine girişmemişti henüz. Dünya güzel bir kıza dönüp onu kendine çekmiş olsa, ona tatmadığı meyveyi tattırsa hayattan kolay kolay kopamazdı. Bu vadiyi bölüp geçen dere gibi durmadan akardı. Irmaklar geceleri de akıyor sonuçta. Yazık, bu artık iyice yakınlaşılan, ama ulaşılmamış arzu oldu. Bu benim hayalime gelen düşünce, onu birine onaylatmanın ya da reddettirmenin gereği yok, onun yüreğe teselli vermek için türeyen bir fikir olması da mümkün.
Ben bu sorulara cevap mı arıyorum yoksa torunumun ruhunu mu gözlüyorum, o da belli değil. Aslında bütün bu düşüncelerden arınmaya çalışıp yürüyüşe çıktım sonuçta. Yine nasıl olduysa onun derinliğinde, torunumun çok ayak izi bıraktığı yere geldim. Belki onun ruhu bu meydanın üstündedir?! Canı bedenden ayrılmış olsa da bedeni bizim aramızda, o henüz toprağa teslim edilmedi, demek, ruhu da bedenin çevresinde, zemin ile arş arasında uçuyordur. O bana görünüverecek, bir alamet oluverecek gibi. Aslında varlık ve bakilik bir âlemde iki ayrı dünya, hayalinin varlıktan kopamayışı gibi, o da artık varlıktan çıkamaz. Bu iki dünya arasında öyle sağlam fark var ki... Aramızda geçmenin mümkün olmadığı öyle büyük kopukluk var ki... İnsan, türeyeli beri onları bağdaştırmak için ne kadar çaba harcamış ama başaramamış. Anladığım, bilip durduğum şey beni rahatlatmıyor. Bir bakıma düşüncem ve hayalim onun yanında olduğu için, ben onun ruhunu arıyorum. O artık bakilikte, ona varmak mümkün, geri dönmek değil. Buna kendini inandırmak ne kadar zor. İçimden öyle geçiyor ki o çevremde, benim dünyamda. Bu acizlik, insanın ecel karşısında çaresizliği elimi kolumu bağlıyor, nefesimi boğuyor.
Ben bu koca şehrin böyle sessizliğe gark olduğunu hiç görmemiştim. Vadinin üstündeki yükseklikte, karışık uğultu, envai çeşit sesler güya bulut ya da sis gibi bulanıyor. Sesler karanlık geceyi ve beni iki yana çalkalıyor. Düşmekten korkup gri boşluğun arasında, tatlı dilli torunumun ayak izini arıyorum, tepedeki uğultudan ise onun sesini işitmek istiyorum. Dünyada torunun sesi gibi sevimli avaz olmazmış. Ses kaybolmuyormuş diye bir düşünce var, onun sesi kaldıysa nerede? O muhteşem bülbülümün sesini, Yaradan’ın bahşettiği baht kuşunun avazını o uğultunun arasından seçmek istiyorum. Uçan kuşumun kanadının avazı ve arzusu, hayali bu uğultunun arasında var mı? Hiç bu varlıkta ondan bir nişan kaldı mı? Aslında ben onu istiyor muyum yoksa arıyor muyum o da belli değil. Aramak ve istemek, daha doğrusu özlemek, bunlar başka şeyler; arayış varlığa dayanırken, istek ve özlem hayalden, senin hevesinden yaratılıyor.
Alaca karanlıktaki boşluk feci biçimde susuyor. Artık bu boşluktan çıkmam gerektiğini biliyorum. O kendisi de, ruhu da bu boşlukta yoktur, belki, yukarıda, arşta bir yerlerde olsa gerek. Onun bu yerlerde izini sürmeye çalışmak nasıl bir basitlik ve saflık.
Ben alaca karanlık yolu takip ederek, yukarı doğru gidiyorum. Ağır yük, anlamsız hüzün öyle bir basıyor ki omzumdan gönlüm burada uzanıp yatıver diyor. Ama burası yatılacak yer değil, yatmak olmaz; bu yerde yatsan ya seninkiler ya başkaları seni alıp götürürler, çünkü sabah buradan çocukların geçmesi lazım.
Kendi yatmam gereken yere varıncaya kadar sanırım torunumun izini çok arayacağım. Prag, 30 Haziran 25