HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
O gece, havada asılı ağır bir sıcaklık vardı. Bahçedeki ağaçların yaprakları hareket etmiyordu. Saat gece yarısına yaklaşırken, sessizliği yırtan bir çığlık duyuldu. İnşaat tarafından geliyordu.
Işıklar yandı. Pencereler açıldı. İnsanlar balkonlara çıktı. Koşan güvenlikçilerin ayak sesleri yankılandı. Bir kadın beton zeminin üzerinde kanlar içinde yatıyordu.
Ertesi gün olay gazete sayfalarında üçüncü sayfa haberi olarak yer aldı. Her gün gördüğümüz kadın cinayetleri sayfasına yeni biri daha eklenmişti. Kasım ayı için bilmem kaçıncı kadın cinayetiydi.
Gözlerini açtı. Hücrenin soğuk tavanına baktı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Görüyordu. Gözleri bulanıktı. Ağlamaktan, kontrolü kaybetmekten gözleri kızıla çalmıştı. O gözlerle de olsa görüyordu. Önce bir ses “neredesin, sakin ol, derin nefes al” diyen telaşlı bir ses duyuluyordu. Ardından merdivenlerde beliren sis gibi bir silueti görüyordu. Kim olduğunu çıkaramıyor olsa da sesi tanıdıktı. Telaşı ve bunu gizlemeye çalışması onu ele veriyordu. Gizleyemiyordu.
Gözlerini sımsıkı kapatıp görmemek istedi. Zihnini kapatıp hatırlamamak istedi. Kulaklarını kapatıp işitmemek. Yere düşen o bedenin tok sesini, yalvarışları, ağlayışlarını duymamak istedi. Oturur pozisyona geldi. Başını kollarının arasına alarak yerinde saymaya başladı. Bir kuzu, iki kuzu, üç kuzu, dört...
“Neredeymiş benim kuzum” diyen o ses. “Yemek hazır çocuklar.” “Sizi çok seviyorum yavrularım.” “Korkma hiç sizi bırakıp bir yere gider miyim ben.”
Gitti.
Unutmak, unutmak, unut...
Kafasına vura vura unutmaya çalıştı.
Bir unut, iki unut, üç...
Gözlerini açtı. O soğuk hücrenin içinde ayaktaydı. Ne ara kalkmıştı. Hatırlayamadı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Bulunduğu yere çöktü. Başını kollarının arasına alıp saklanmak istedi. Yok olmak. Tıpkı bir gece önce inşaatın en üst katına çıktığı gibi. Atacaktı kendini. Bu dünyada yalnız yaşamaktansa ölmek...
Bundan on yıl önce babasının kucağında oyunlar oynarken kapı çalmıştı. Babasının kapıyı açmasıyla “kaçın” diye bağırması bir olmuştu. Kaçmak yerine babasına koşmuş ve patlama sesiyle gördüğü şey yerde yatan babası olmuştu.
Gitmeyen görüntü.
Derin derin nefes almaya başladı. Yeni bir atak geçiriyordu. Geçirmemeliydi. Son defa atak geçirdiğinde hiç güzel şeyler olmamıştı. Evde doktor raporlarını görünce korkmuş. Kaçmıştı. Karanlığa kaçmıştı. Nefes almalıydı. Nefes almak için yürümüş, yürümüş kendini en üst katta bulmuştu. Atlamalıyım diye düşündü. Ama buraya onun için gelmedim dedi. Zihni bölünmüştü. Yapmak istediği ile yaptığı şeyler tutarlı değildi. Aklımı kaçırıyorum diye düşündü. Sonra o sesi duydu. Telaşsız gelmeye çalışan ama yakında ölecek olan o sesi.
“Bana nasıl söylemezsin. Kanser olduğunu böyle mi öğrenecektim. Seni affetmiyorum. Sende beni bırakıp gideceksin. Babamın gittiği gibi, annemin gittiği gibi. Şimdi sen de mi?”
Ağladı.
Ona yaklaşmakta olan ablasını fark etmedi. Zihni bulandı. Sıkıca yakasına yapıştı.
“Gidemezsin, gitmeyeceksin, seni bırakmam, bırakamam” dedi.
Ona sarılmak istedi.
Ablasının gözündeki dehşeti fark etmemişti.
Sarıldı. Sarıldı. Yerinde duramayıp döndü. Ve o ses. Kollarının arasında değildi ablası. Başını yere eğdi. Oradaydı. Aşağıya nasıl bu kadar hızlı inmişti ki.
Gözleri karardı.
Gözlerini açtı ve hücrenin soğuk tavanına baktı. Bir damla yaş süzülerek uzanmakta olduğu koltuğa damladı.
O sırada karşı binada yüzlerce odadan birinde makineden gelen ses bir anda kesildi. Odaya hızla giren hemşirelerin sesi her yerde yankılandı. Elektro şok hazırlandı. “Daha fazla” diyerek dozu arttırıldı. Saat gece yarısına yaklaşırken “Ölüm saati 23.59.”
(AYB Balkanlar Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Mart 2026)