HaftanınÇok Okunanları
FATİH SULTAN YILMAZ 1
KEMAL BOZOK 2
HİDAYET ORUÇOV 3
HATİRA Guliyeva 4
Kardeş Kalemler 5
Ece Türköz Oğuz 6
İSMAİL DELİHASAN 7
Büyük demir kapıyı iterek açtı. Esintili, ılık bir havayla karşılaşmıştı. Bahçeye doğru ilerlerken durup yavaşça döndü, kapıya uzun uzun baktı. İç geçirdi: “Vay be! Bu kapı her zaman bu kadar kolay açılır mıydı?” . Eski günlerin siyah beyaz hatıraları zihninde uyanırken dönüp yürümeye devam etti. En son bu kapıyı açışının, bu bahçede yürüyüşünün üstünden kırk küsur yıl geçmişti. Şimdi elliye merdiven dayamış, saçlarına aklar düşmüş, deneyimli bir öğretmendi. Emekli olmadan önce çocukluğunun geçtiği bu Gazi Ortaokuluna tayin olmuştu. Çocukluğuna ilçenin merkezinden, evlerden uzak; bakımsız bir arsanın ortasındaydı. Şimdi ilçenin gelişmesiyle okul yalnızlıktan kurtulmuştu. Bahçenin etrafında zayıf çitler, çitlerin ardında irili ufaklı çukurlar da yoktu.
Eski günleri yâd etmek için gezerken boş bahçeyi kulaklarına gelen anıların sesleri dolduruyordu. O zamanlar okulu birbirine katan üç kafadar vardı. Boncuk Ömer, Şair Kemal ve Koca Yusuf lakaplarıyla tanınırlardı. Ömer; iri mazi gözlü, çok dikkatli, cin gibi bir çocuktu. Kemal, daha bu yaşında şiire merak sarmış, kafasını kitaptan kaldırmayan, naif bir küçük beydi. Yusuf ise gürbüz, durduğu yerde durmayan bir çocuktu. Şakalaşmak en büyük eğlencesiydi. Belki de bu üçünün tek ortak noktası “çocuk” olmaktı: masum, içten… Bir de bitişik evlerde, beraber büyümüşlerdi. Okulun altını üstüne getirirler herkesi eğlendirirlerdi. O üç kafadarın yaptıkları bir bir aklına gelince Öğretmen, gülmesini tutamadı. Koca adam patlattı kahkahayı. Keyfi yerinde olan insanların umursamazlığıyla nereye gittiğine dikkat etmiyordu. Bir anda kalın bir ağaç gövdesiyle burun buruna geldi. Şaşırmıştı. Durumu çözmek için etrafına bakınırken nerede olduğunu anladı. Bir anda donakaldı. Yüzünün rengi, az önce zihnini dolduran şen kahkahaları da alıp gitmişti. O köşedeydi. Okuldaki sınıfların yalnızca birisinin penceresinden görülebilen bahçenin en ücra köşesinde… Bacakları titriyordu daha fazla ayakta kalamazdı. Ağacın dibine oturup sakinleşmeye çalıştı. “Bu ağaç burada değildi. Bizim zamanımızda büyükçe bir çukur vardı burada. Öğretmenlerimizin hep, uzak durun, dediği bir çukur… ” diye düşündü. Sırtını ağaca yaslayıp nemli gözlerle okula baktı. “Hey, koca Gazi Ortaokulu! Sen de unutmak istedin demek ki. Bu ağaçla üstünü kapamak istedin.” sesi titriyordu. Gözleri acıyla dolarken kulaklarında da keskin, acı bir çığlık çınlıyordu.
Koca Yusuf, çok şaka yapardı. Ömer ve Kemal’i sevdiğinden en çok onlarla uğraşırdı. Çoğu zaman şımarıklığı tutar şakaların dozunu kaçırırdı. O zaman iş kavgaya varır, güreş tutarlardı. Kim kimin altında kalırsa yenilmiş olurdu. Bu hırsla, sinirle üç dört gün konuşmazlar sonra yine barışırlardı. Yusuf güreşte kendine güvendiği için şakalarının sonunun nereye varacağını umursamazdı. Öğretmen, Koca Yusuf’u gözlerinin önüne getirmişti. “Keşke…” dedi. “Koca Yusuf, en azından o gün, bir kez daha düşünseydin.”
Yorucu bir dizi dersin ardından son zil çalmıştı. Öğrencilerden karnı acıkanlar, annesini özleyenler, sokakta oynamak isteyenler vardı. Haliyle okul hızla boşalmıştı. Yalnızca Şair Kemal gitmek istemiyordu. Öğretmenler toparlanıp, okul kapanıncaya kadar boş ve sessiz sınıfta kitap okuyacaktı. Ömer ve Yusuf, onu yalnız bırakmak da okulda oturmak da istemiyorlardı. Kemal’i eve dönüp sokakta oyun oynamak için ikna etmeye çalıştılar. Ancak Kemal, kitabını açıp okumaya başlayınca Yusuf sinirlenmişti. Resmen görmezden geliniyor, aşağılanıyordu. İçinden Kemal’e de kitaplarına da sövmeye başladı. Saçından çekiyor, omzuna vuruyor, onu rahatsız ederek yıldırmaya çalışıyordu. Kemal inatla kitabından başını kaldırmayınca Yusuf aniden elinden kitabı kapıp hızla kaçtı. Diğerleri öylece kalakalmışlardı. Sonradan Kemal kendine gelmiş, daha önce hiç yapmadığı bir şey yapmıştı. Bağırıp çağırıyor, Yusuf’u öldürene kadar döveceğini, intikam alacağını söylüyordu. Kemal’in hiddetinden korkan Ömer, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Kolundan tutup pencereye yaklaştırmaya çalıştı. Bir yandan bahçeyi işaret ediyordu: “Tamam, dur hele! Bahçeye çıktı, gördüm ben. Bak bu pencereden gözüküyor işte. Şu ücra köşeye gitmiş.” dedi. Bahçe çitinin yanında dikilen Koca Yusuf, Kemal’in biricik kitabını yere koymuş elindeki bir şeyle ilgileniyordu. Ömer ve Kemal biraz daha dikkatli bakınca elindekinin bir kibrit kutusu olduğunu fark ettiler. Gözü dönen Kemal “Yusuuuuuf….” diye kükredi. Ömer’in kollarından kurtulup sınıftan dışarıya fırladı. Ömer korkudan dona kalmış, boncuk gözleri dolmuştu. O ücra köşeyi gören tek pencereden olanları izliyor “Keşke yapmasaydın Yusuf!” diye ağlıyordu.
Kemal’in sinirden delirmiş şekilde kendisine yaklaştığını gören Yusuf, panik yapmıştı. İlk defa ondan korkmuş, yaptığı şakadan pişman olmuştu. Çoktan alev alan kitabı söndürmeye çalışırken bir yandan ağlıyor bir yandan özür diliyordu “Affet Kemal, eşeklik ettim. Söz, ellemeyeceğim bir daha sizi. Affet ne olursun!”. Kemal hiçbir şey duymuyor, düşünmüyordu. Yusuf’u tuttuğu gibi çitlere doğru itti. Büyük bir hiddetle kitaba tekmeyi savurdu. Yusuf alev topuna dönmüş kitabın kendisine geleceğinden korkarak telaşla çitin üstüne çıktı. Bir yandan çite tutunmuş dengede durmaya çalışıyor, bir yandan bağırıyordu “Kemal dur! Özür dilerim. Dur Allah aşkına, düşeceğim bak!”. Kemal’in canına tak etmişti artık, hiçbir şeyi dinlemiyordu. Yıllarca Yusuf’un sonu gelmeyen şakalarına dayanmak zorunda kalmıştı. Artık şair, naif çocuk olarak ezilmek istemiyordu. Bunları düşünürken durmadan kitabı tekmeliyordu. En sonunda hıncını alamayarak büyük bir haykırışla çitlere de tekme attı. O an kendi haykırışıyla Yusuf’un çığlığı birbirine karıştı. Kırılan çitle beraber Yusuf, çukurlardan birine düşmüştü. Kemal önce ne olduğunu anlayamadı. Bir kırılan çite bir yerde kül olmuş kitaplara bakıyordu. “Oh olsun!” dedi içinden, sonunda siniri yatışmıştı. Biraz soluklandı ve Yusuf’tan ses gelmesini bekledi. O son çığlıktan başka ses gelmemişti. Bir an kaynar sular döküldü başına. Az önce sinirle haykırıyorken şimdi yalnızca “Ne yaptım ben!” diye sayıklıyordu. Çitin kırılan kısmından yavaşça çukura yaklaştı ama aşağı bakamadı. Yığılır gibi yere çöktü. Defalarca seslendi “Yusuuuuf….!” diye. Cevap veren olmuyordu. Pişmanlıktan çıldırmak üzereydi. Yardım çağırmak aklına geldi. Etrafa bakındı kimsecikler yoktu. Onları kimse görmemişti. Yusuf'un düşmesine neden oluşuna, günahına kimse tanık olmamıştı. Yavaşça başını kaldırıp gökyüzüne baktı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Sayıklarcasına dua ediyordu "Allah'ım lütfen bir şey olmuş olmasın. Allah'ım söz veriyorum bir daha Yusuf'a kızmayacağım, bütün kitaplarım feda olsun.”. Hıçkırıklara boğulurken o uğursuz köşeyi gören tek pencereye takıldı gözleri. Orada, pencerenin önünde Ömer masmavi gözleriyle bakıyordu. Boncuk Ömer'in gözleri büyüdü büyüdü, Kemal'in suçluluk ve pişmanlık hissi kadar büyüdü. Tüm benliğini kaplayan bu gözlerin hesap soruşuna dayanamadı. Sanki o iki göz, Münker ve Nekir olmuş, kabre girmeden kabir azabı çektiriyorlardı.
Boncuk Ömer olayın ardından susmuştu. En azından bir dostunu masumca korumak için Kemal’in suçunu sır olarak saklamıştı. Ama o kadar feci bir vicdan azabı çekiyordu ki o olaydan sonra, biraz daha büyüyünce çekip gitmişti. Üç kafadar paramparça olmuştu.
Yıllar önce Şair Kemal'in oturduğu yerde oturuyordu öğretmen. Bu kötü anının örtüsüne dayamıştı sırtını. Kendine gelir gibi oldu, anılardan kurtulup işinin başına dönmesi gerekiyordu. Yavaşça doğrulup üstünü başını düzeltti. Yanaklarına sızan yaşları silmeden ağır ağır okula doğru ilerledi. O şuan Kemal öğretmendi. O ücra köşede Koca Yusuf ile beraber ölen Şair Kemal’e ve üç kafadara ağlıyordu.