Gel Çay İçelim


 01 Mart 2025

Hava bugün güneşliydi, yürüyüş için harika bir gündü. Ben de fırsattan istifade kemiklerimi ısıtmak için dışarı çıkmaya karar verdim. Çıkmadan önce Ali’ye seslendim:

“Ali, yarım saate dönerim, bir çay demle bakayım!”

Herhangi bir cevap gelmedi.

“Kime sesleniyorum ben!”

Sonunda Ali Efendi cevap vermeye karar vermişti.

“Duydum seni, dede. İlla cevap vermem mi gerekiyor? Seslen, git işte.”

“Her zamanki gibi terbiyesiz... Ne olacak bu çocuğun hâli?” diye mırıldandım.

Dışarı çıktım, ağır ağır yola koyuldum.

“İrfan düzgün yetiştirememiş bu çocuğu. Benim elimde olsaydı, adam ederdim onu. Bilgisayarından başını kaldırmıyor, laf edeni de tersliyor. Gerçi zamane gençleri de hep böyle, değil mi? Suç şu gâvur icatlarını başımıza salanlar da. Biz zamanında böyle miydik? Aptallaştırdılar çocukları. Bana ‘eski kafalı’ diyor bir de sıpa! Şu anda bu kadar rahat yaşıyorsan benim eski kafam sayesinde yaşıyorsun. Tüm gün yan gelip yatmak mı yeni kafalılık?”

Aklımda daha nice düşünceyle yürüyüşüme devam ettim. Bacaklarımın dermanının tükenmeye yaklaştığını hissettiğimde dönmeye karar verdim.

Eve girdiğimde salonda tartışma sesleri yükseliyordu. “İrfan yine mi bağırıyor çocuğa?” diye içimden geçirdim. Yanlarına gittim.

“Ne oluyor burada?”

İrfan hemen atıldı:

“Bak hele baba! Torunun her zamanki gibi sınavına çalışmak yerine bilgisayarının başında. Kaç defa dedim, şu üniversite sınavına çalışmazsan bilgisayarını alırım, diye?”

Ali karşılık verdi:

“Ben de kaç defa dedim, üniversite okumak istemiyorum, diye! Ne güzel video editörlüğü yapıyorum, kendi paramı kazanıyorum. İşime yaramayacak bir sınava neden çalışayım?”

“İki günlük harçlığını çıkardın diye onunla mı geçinmeyi planlıyorsun? Okumayıp da serseri mi olacaksın başımıza? Anası babası okumuş, oğullarını adam edememişler mi dedirteceksin bize?” diye gürledi İrfan.

Ali en sonunda dayanamadı:

“Tek derdiniz el âlem zaten! Bir kere görmedim benim isteklerimi umursadığınızı. Benimkileri umursamazsanız ben de sizinkileri umursamam!” dedi ve odasına hınçla yürüyüp kapısını çarptı.

İrfan iç çekerek kanepeye oturdu.

“Ne yapacağız biz bu çocukla baba? Aklını başına nasıl getireceğiz?”

Bir süre cevap vermedim. Geçmişe dalmıştım. Bu sahne çok tanıdık gelmişti bana. Zamanında ben de İrfan’la benzer bir şey yaşamıştım. Dükkânda bana yardım etmesini, zamanı geldiğinde de devralmasını istiyordum ama o ne yapıp ne edip beni dinlememiş, okuyup doktor olacağım diye diretmişti. Şimdi rollerin değiştiğini görmek beni keyiflendirdi. Kendi yaşattığını şimdi o yaşıyordu.

“Anladın mı şimdi beni? Sen de böyleydin zamanında.” dedim ona.

İrfan bir süre duraksadı, sonra cevap verdi:

“O zamanla bu bir değil baba. Sen okumanın değerini bilmiyordun. Bak şimdi hayatımıza, kötü mü oldu?”

Buna cevap veremedim. İrfan haklıydı. Tüm diretmelerime rağmen o benden daha inatçı çıkmış, şehre gidip okumuştu. Şimdi güzel bir evi, işi ve ailesi vardı. Haklı olduğunu kanıtlamıştı.

“Çocuğun üzerine fazla gitme, ne yapmak istiyorsa onu yapsın.” dedim.

Doğru, bırakalım çocuk ne yapmak istiyorsa onu yapsın. Gençtir; bazı şeyleri anlayamaz, hata yapar. Bunlar normaldir. Zamanında İrfan bana kendini kanıtlamıştı, bırakalım da o da kendini kanıtlasın. Sonuçta çocuklar, babalarından çok büyüdükleri zamanın izlerini taşır. O, eminim ki zamanın neyi gerektirdiğini hepimizden daha iyi biliyordur.

“Neyse, hadi onu bırak. Çay demlenmiştir, gel çay içelim.”

“Çayın altı açık değil baba.” dedi İrfan.

Gençtir, hata yapar demek ha? Hatayı bırak, bu daha basit bir isteği bile yerine getiremiyor. Gerçekten adam etmek lazım bu sıpayı!

Kendimi durduramadım, haykırdım:

“Ali, Gel buraya bakayım!”

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Ocak, 2025)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 219. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 219. Sayı