HaftanınÇok Okunanları
Ercan Argınbayev 1
Coşkun Haliloğlu 2
HİDAYET ORUÇOV 3
Zılika Jantasova 4
ELMİRA ACIKANOAVA 5
Kanıbek Sarıbayev 6
Batyrkhan Sarsenkhan 7
Okumadan Önce…
İzzet Acarel ilk olarak telefonla ulaştı bana. O da benim gibi emekli öğretmendi. Samsun Ladik ilçesi “Bizim Heybemiz” adlı kültür sanat derneğinin başkanıydı. Benimle yüz yüze görüşmek, tanışmak istiyordu. İki emekli öğretmen Ankara’da, Avrasya Yazarlar Birliği’nde buluştuk.
İzzet Acarel, Ladik Akdağ İlkokulu’nu 1970’te bitirmiş. Aynı yıl, elektrik kesintilerine rağmen ışıkları hiç sönmeyen, üç kilometre ötelerindeki Akpınar İlköğretmen Okulu’nun (Enstitü) gündüzlüsünü kazanmıştı. Kayıt yaptırmış, arkadaşlarıyla birlikte kasasına çadır çekilerek öğrenci servisi hâline getirilmiş bir kamyonla okula devam etmeye başlamıştı. Severek, başladığı okulunu 1976 yılında bitirmiş, farklı yerlerde yirmi üç yıl, öğretmenlikten ve idarecilikten sonra 1999’da aynı okula müdür olarak dönmüştü. Bir zamanlar öğrencisi olduğu okulda, oturduğu koltuğun hakkını vererek on bir yıl idarecilik yapmış, gerektiğinde risk alarak çalışmıştı. Şikâyet edilmiş, soruşturmalar geçirmiş, mahkemelere verilmiş, hepsinden yüz akıyla çıkmıştı. Doğruluğuna inandığı işleri yapmaktan geri durmamıştı. Çekinmeden, korkmadan, en ufak bir suça bulaşmadan, hizmetlerine devam etmişti. Şimdi, eşi de kendisi de emekliydi. Emekli demek boş duran insan demek değildi. Kültür, sanat, edebiyat alanında elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Eşi ve yakınları da ona yardımcı oluyordu.
Konuştukça anladım ki pek çok konuda ortak görüşlerin sahipleriydik. Belki de Köy Enstitüleri kapatıldıktan sonra açılan, bir anlamda enstitülerin devamı sayılan İlköğretmen okullarında yetişmiş olmamız bu ortaklığı sağlıyordu. Bir şeyi iyi anlamıştım: İzzet Acarel tam bir Ladik sevdalısıydı. Ladik için taşımayacağı yük, katlanmayacağı zorluk yoktu. Bizim Heybemiz derneğini de Ladik’e hizmet için, Ladik’in geçmişi silinmesin, Ladik tanınsın, bilinsin diye kurmuştu.
Bizim Heybemiz derneği olarak 2025 yılında (geçen yıl) Ladik’te ressamları konuk etmiş, onlara ilçeyi tanıtmış, ilçeyle ilgili tablo çalışmaları için ortamlar hazırlamıştı. Sonuçta ortaya çıkan eserler, Ladik’in çeşitli mekânlarını süslüyor, en çok da Bizim Heybemiz derneği adına düzenlenen İzzet Acarel’in evinin altındaki müzeye değer katıyorlardı.
Bu yıl (2026), dernek yönetimi olarak okuma günleri düzenleme kararı almışlardı. Adına da “Birinci Ladik Okuma Günleri” diyeceklerdi. Daha sonra müzik konulu başka bir etkinlik düzenleyeceklerdi. Etkinlikleri gelenekselleştirmeyi hedefliyorlardı. Böylece Ladik’i çevrenin, bölgenin kültür sanat merkezi hâline getirmek istiyorlardı. İlk okumalara beni de davet ediyordu. Telefonumu elde edip bana ulaşmasının asıl amacı, bugünkü buluşmamızı sağlamak ve beni Birinci Ladik Okuma Günleri’ne davet etmekti. Mutlaka katılmamı istiyordu.
Avrasya Yazarlar Birliği’ndeki yoğunluğumu bahane ederek geçiştirmeye çalıştım. Fakat İzzet Acarel kolayca geçiştirilecek birisi değildi. Okumalar herkesin iş yükünün hafiflediği yaz döneminde yapılacaktı. Rahatlıkla iki gün ayırabilirdim. Devam eden telefonla görüşmelerimizde benden kesin katılım sözü almayı başardı. Ankara Kitap Fuarı’ndaki imza günüme geldi, kitaplarımı imzalattı, bir kere daha katılım sözü aldı.
Aslında benim göze alamayacağım büyük ve zor işlere kalkışıyordu. Bu tür etkinliklerin destekleyeni az, köstekleyeni çok olurdu. Bu görüşümü kendisine açıkladığımda ‘biliyorum’ anlamımda gülümsedi. Getirdiği hiçbir teklife yönetimdekilerin karşı çıkmadığı gibi, aileleriyle, arabalarıyla her türlü fedakârlığa da hazır olduklarını söyledi. Ayrıca çok değerli, hatırlı dostları vardı. Beslenme, konaklama ve bazı transfer ihtiyaçlarını da onlar karşılıyorlardı.
29 Haziran 2026 Pazartesi:
Anadolu İnsanıyız ya…
Eşimle birlikte Ankara’dan başlayan otobüs yolculuğumuz Havza’da sona erdi. Yolculuğumuzun sonlarına doğru yaptığımız telefon görüşmesinde İzzet Acarel bugünkü okuma programından dolayı kendisinin gelemeyeceğini, bir arkadaşını gönderip bizi terminalden aldıracağını söylemişti. Otobüs yazıhanesine geçerek oturuşumuz üzerinden on dakika geçmemişti ki orta boylu, orta yaşlı, güler yüzlü bir adam gelip karşımızda durdu. Elini bana uzatarak “Hoş geldiniz Osman Bey!” diyerek bizi şaşırttı. Şaşkınlığımızı anlamış olmalıydı ki “İnternet var… Ben sizin takipçinizim. Son kitabınız Yedi Sekiz Hasan Paşa dahil bütün kitaplarınızı okudum.” dedi. Sonra kendini tanıttı: “Ben Sadi Koşar. İzzet Bey kayın biraderim olur. Bizim Heybemiz’in yönetim kurulu üyesiyim.”
Havza otobüs terminalinden Hamamayağı Mahallesi’nde iki gece kalacağımız Hilas Termal Otele kadar daha ayrıntılı tanıştık. Pek çok cümlesi, kitaplarımı ne kadar dikkatle ve severek okuduğunu kanıtlar nitelikteydi. Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı çok sayfalı olmasına rağmen bitirmeden bırakamamıştı. En çok Bebiha’dan etkilenmişti. Bazı bölümlerde sanki onun hayatını anlatmış gibiymişim.
Kalacağımız termal otel; suyu, piknik alanları ve dinlenme tesisleriyle seçkin bir mekandı. Dünyanın ünlü kaplıcaları arasında yer alıyordu. İlçeye on kilometre uzaklıktaydı.
Akşam dinlenmiş, yol yorgunluğumuzu atmış olabileceğimizi düşünerek “hoş geldiniz” demeye, tanışıp konuşmaya İzzet Acarel, kısa bir süre önce kaza geçiren eşiyle, eniştesi Sadi Koşar eşiyle birlikte gelmişlerdi. Bunlar dışında Engin Balcı ve Mustafa Dilmen de eşleriyle gelmişlerdi. Hepsi de Bizim Heybemiz derneği üyeleriydi. Toplam beş erkek, beş hanım, on kişi olduk. Herkes yanındaki hanımı “Eşim!” diye tanıştırırken bizi bu otele getiren Sadi Koşar, “Bu da benim Bebiha’m!” diye tanıştırdı. Romanın adındaki sırrı biliyordu demek ki… Bu, aynı zamanda rahatlığın, samimiyetin, Bebiha’yı ne kadar içselleştirerek okuduğunun ifadesiydi. Otelin kafesinde masaları birleştirip neredeyse gece yarısına kadar sohbet ettik. Anadolu insanıyız ya, birbirimizi çok öncelerden tanıyormuş kadar rahat ve samimiydik.
30 Haziran 2026 Salı:
Bir Tepeden Ladik…
Ladik’e ilk gelişimizdi. Mümkün olduğu kadar yakından tanımak istiyorduk. İzzet Acarel’in öncelikli isteği de buydu. Bizi ilk olarak Ladik’i bütün olarak görebileceğimiz Yeniyol üzerinde yüksek bir tepeye (Topağaçlar) çıkardı. Acarel’in anlatımı eşliğinde Ladik’i kuş bakışı gördük, genel olarak tanıdık.
Soyunun Hz. Muhammed'e dayandığı kabul edilen 12. Yüzyılda Amasya ve Ladik çevresinde irşat faaliyetlerinde bulunmuş, Rıfai tarikatının kurucusu Seyyid Ahmed-i Kebîr Türbesini ziyaret ettik. Beylikler dönemi mimarisinin özelliklerini taşıyan bu yapı içinde yedi sanduka vardı. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde “irfan ehlinin nazargâhı, gönül ehlinin misafir yeri” olarak övgüyle bahsedilen türbenin 1778 yılında Seyyid Abdullah Ağa tarafından yenilendiği kitabesinden anlaşılıyordu.
Tarih Bağı Saat Kulesi…
Ladik Saat Kulesi, Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı şerefine ilçe merkezinde bir tepe üzerine 1889 yılında Kaymakam Reşit Bey tarafından yaptırılmıştır. Yapımında Karacaören taşı (andezit) denilen yerli, dayanıklı taş kullanılmış. 1943 Ladik depreminde büyük hasar gören kule, aslına uygun olarak, aynı cins taş kullanılarak yeniden yapılmış. Minareye benzeyen kule 32 metre yüksekliğinde ve 96 basamaklıydı. Yalın, zarif bir görünüme sahipti. Sultan Abdülhamit zamanında yapılan saat kuleleri içinde gördüklerimin en uzunuydu. Pek çok yerde olduğu gibi içinde bulunduğu şehrin simgesi hâline gelmişti.
İki bedestenin benzemezliği…
18. yüzyılda Şeyhülislam Mehmed Efendi tarafından yaptırılan bedesten, 1943 yılında meydana gelen büyük depremde yıkılmış, günümüze ulaşamamıştır. Acarel’in ayrıntılı anlatımıyla bedesteni kafamızda canlandırabiliyorduk. Yeni hâli zaten gözlerimizin önündeydi. İki bedesten arasında maalesef hiçbir benzerlik kalmamıştı. En başta isimleri değişmiş, eskiden bedestenken şimdi çarşı olmuştu. Eskiden dükkânlarında değerli eşyalar, ipek kumaşlar, silahlar satılırken şimdi bunlar dışında her şey satılıyordu. Eskiden belli saatlerde, muhtemelen dualarla açılıp dualarla kapanırken, gece boyu bedestenin özel bekçileri tarafından korunurken, şimdi böyle şeyler yoktu.
Yüzen Adalarını Kaybeden Ladik Gölü…
Lâdik ilçe merkezinin on iki kilometre doğusunda bulunan, 870 hektarlık alana sahip Ladik Gölü, üzerinde yüzen adalarıyla ünlüymüş. Bu adalar, uzun sürelerde bitki kalıntılarının tam çürümeden birikip birleşmesiyle oluşmuş, üzerinde çeşitli bitkilerin boy verdiği, yemyeşil organik, doğal adalarmış. Suyu iyi tutan, hafif gözenekli yapılarıyla doğa harikalarıymış. Bir süre önce bu güzelim adalar, yetkili birilerinin izniyle kıyılara çekilmiş, parçalanıp kamyonlara yüklenerek büyük şehirlere taşınmış. Süs bitkilerinin yetiştirilmesinde, bahçelerde, saksılarda çiçek toprağı olarak kullanılmış. Böylece yüzen adaların hepsi kaybolmuş. Şimdi göl yüzeyinde yeni, minicik ada oluşumları vardı. Gölün eski doğal hâlini hayal ederek pelikan, karabatak, balıkçıl ve adını bilmediğim başka kuşların bu bu minik adalara konup kalkışlarını, gölde avlanışlarını izledik. Kıyılarda otlayan ineklerden yüzerek adalara kadar gidip, taze yeşilliklerle karınlarını doyurduktan sonra tekrar suya dalarak geri dönenler artık yoktu. Çünkü inekleri taşıyıp doyuracak adalar büyük şehirlerde çiçek toprağı olmuştu.
İzzet Acarel, bariyer üzerinden atlayarak gitti, göl kenarında kalmış ada parçalarından bir parça getirerek bize gösterdi. Kahverengi siyah arası organik ada toprağı hafifti, rahat kırılıyordu. Anlatıldığına göre özerine ekilecek her çeşit bitkiyi besleyecek özelliğe sahipti.
Acarel, gölde Turna, Sazan, Kızıl Kanat ve benzer balık çeşitlerinin yaşadığını, Balıkçıl, Kara Batak, Martı, Sumru, Turna gibi sayısız göl kuşlarının bu balıklarla beslendiğini anlattı. Bazı tedbirler alınsa bu göl kuş cenneti olmaya hazır bir göldü.
Hamitköy’ün Bakacak Tepesinden…
Hamitköy’ün seyir (bakacak) tepesine köylülerle karşılaşmayı umarak arabayla çıktık. Üstü kapalı çardağın iki ahşap sedirinde yaşlı köylüler oturuyordu. Hem manzarayı seyrediyorlar hem sohbet ediyorlardı. Biz varınca ayağa kalktılar. Selamlaştık. “Hoş geldiniz!” dediler, tokalaştık. Oturmamız için kendi yerlerine bizleri buyur ettiler. Bazıları, rahatça oturabilmemiz için yakındaki evin gölgesindeki sedire gittiler. “Nereden gelir, nereye gidersiniz, ne iş yaparsınız?” gibi sorularla başlayan sohbetimiz giderek koyulaştı. Ladik gölünü ve gölün diğer yanındaki adlarının Kıranboğaz, İsasofta, Muhtamat olduğunu öğrendiğimiz üç köyü seyrederken köylülerle hayli yakınlaştık. Bize çay ya da soğuk bir şeyler ikram etmek istediklerini söylediler, ancak hiç vaktimiz yoktu kabul edemedik. Ne kadar saygılı, tertipli, temiz insanlardı. Tavır ve davranışları kadar sözlerine de dikkat ediyorlardı. Vedalaşırken karşılıklı iyi dileklerde bulunduk.
Efsane Okul; Akpınar Köy Enstitüsü…
1940 yılında kurulan Ladik Akpınar Köy Enstitüsü günümüzde Akpınar Anadolu Fen Lisesi olarak faaliyetine devam ediyordu. Diğer köy enstitüleriyle birlikte düzenlenen kampüs alanında eğitim binaları, tarım atölyeleri, sinema salonu, hamam ve spor tesisleri vardı. Kendi kendine yeten bağımsız bir yerleşke olarak inşa edilmişti. 1953’te Akpınar İlköğretmen Okulu, 1974’te Akpınar Öğretmen Lisesi, 1989’da Akpınar Anadolu Öğretmen Lisesi adını almıştı.
Enstitü alanında ancak yüzeysel bir gezi yapabildik. Kapalı binaları da açtırarak ertesi gün esaslı bir gezi yapmayı planladık.
Ambarköy Açıkhava Müzesi…
Osmanlı dönemi ahşap mimari özelliklerini yansıtan Ambarköy Açıkhava Müzesi, on dört bin metrekarelik alan üzerine Ladik Kaymakamlığı tarafından kurulmuş. Açıkhava Müzesinde yirmi iki buğday saklama ambarı, dört ahşap ev, iki sergen, iki mısır serenderi, dört su kuyusu varmış. Müzede bulunan 300 yıllık iç ve dış güzelliğiyle göz kamaştıran Şeyhülislam Mehmet Efendi Ahşap Camisi ibadete açıktı. Müze alanı içinden geçen akarsu (dere), göl, su değirmeni, seyir kulesi, ahşap çocuk parkı, ahşaptan zincirli köprüler doğal hayatı olduğu gibi yansıtmaktaydı. Geçme usulüyle yapılan ahşap yapılarda hiç metal çivi kullanılmamıştı. Bu yönlerden Ambarköy Açıkhava Müzesinin dünyada bir benzeri yoktu. Bugün için anılarda kalmış olan tarihi eserler, aletler, eşyalar, müzeye dönüştürülen samanlıkta sergilenmekteydi. Elektriğin olmadığı dönemlerin ışık kaynağı gaz lambalarından, haberlerin dinlendiği kocaman pilli, bataryalı eski radyolara, tedavülden kalkmış paralardan, kurmalı telefonlara kadar müzede pek çok eser yer almaktaydı. Yayıklar, beşikler, çeyiz sandıkları, asker bavulları, testiler, heybeler, örgü makinaları ve benzerleri kapalı müzede, kağnılar, arabalar, çeşitli tarım araçları, eski model traktörler, açık müzede sergilenmekteydi.
Ambarköy Açıkhava Müzesinin ve Enstitünün küçük birer kısımlarını gezebilmiştik, kalan kısımlarını ertesi güne bırakarak geziye son verdik.
İçeriye girer girmez temizliğiyle, düzeniyle dikkatimizi çeken müze alanındaki lokantaya alındık. Çünkü söyleşi ve okuma programına yetişmek zorundaydık. Nefis bir öğle yemeğinden sonra hiç vakit kaybetmeden Ladik Meslek Yüksek Okulu Konferans Salonuna gittik. Söyleşi saatimizden çeyrek saat önce varmıştık. Salon kalabalık değildi. İzzet Acarel beni takdim ederken saydım, otuz kişi kadardık. Sonradan gelenler oldu mu dikkat etmedim. Soru soranların kendilerini tanıtmalarından, verilen çay molasındaki özel sohbetlerimizden çıkardığım sonuç beni dinlemeye gelenlerin çoğu emekli ve çalışan öğretmenlerdi. İdareciler, okumaya, yazmaya meraklı lise öğrencileri ve halktan insanlar da vardı. Az kişiye hitap etmekten dolayı üzüntü duymadım. Az da olsa okuyanlar, yazanlar, okumaya ve yazmaya devam etme kararında olanlar gelmişlerdi. Zorunlu oldukları için değil, istekli oldukları için gelmişlerdi. Gelenlerden bir kısmının elinde kitaplarım vardı.
İki Oturumlu Tek Söyleşi…
Gelenleri selamlayıp bu buluşmayı sağlayanlara teşekkürlerimi sunduktan sonra “Beni yazarlığa hazırlayan ilk hocam, babamdır.” dedim. Edebiyatın güzelliğini babamla keşfettiğimi, daha ilkokula başlamadan masallarım, hikâyelerim, kıssalarım, bilmecelerim, askerlik anılarım olduğunu anlattım. Okuma yazması olmasa da babamın dikkatli bir dinleyici, etkili ve güzel bir anlatıcı olduğunu söyledim. Bir masalı günde beş kez istesem, beş kez hiç bıkmadan sabırla anlattığından söz ettim. “Beni, yazarlığa ilk babam hazırladı, sonra öğretmenlerim girdi devreye… Sonra gurbet, yalnızlık…” dedim. Sonra yazmaya nasıl devam ettiğimi, kısaca anlattım. Sözü; yazmak kaderimdi, yazmasam yalnızlıkla başa çıkamazdım, kalemim beni yalnızlıktan kurtardı demeye getirdim.
Şiir, hikâye, roman, köşe yazısı gibi çeşitli türlerde yazıp yerel gazete ve dergilerde yayınladığımı, yazılarımı okuyan herkesin çok beğendiğini, bunun da bana yettiğini anlattım. Gerçek anlamda değerlendirip yol gösterecek insanlarla karşılaşmadığım için kendimi tekrar edip durmuşum, bunu yüksek tahsilim sırasında anladım, dedim. O zamana kadar bütün yazdıklarımdan yırtıp yakmak suretiyle kurtulduktan sonra yeniden daha bilinçli olarak yazmaya başladığımı, anlattım. Emekli olduktan sonra, yaklaşık yirmi yıldır Avrasya Yazarlar Birliği bünyesinde açtığımız yazarlık atölyelerinde hevesli gençlere yol göstermeye çalıştığımı anlattım.
Son romanım Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı yazmaya nasıl karar verdiğimi, nasıl hazırlandığımı, nasıl yazdığımı anlattım. Özelde hikâye ve roman yazmanın, genelde yazarlığın zor, güzel ve kalıcı bir iş olduğuna dikkat çektim. Sorular ve cevaplarla devam ettik.
Çay molasından sonra okumalara geçtim. İlk olarak “Bana en güzel masalları babam anlatırdı. Ben sana güzel masallar anlatamadım yavrum!” diye başlayan “Bir Çağ Masalı” adlı durum hikâyemi okudum. Duygulandım, bir ara sesimin titrediğini hissettim. Dinleyenler fark etti mi, bilmiyorum.
İkinci olarak “Pervin Hayal Görür Mü?” adlı olay hikâyemi okudum. Her iki hikâyede de edebiyattan anlayan, seviyeli bir gruba hikâye okumanın zevkini yaşadım.
Üçüncü olarak çocuklar için yazdığım “Yağmur’un Duası” adlı hikâyemi okurken yorulduğumu anladım. Dinleyiciler arasında hikâyeyi kitaptan takip edenler vardı. Tam karşımda oturan bir hanım meslektaşıma “Siz devam edin!” dedim. Kaldığım yerden memnuniyetle devam etti. “Gözyaşı döken her çocuğun yazılmaya değer bir sevgi hikâyesi vardır.” cümlesiyle biten hikâye en az diğerleri kadar alkışlandı.
İzzet Acarel’in, kısa bir değerlendirme konuşması ve katılım belgesi takdimiyle oturum sona erdi. Saat 17.00’a geliyordu.
Garaj Müzesi Ya Da Özel Koleksiyon Sergisi…
Program sonrasında kahve içmek üzere İzzet Acarel’in evine döndük. Benim için kahveyi hiç önemli değildi. Ben asıl evinin altındaki müze hâline getirdiği araba garajını merak ediyordum. Acarel müze yerine “koleksiyon” demeyi tercih ediyordu. Üç arabanın rahatça sığabileceği garaj, eskiden kullanılan eşyalarla, siyah beyaz fotoğraflarla, belge niteliği taşıyan resim, yazı ve tablolarla doluydu. “Tıklım tıklım” ya da “tıka basa” denilecek kadar doluydu.
Hanımlar yukarı çıktı biz müzede kaldık. Burada dört binden fazla kültürel değere sahip ve mutlaka hikâyesi olan eşyalar vardı: Eski mutfak eşyaları, günlük kullanım araçları, aileden kalan hatıra değeri yüksek eşyalar ve Ladik’le ilgili belgeler, belge nitelikli fotoğraflar… Aileye ve ladik’e ait fotoğraflardan bir kısmı dijital olarak korunuyormuş.
İnanılır gibi değildi. Anadolu’nun bir ilçesinden, Samsun’un Ladik’inden bir emekli öğretmen, yıllarca emek, para ve zaman harcayarak bütün bunları niçin toplar, niçin sergiler, niçin isteyen herkese hiç yüksünmeden hem de rehberlik ederek, bazılarının hikâyelerini de anlatarak gösterirdi? Bir emekli öğretmen niçin araba garajını sergi salonu hâline getirir de arabasını sokağa bırakırdı? Niçin?
Bu emekli öğretmen, Ladik Akpınar Köy Enstitüsü’nün devamı olan İlköğretmen okulunda hakiki bir öğretmen olarak yetişmişse, kaderinin güzel tecellisiyle yetiştiği okulda yıllarca idarecilik yapmışsa, ilçenin kültürel hafızasını gelecek nesillere aktarmak isteyen bir Ladik sevdalısıysa niçin yapmasın, daha fazlasını yapardı. Bizim Heybemiz Kültür Sanat Derneği’ni kurar, her yıl ilçesinde farklı bir kültür, sanat, edebiyat etkinliği düzenlerdi.
Eve çıktığımızda gördük ki hanımlar kahveyi birlikte içmek üzere bizi bekliyorlardı. Kahveden sonra İzzet Acarel bizi otelimize götürürken ertesi günkü programı da hatırlattı. Bugün iyi yorulmuştuk, yarın da yorulacaktık, iyice dinlenmemiz gerekiyordu.
01 Temmuz 2026 Çarşamba:
Adı Dillerde Kalan…
İzzet Acarel, bizi sabah otelden alıp Enstitüye götürürken bilgilendirmeye başladı. Enstitü, 1940 yılında Ladik Akpınar Köy Enstitüsü adıyla, köyü ve köylüyü kalkındırma idealiyle kurulmuştu. Yaparak yaşayarak öğrenme ilkesiyle farklı programlar uygulayarak eğitime devam ediyordu. Çevrenin eğitim, kültür, sanatla birlikte, tarım, hayvancılık, ticaret hayatına önemli katkılar sağlıyordu. Nedense, 1946’dan itibaren dönemin milli eğitim bakanı tarafından müfredat programları değiştirilmeye başlanmıştı. Dolaysıyla enstitüler kuruluş idealinden yavaş yavaş uzaklaştırılmıştı. 1953’te de tamamen kapatılmış, adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirilmişti. Şimdi Akpınar Fen Lisesi olarak eğitim öğretime devam ediyordu.
Enstitü kapatılmış olsa da eskiler okul ve çevresine “Enstitü” demeye devam ediyorlardı. Kurumun zengin geçmişini belgelemek üzere enstitü arazisinde Ladik Akpınar Eğitim Müzesi (Akpınar, Anı Evi Tarihî Eğitim Araçları Sergi Salonu) kurulmuştu. Kurumun kütüphanesinde bulunan on bin civarında eser On dokuz Mayıs Üniversitesi tarafından dijital ortama aktarılarak araştırmacıların erişimine açılmıştı.
Şanslıydık, Acarel Bizimleydi…
1450 dönümden fazla enstitü arazisi üzerindeki spor ve tarım alanlarını, lojmanları, kümesleri, ahırları, elektrik üretim binasını, müzeyi, hamamı, depoları, sinema ve konferans salonlarını, şehitliği, Cumhurbaşkanlığı köşkünü (İsmet İnönü ve Celal Bayar’ın konuk edildikleri bina); halen kullanılmakta olan okul binasını, bitişiğindeki idareci ve öğretmen odalarının bulunduğu binayı, mescidi, her yapıyı, kilitli olanları açtırarak saat 14.00’da başlayacak olan okuma programından önce görmeye çalışacaktık. Aslında bunun mümkün olmayacağı apaçık ortadaydı. Yine de biz ne kadarına yetişirsek o kadarını görecektik.
Şanslıydık, çünkü rehberimiz okulun eski müdürü İzzet Acarel’di. Görevliler tarafından tanınıyor, seviliyor, sayılıyordu. Okulların yaz tatiline girmiş olmasından dolayı binalardan çoğunun kapıları kilitliydi, ancak Acarel istediğini açtırabiliyordu. İlk sıralarda müze, kütüphane, konferans salonunu, mescit, okuma salonları vardı. Vakit kalırsa depolardan bazılarını da görebilecektik.
Çoğu enstitü yıllarından kalma çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla; çam, çınar, ıhlamur gibi ağaçlarla dolu, yemyeşil arazide eski yeni onlarca bina vardı.
Eğri Söze Kim Dayanır…
Biz, eğri büğrü büyümüş, yaşlı ayva ağaçlarından başladık. Yükselmişler, yere kadar eğilmişler, tekrar yükselmişlerdi. Böyle boy vermiş, daha doğrusu eğilip doğrulmaktan fazla boy verememiş ayva ağaçlarını ilk kez görüyordum. Acarel kasıtlı olarak ziyarete buradan başlatmış olmalıydı. Bu garip görüntülü yaşlı ağaç kümesini belki bu okuldaki öğrencilik yıllarından biliyordu. İmalı gülümseyişiyle dikkatimizi üzerine çektikten sonra önemli bir sır veriyormuş gibi; “Büyüklerimizin söylediğine göre bu ağaçlar yapılan dedikodulara dayanamayıp bu hâle gelmişler!” dedi. Büyüklerden kasıt hocaları olmalıydı. Belli ki bu bir yakıştırmaydı. Yakıştırmanın nereden kaynaklandığını tahmin edebiliyordum. Nüfusun dörtte üçünün köylerde yaşadığı bir dönemde, köy çocuklarını pek çok yönden yetiştirip yine köylere göndererek kalkınmayı hedefleyen bu okulların kapatılmasını isteyenler de vardı. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla birileri, kapatılmaya zemin hazırlamak için okul bünyesinde yaşanan bazı olumsuz, tatsız olayları istismar ederek abartmışlar, vahim yalanlar ekleyerek yazmışlar, konuşmuşlardı. Demek ki ayva ağaçları bunlara dayanamayıp eğilip bükülmüşler, yine de meyve vermeye devam etmişlerdi.
Ayvadan Lokomobile…
Ayva ağaçlarının gölgelediği yeşillik alanda traktöre takılarak çalıştırılan ekin (arpa, buğday, yulaf, yazlık, siyez vb.) biçme makinesi vardı. Dikkat edince berberlerdeki saç kesme makinesinin tekniğiyle çalıştığı anlaşılıyordu. Makinenin uzun zamandır orada durduğu, boyalarının dökülüşünden, paslanmaya başlayışından belliydi. Büyük bir kısmını otlar kapatmış, görünmüyordu.
Enstitü alanında toprağı sürme, ekme, biçme ve biçileni işleme ile ilgili pek çok tarım aleti gördük. Hepsi açıktaydı. Ortalık tarım aletlerinin sergilendiği açık hava müzesi gibiydi. Enstitü kapatılmadan kız öğrenciler yatakhanesi olarak kullanılmış büyük bir bina oldukça güzel düzenlenerek zengin bir tarım müzesi hâline getirilmişti. Tarımın, insan ve hayvan gücüne dayalı, ilkel denebilecek araçlarla yapıldığı zamanlardan kalan araç ve eşyalar ne güzel korunmuştu. Bugünkü çocukların, hatta gençlerin hiç kullanmadıkları, görmedikleri, belki adını bile duymadıkları tırpan, tırmık, dirgen, yaba; kalbur, gözer, el değirmeni gibi onlarca eşya beni doğup büyüdüğüm köyüme, çocukluğuma götürdü. Müze aynı zamanda ilkel tarımdan modern tarıma doğru akışı, değişimi sergiliyordu.
Yeşil alanda demirden kocaman, silindir biçimli bir aletle karşılaştık. Bana ilk olarak, ortaokul ve İlköğretmen okulunda öğrenciyken yaz tatillerinde çalıştığım işyerlerinden birini hatırlattı. Kauçuktan lastik, lastikten farklı numaralarda çocuk çizmesi üreten bir fabrikaydı burası. Çizmelerin paketlenmeden önce basınçlı buharla bilmem kaç derecede pişirildiği kazana benziyordu. “Lokomobil!” dedi, İzzet Acarel. Tren arızalarında gidip arızayı giderip dönenler kullanırmış. Enstitüde sıcak su elde etmek için kullanılmıştı.
Canavar Düdüğü Nedir…
Üzerinde “Akpınar Anı Evi Tarihi Eğitim Araçları Sergi Salonu” tabelası bulunan bir kapıdan tek katlı yeni yapılmış ya da yeni restore edilmiş bir binaya girdik. Kapısında “sergi salonu” yazsa da burası eğitim araçları müzesiydi. Adına niçin “Akpınar Köy Enstitüsü Müzesi” denilmemişti, anlayamadım. İçeriye girer girmez kahve çekme makinesine benzer, yanında çevirme kolu olan bir alet karşıladı bizi. Yaşlı bir ağaç gövdesi, yerden bir metre kadar yukarıdan kesilerek üzerine vidalarla sabitlenmişti. Kütük yüzeyine tutturulmuş sarı levhada “Canavar Düdüğü” yazılıydı. Altına parantez içinde “Siren, Alarm” yazılmıştı. Onun altında “Akpınar Köy Enstitüsü” en altta “Tehlike (yangın vs.) anında öğrencileri uyarmak için kullanılmıştır.” Yazılıydı.
İzzet Acarel aletin kolunu çevirmeye başladı. Ortalığı dolduran alarm sesi, çevirme hızına bağlı olarak şiddetini artırıyordu. İnsanı rahatsız edici boyuta ulaşınca durmasını işaret ettim. Biraz daha hızlı çevrilse üç kilometre ötedeki Ladik’ten rahatlıkla duyulabilirdi. Günümüzde elektronik aletlerle elde edilen uyarı sesi (siren-alarm) 1940’lı yıllarda mekanik bir aletle elde edilmiş, kullanılmıştı. Deprem anında enstitünün elektrik santrali yıkılıp elektrikleri kesilse bile bu aletle tehlike kilometrelerce ötelere kadar duyurulabilirdi.
Aşık Veysel’in Okulu…
Müzede, bir zamanlar kullanılmış yüzlerce ilgi çekici alet, eşya, araç, gereç vardı. Kitap ciltleme tezgâhlarından İspirtolu teksir makinelerine, eski model tepegözlerden, büyük pil ve bataryalarla çalışan çeyiz sandığı görünümlü radyolara kadar… Benim en çok ilgimi çeken köy enstitüsü döneminden kalma siyah beyaz fotoğraflar oldu. Öğretmenler her alanda öğrencileriyle beraberdiler. Tarım alanlarında, atölyelerde, hayvan besiciliğinde, birlikte çalışıyorlar, okuma saatlerinde birlikte okuyorlardı. En çarpıcı olanı da öğrenciler öğretmenleriyle birlikte ve öğretmenlerinin rehberliğinde, omuzlarında malzeme taşıyarak ihtiyaç duydukları yeni binaları yapıyorlardı. Yiyecekleri ekmeği, yemeği kendileri pişiriyorlardı. Saz, mandolin, piyano, çalıyorlar, ney üflüyorlardı. Konserler veriyorlar, tiyatro eserleri sahneliyorlar, turnelere çıkıyorlardı. Âşık Veysel bu enstitüde müzik dersleri vermişti. Her yerde, her etkinlikte, öğrenciler öğretmenleriyle yaşanan hayatın içindeydiler. Geleceğe bilgiyle, tecrübeyle, güvenle hazırlanıyorlardı.
Fotoğraflardan Öğretmenlerime…
İvedilikle fotoğrafları incelerken aklımda ilkokul öğretmenlerim vardı. Biri okula kaydımı yapmış, üçüncü sınıfa kadar okutmuştu; diğeri son iki seneyi okutmuş, öğrenime devam etmem konusunda babamı ikna etmişti. Hatta ortaokula kaydımı yaptırırken, ev adresini vererek öğrenci velim olmuştu. İkisi de güzel insanlardı. Köyümün halkıyla sadece düğünlerde, bayramlarda değil; köy odalarında, camide, yollarda, sokaklarda ne güzel yakınlıklar kurmuşlardı. Başımızda öğretmenlerimizle pikniğe gidişlerimizi, köy yollarını taşlardan temizleyişlerimizi, ormanlık alana geziler düzenleyip kurumuş ağaçları kışın yakmak üzere okula getirişlerimizi, okulun oyun alanı dışındaki boş arazisinin kenarlarını kavak, içini erik, elma, kaysı, armut fidanlarıyla donatışımızı hatırladım. Çünkü öğretmenlerimizin ikisi de köylüydü, köy enstitüsünde yetişmişlerdi. Beni yazmaya heveslendiren de dördüncü, beşinci sınıfı okutan köy enstitülü öğretmenimdi.
Odalar ve Konumları…
Hızlıca İzzet Acarel’in okul müdürlüğü sırasında yaptırdığı konferans salonunu gördük. Öncesinde samanlık olarak kullanılırken, eşine ancak üniversitelerde rastlanabilecek geniş, bakımlı, kullanışlı bir konferans salonu olmuştu. Atatürk’ün eğitimle ilgili bir sözünün yazılı olduğu uzunca bir tabelanın yeri değiştirilmişti, Acarel hemen fark etti. Bize salonu gezdiren idareciden eski yerine getirilmesini rica etti, söz aldı. Gerçekten de tabelanın eski yerine asılması salonun havasını olumlu yönde değiştirecekti.
Acarel, “Risk almadan kalıcı hizmet yapamazsınız Hocam!” diye başlayıp kısaca anlattı. Samanlıkken konferans salonuna dönüştürdüğü bu mekân yüzünden mahkemelik olmuştu. Sonuçta Acarel’in değil, iftira atarak şikâyet edenlerin yüzleri kızarmıştı.
Ardından mescidi, okuma salonlarını, idare ve öğretmen odalarını gördük. Hepsi tertemiz, pırıl pırıldı. Acarel yıllarca kullandığı müdür odasının konumuna dikkatimizi çekti. Öyle güzel ayarlanmıştı ki müdür hiç dışarı çıkmadan okula giriş çıkışları, spor ve tören alanlarını, üç farklı yönü odasından görebiliyordu.
Demir Çitlerin Öncesi ve sonrası…
Okulun tören ve açık spor alanlarıyla bahçelerini ayıran demir çerçeveli, yaylı çitleri gösterdi. “Dikkatle bakın, size bir şeyleri hatırlatacak mı?” diye sordu. Baktım, hatırlamadım. Gayet güzel yapılmış, siyah renge boyanmış, yeşillikler arasında sadece farklı alanları birbirinden ayırmıyor, son derece göze güzel görünüyordu.
Acarel, “Yatılı okuduğunuz öğrencilik yıllarınıza giderek düşünün!” dedi. Yay örgülü demirden bahçe çitiyle öğrenciliğimizin ne ilgisi olabilirdi ki… “Ben söyleyeyim!” dedi ve anlattı: “O yıllarda yatılı öğrencilerin yatakhanelerde kullandıkları iki katlı demir ranzalar vardı. İkiz yataklarla değiştirilince ranzalar depolarda paslanmaya, çürümeye terk edilmişti. İşte o ranzalar, demirciliği bilen müdür yardımcımız Hakan Onat’ın emek ve gayretleriyle bu hâle geldiler. Başka yerlerde başka işe yarar şekillere de girdiler.”
Bu açıklamadan sonra çitleri adeta yeniden keşfettim. Çitlerde kullanılan demir çerçeveler, çelik yaylı örgüler yıllarca kullandığımız iki katlı ranzalarımızdı. Ben hep üst katı tercih ederdim. Pikeyi, yastığı düşürenler, kendisi düşenler olurdu. Onlar alt katı tercih ederlerdi.
Müdür Anne, Müdür Baba…
Acarel, ona mesleğini kazandıran bu okula müdür olarak dönünce mesai saatlerini unutmuştu. Sabahları herkesten önce okulda olmaya, akşamları oldukça geç saatlerde evine dönmeye başlamıştı. Eşi bazen “Okulda yatak var, bu saatten sonra niye eve geliyorsun ki…” diye takılırmış. Aslında o da okul için çok çalışırmış. Başta öğrenciler olmak üzere, tanıyan bilen herkes “Müdür Baba, Müdür Anne” demeye başlamışlar. Onlar için ödüllerin en büyüğü bu olmuş.
Bazı komik ve güzel gelişmeler de olurmuş. Acarel birini şeyle anlattı: “Okulun tatilde olduğu bir gün elimde hortumla yeni diktiğimiz fidanlara su veriyordum. Takım giyinmiş, kravatlı, eli yüzü düzgün tanımadığım bir adam geldi, bana müdürü sordu. Benim, dedim, şaşırdı. Sanırım beni hizmetli sanmıştı. Müdür olduğum konusunda ısrar edince, inandı. “Hocam odanıza geçelim!” dedi. Odama varıncaya kadar kısa sorularla okulum ve yürütülen çalışmalar hakkında bilgi aldı. Adam, bakanlık müfettişiymiş, hakkımda ciddi iddialar içeren şikâyetler olduğu için ifademi almaya gelmişmiş. ‘Ben, göreceğimi gördüm, anlamam gerekeni anladım hocam!’ dedi. Daktilo istedi. Soruları bana sormadan kendisi cevapladı, gitti. O yıl hem maaşla ödüllendirildim hem takdirname aldım.”
Ladik’e döndük. Alibey Konağı Kültürevi’ni gezerken hanımı İzzet Acerel’i ikinci kez aradı. Müdür Anne sert konuşmuş olmalıydı. Acarel, telefonu kapatınca şakaya getirerek “Saat tam birde (13.00’da) evde olmamız gerekiyormuş, aksi halde hayatım tehlikede…” dedi. Konak gezisini hızlandırıp saat birde evde olduk. Eniştesi Sadi, kız kardeşi Halime, yeğeni Bekirberk de evde bizi bekliyorlardı. Sofra hazırdı.
Müdür Anne ve görümcesinin muhtemelen birlikte hazırladıkları yemekler nefisti.
Son Saatler…
Saat 14.00’dan önce Ladik Okuma Günleri’nin yapıldığı Meslek Yüksek Okulu Konferans Salonuna ulaştık. Bizden biraz sonra 01 Temmuz 2026 okumasını yapacak olan günün konuğu ilahiyatçı akademisyen yazar Prof. Dr. Nihat Dalgın geldi. Öncekilerde olduğu gibi yine takdimini İzzet Acarel yaptı. İki koli kitap getirmişti, dinlemek için gelenlere dağıtıldı. Akademisyen yazar kitabından üçüncü bölümü kısaltarak okudu. Soruları cevapladı. Katılım belgesinden sonra söyleşi, çay pasta börek eşliğinde yazar izin isteyip ayrıldıktan sonra da dışarıda devam etti.
Otobüs terminaline Acarel çiftiyle birlikte geldik.
Bizi, otobüsümüze bindirip yolcu edinceye kadar ayrılmadılar.
İzzet Acarel bir Ladik sevdalısı olmasa, biz Ladik’i bu kadar tanıyabilecek miydik, bilmiyorum.
Yine de Ladik’te keşfedemeden bıraktığımız çok yer kaldı.