HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 7
Akşam olmuş, Selim işten eve dönmüştü. Kapıyı annesi açtı. Suratı asık olan annesine, küçük bir çocuğu sever gibi “Anaların sultanı nasılmış bugün bakalım?” diye sordu.
“İyi olmak mümkün mü bu evde?”
“Ne oldu yine?”
Kızgın bir sesle “Karına sor, o daha iyi bilir!” deyip oturma odasına gitti.
Annesi genç yaşında dul kalmıştı. Ablası da evlenince anne oğul birbirlerine yaslanmış, hayata tutunmuşlardı. Selim okulunu bitirmiş, işe girmişti. İş arkadaşının tanıştırdığı Belma ile çok kısa zamanda birbirlerine ısınmışlar, evlenmeye karar vermişlerdi. Annesini yalnız bırakmamak için ayrı bir ev açmamışlardı. Evleneli bir yıl geçmesine rağmen annesi Belma’yı bir türlü sevemiyor, hemen her akşam onun hakkında yakınmalarda bulunuyordu. Her şeyin yerinin değiştiğini, evin düzeninin bozulduğunu, gelini temizlik ve yemek yaptırmadığı için evinde kendini misafir gibi hissettiğini, her gün ya karşı dairedeki yeni gelinin kahve içmeye geldiğini ya da karısının ona gittiğini anlatıp duruyordu. Evliliğinin ilk aylarında annesinin her akşam yeni bir şikâyet konusu bulmasından bunalıyor, kendisini annesiyle Belma arasında kalmış hissediyordu. Belma, kayınvalidesinin serzenişlerine, kocasının ne yapacağını bilmez hâllerine şahit oluyor; sessiz kalıyordu. Baş başa kaldıklarında Selim, “Annem yaşlandıkça çocuk gibi oluyor.” diyordu. Belma, “Evin büyüğüdür, berekettir. İdare edeceğiz.” diyordu. Gülüşüyorlardı. Selim, karısını daha yakından tanıdıkça iyi niyetli, olgun tavırlarına hayran oluyordu.
Annesinin her akşamki hâli diye çok ciddiye almadı ve mutfağa karısının yanına geçti.
“Hoş geldin hayatım. Ben de yeni geldim, hemen kuruyorum sofrayı.”
“Hoş bulduk canım. Ne dedi doktor, ablam nasılmış?”
Mutfağın kapısını kapatarak kısık sesle, “Doktor, ablanın tahlillerini pek temiz bulmadı, bir de tomografi istedi.” dedi.
“Annem anladı mı acaba ablamla doktora gittiğinizi? Suratından düşen bin parça.”
“Zannetmem. Onun canı bana sıkılmıştır. Sabah evden çıkarken bir arkadaşıma gideceğim, dedim. Hangi arkadaşına, diye sordu. Tanımazsın, eski bir arkadaşım, diye yalan söylemek zorunda kaldım. Ben de geleyim, dedi. Yıllar sonra ilk defa görüşeceğiz, başka bir gidişimde beraber gideriz, dedim. Yüzünü astı biraz. Ben de arkadaşıma giderim, benim de arkadaşlarım var, dedi. Geldiğimde de böyle sinirliydi. Konuşmadı benimle.”
“Sen sofrayı kurarken ben annemin gönlünü alayım biraz.” deyip oturma odasına geçti. Annesinin her akşamki yakınmalarını dinleyip onu rahatlatmak istiyordu.
“Niye canın sıkıldı senin?”
“Hele yemeğini ye de öyle söylerim.”
“Merak ettim. Haydi söyle.”
“Ben bugün Nefiselere gittim.”
“Nefise kim?”
“Benim eski bir arkadaşım. Hatırlarsın, babanın uzaktan akrabasıydı.”
Hatırladı Selim.
“Çok güzel bir kızı vardı. Sana almayı istemiştim. Bir kere görseydin sen de beğenirdin. Görmek istemedin.” Kafasıyla mutfağı gösterip ‘Tutturdun Belma’yı alacağım.’ diye. Ne hayrını gördüysek?” dedi.
Belma, mutfaktan “Sofra hazır!” diye seslendi.
“Buna mı canın sıkıldı senin? Boş ver anacığım bunlar geçmiş zamanda kalmış. Evlenip barklandık artık. Hadi gel yemeğimizi yiyelim.” dedi. Annesi yerinden kalkmadı. İçini çekip duran hâli her zamanki hâl değildi.
“Söylesene anne ne oldu?”
Oğlunun ısrarını bekliyormuş gibi “Söylemezsem çatlayacağım zaten. Ben Nefise'ye gittim ya bugün.” dedi.
“Eee!”
“Bana ne dedi biliyor musun?”
“Ne dedi anne?”
“Sizin bu gelin, yakında başınıza çorap örer, dedi.”
Oğlunun ciddiye almayan tavrını görünce yemin üstüne yemin etti. Annesi gelininin arkasından konuşurdu ama yalan yere yemin etmezdi. Kafası karıştı Selim’in.
“Nereden tanıyormuş benim karımı?”
“Onu ben bilmem. ‘Bu gelin yakında oğlunun da senin de başına çorap örer.’ dedi.”
“Nerden tanıyormuş Belma’yı?”
“Bilmiyorum oğlum, sen karına sor.”
Bugüne kadar Belma’nın yanlış bir hareketine şahit olmamıştı. Annesi de yemin etmişti, yalan söylüyor olamazdı. Selim yine arada kalmıştı, ne diyeceğini, nasıl düşüneceğini bilemedi.
“Evimize gelmedi, evine gitmedik. Nefise teyze nereden tanısın benim karımı? Ben bile zor hatırladım. Belma, hiç tanımaz.” dedi.
“Nereden tanıyor, bilmiyorum oğlum. Büyükler ‘Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!’ derledi. Karın gizli kapaklı bir şeyler yapıyor demek ki. Başka bir erkekle buluşuyordur. Yoksa Nefise niye öyle söylesin? Ah başımıza bir iş getirecek!” deyip dövündü.
Selim’in canı sıkıldı.
“Ne yapayım ben şimdi? diye söylendi.
Annesi soru kendisine sorulmuş gibi öfkeyle “Sor karına bunun hesabını.” dedi. Sonra “Şu başımıza gelene bak! Babasız ne zorluklarla büyüttüm ben seni. Kaderin kötüymüş senin.” dedi ağlamaklı.
“Dur annem sakin ol, ağlamaya başlama hemen! Karım melek gibidir, ben onu iyi tanırım, Belma kötü bir şey yapmaz.”
“Senden iyi tanıyanlar varmış demek ki!”
Belma “Seslendim duymadınız herhâlde, sofra hazır.” diyerek yanlarına geldiğinde ortalık buz kesti. Kocasının da canını sıkılmış görünce kayınvalidesi duymayacak şekilde “Öğrenmiş mi doktora gittiğimizi?” diye sordu. Selim, kafasıyla yok diye işaret etti.
“Ne oldu size böyle?”
…
“Kötü bir şey mi oldu? Bana da söyleyin.”
“Onu sen bileceksin!” dedi kayınvalidesi kinayeli bir sesle.
Selim, annesinin söylediklerine inanmak istemiyor, karısının kendisini aldatacağına ihtimal vermiyordu. Nefise teyze karısına iftira atmış olmalıydı.
“Sen Nefise teyzeyi tanıyor musun?”
“Nefise teyze kim? Benim Nefise diye hiç tanıdığım biri yok.”
“Gel biz diğer odaya geçelim.” deyip çıkardı karısını odadan.
Belma gülerek,
“Bugün ne yapmışım?” dedi.
Selim gülmedi bu sefer. Sakin bir sesle,
“Annem bugün Nefise teyzeye gitmiş. ‘Sizin gelin yakında başınıza çorap örer.’ demiş anneme. Onun için sordum ‘Tanıyor musun?’ diye.”
Şaşkın şaşkın baktı kocasına Belma.
“Ben onu tanımıyorum, o beni nereden tanıyormuş?”
“Bilmiyorum.”
Söylenilenlerin ne anlama geldiğini fark etti sonra, “Ne demek çorap örmek Selim, kim bu kadın, neden böyle bir şey söylemiş benim hakkımda?”
“Nefise teyze uzaktan akrabamız. Neden böyle söylediğini ben de bilmiyorum.”
“İnandın mı yoksa?”
“Yok inanmadım. İnanmadım da annem, Nefise teyzenin öyle söylediğine yeminler etti. Bu kadın seni nereden tanıyor, onu merak ettim.”
Belma, çok üzüldü. Kayınvalidesinin şikâyetlerine kulak asmazdı kocası. Oysa şimdi içine düşen şüphe, belli etmemeye çalıştığı endişe Selim’in gözlerinden okuyordu. “Bu saçmalık! Hiç tanımadığım, görmediğim bir kadın, nasıl böyle şeyler söyler hakkımda?” diyerek ağlamaya başladı. Nefise diye birini tanımadığını onun kendisini nereden tanıdığını bilmediğini söyleyip duruyordu. Birden ayağa kalkıp,
“Kalk gidelim!” dedi. “Kimse bu kadın yüzleştir beni.”
“Ne gerek var, ben senin nasıl bir insan olduğunu bilmiyor muyum?”
“Bu bir iftira ve böyle kalamaz. Beni nereden tanıyormuş? Ne davranışımı görmüş de böyle söylemiş? Gidip soralım, yoksa uyuyamam ben bu gece.”
“Tamam, gidip soralım. Sen canını sıkma, benim senden şüphem yok zaten.”
Odaya kavgasız gürültüsüz gelen oğluyla gelinine bakıp şaşırdı kadın. “Hadi, Nefise teyzeye gidiyoruz.” diyen oğluna “Durun canım, neden gidiyoruz?” dedi.
“Madem benim için kocasının, kaynanasının başına çorap örer demiş, ne yanlışımı görmüş, yüzüme de söylesin!”
“Neyini görecek senin canım! Kızını vermek istemişti Selim’e, almadık diye söylemiştir. Gidip gereksiz yere yüz göz olmayalım.”
“Gereksiz yere olur mu? Attığı çamuru temizlesin.”
“Boş ver kızım, unutulur gider.”
“Kadının söylediği yenilir yutulur laf değil anne, nasıl boş vereyim.”
“Biz seni bilmiyor muyuz canım? Nefise seni nereden tanısın. Yalan söylemiştir. Boş yere huzurunuzu kaçırmayın, ağzınızın tadını bozmayın. Oturun yemeğimizi yiyelim"
Az önce şikâyette bulunan annelerinin ağız değiştirmesini nasıl yorumlayacaklarını bilemediler. İşin aslını öğrenmekte kararlıydılar.
“Sen evi tarif et, biz gidip geliriz.” dedi Selim.
Belma, istemeye istemeye evi tarif eden kayınvalidesine “Yemekleri ısıtmıştım. Sen otur, doyur karnını anne.” dedi.
Kafalarında tek bir soruyla hiç konuşmadan yürüdüler. Bulmak zor olmadı evi. Nefise, aynı gün, aynı evden ikinci misafirin gelişine şaşırdı. Meraklı bakışlarla buyur etti onları içeriye. Hazır olan çaydan birer bardak doldurup getirdi.
“Çaya gerek yoktu.” dedi Selim. “Biz fazla oturmayacağız. Annem gelmiş bugün size.” Belma sabredemedi, kocasının sözünü kesip direk konuya girdi.
“Ben sizi hiç tanımıyorum, siz beni nereden tanıyorsunuz?” diye sordu.
“Ben seni bir kere düğününüzde görmüştüm. Sen o kalabalıkta hangi geleni tanıyıp hatırlayacaksın kızım?” dedi Nefise.
“Madem tanımıyorsunuz, kayınvalideme niye öyle dediniz?”
“Ne demişim?”
“Bu gelin sizin başınıza çorap örer, demişsiniz.”
Nefise Hanım’ın gözleri hayretle açıldı. “Hiiih!” dedi, işaret parmağını ısırdı.
Belma, “Bana niye iftira atıyorsunuz, günah değil mi? Nerede, ne yanlışımı gördünüz?” diye üsteledi.
“Kızım bir kere düğünde gördüm seni, Selim’le gelmesen kim olduğunu çıkaramazdım bile.”
“Niye öyle bir şey söyledin o zaman Nefise teyze?” dedi Selim.
“Oğlum ben anneni de ne zamandır görmüyordum. Bugün geldi, canı sıkkındı. Dertleştik biraz. Babanın ölümünü, ablanı evlendirişini, seni nasıl zorluklarla büyütüp okuttuğunu anlattı. ‘Oğlum anam der başka bir şey demezdi, şimdi karısının ağzına bakıyor.’ dedi. ‘Gelin geldi, evin dirliği, düzeni bozuldu.’ dedi. Kendisi anlattı karının yaptıklarını. ‘Gelinin aklı fikri dışarda. Bugün Selim evden çıktı, o da arkasından çıktı. Nereye gittiğini söylemedi. Gizli gizli birisiyle buluşuyor herhalde.’ dedi. O bütün bunları söyleyince ben de bu gelin yakında başınıza bir çorap örer o zaman, dedim. Yoksa ben senin karını nereden tanırım oğlum?”