Göç


 01 Nisan 2024

Soğuk bir kış günüydü. Verandadaki sedirden dışarda yağan karı seyrediyordum. Kırım’da kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Ne kadar kaldım orada bilmiyorum, kapının tıkırtısıyla irkildim. Babam gelmiş olmalı. Kapıyı açıp babamı karşıladım fakat iyi görünmüyordu. Hoş geldin dediğimi bile duymadı ya da duydu da aklı başka yerde olduğu için cevap veremedi. Bakışları sanki etrafta bir şeyler arar gibiydi. Sonra bana döndü “Nasılsın Bakalım Melike Sultan? Annen, kardeşin neredeler?” diye sordu. İyi olduğumu, kardeşimin uyuduğunu, annemin de yukarda namaz kıldığını söyledim.

Yukarıya çıktı, ben de ona görünmeden arkasından gittim. On sekiz yaşımı doldurmuştum ama çocuk ruhumu bırakamamıştım. Annem namazın son rekatlarında olmalıydı. Babam annemin namazının bitmediğini görünce önce elini yüzünü yıkadı, sonra kardeşimin odasına girdi, usulca onu öptü ve çıktı. Ben merdivenin başında eğilmiş babamı izliyordum. Annemin yanına geçince usulca kardeşimin odasına girdim. Oradan annemlerin odası daha iyi görünüyordu. Annem selamını verdi babama döndü. Sessiz sessiz konuştular, ne konuştuklarını duyamadım ama annem çok endişelendi, korkuyla babamın yüzüne baktı. Kalkıp odanın içinde bir ileri bir geri yürüdü.  Ben de neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Annemin o hâlini görünce kokudan kaskatı olmuşum. Babamın odadan çıktığını fark etmedim, aşağıdan gelen sesiyle irkildim. Beni çağırıyordu, hemen yanına indim.  Bana sarıldı. “Gel bakalım Melike Sultan, annen yemek hazırlarken biz de seninle baba kız konuşalım.” dedi. Verandaya geçip sedire oturduk. “Bak güzel kızım biliyorsun bu ara ortalık iyi değil ama korkma, bu günler de geçecek ben inanıyorum. Ruslar buralara gelmek üzere, bizim buralardan gitmemiz gerekiyor. Maalesef artık buralar güvenli değil. Ama gittiğimiz yerlerde de Allah’ın izniyle iyi olacağız, güzel günlerimiz olacak. Bak kızım sen artık kocaman bir genç kız oldun, kardeşin daha çok küçük. Ben belki burada kalırım. Askere ihtiyaç olursa kalmam gerekebilir. Ben sana güveniyorum. Annene destek ol, ona güç ver. Bu günler geçecek inşallah.” dedi. 

Öylece kaldım sedirde. Ailemi kaybetmekten, yollarda başımıza bir şey gelmesinden, onları bir daha görememekten korktum. Hava çok soğuktu. Her yerde kar vardı. Bu soğukta nereye, nasıl gidecektik? Sonra aklıma Yusuf geldi. Acaba onlar da gidecek miydi? İki dakika bile olsa onunla konuşmalıydım. Babamın elimi tutmasıyla sıyrıldım düşüncelerimden. “Korkma kızım!” dedi. “Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayız değil mi?”  Bunu söylerken aslında kendisi de korkuyordu. Hissediyordum. O akşam ilk kez hiç konuşmadan yemek yedik. Babam yemekten sonra “Bir an önce toparlanalım, çok vaktimiz yok!” diyerek masadan kalktı. Bizim için daha acil olacak eşyaları toplamaya başladık. 

İşin büyük kısmı bitmişti. Odama geçtim. Bir yanımı hüzün bir yanımı korku kapladı. Doğup büyüdüğüm bu topraklardan ayrılmayı istemiyordum. Arkadaşlarımdan nasıl ayrılacaltım. Bir de Yusuf vardı. Karşı evde oturuyorlardı. Verandadan onların verandası görünüyordu. Birbirimize kimseye fark ettirmeden bakardık hep. Ailelerimiz samimi olduğu için sıkça görürdük birbirimizi. Acaba onlar da gidecek miydi buralardan?  Yusuf’u görmenin bir yolunu düşünüyordum. Ben bunları düşünürken bir ıslık sesi geldi dışardan. Cama koştum. Yusuf, iki dakika yanıma gel, diye işaret ediyordu. Odamın camına uzanan büyük ağaca çıktım, oradan aşağı indim. Ne zaman gizli çıkacak olsam hep bu yolu kullanırdım. Bu ağacı bile özleyecektim. Yusuf da durgundu. “Bak, Melike!” dedi. Sesi titriyordu. “Hepimiz gideceğiz buralardan. Nereye gideceğiz, görüşebilir miyiz, bilmiyorum. Babam belki erkeklerin kalıp mücadele edeceğini söyledi. Askere ihtiyaç olabilirmiş. İhtiyaç olursa gönüllüyüm. Aslında bu söyleyeceklerimi daha güzel bir ortamda söylemeyi isterdim. Ama ne olacağımızı bilmiyorum. O yüzden bunu bil istiyorum. Ben seni seviyorum Melike Sultan. Okul bitince babamla konuşup istemeye gelecektim seni.”

Bir an durdu, sonra elimi tuttu. Gözlerim dolmuştu. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi ama tutmak zorundaydım. Zaten üzgündü ve ben de onu daha fazla üzemezdim. Gözlerine baktım. Ben de seni seviyorum, bekleyeceğim dedim kısık bir sesle. İçimizde bize güç veren bir umutla bakakaldık birbirimize. Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Yakınlardan bir tıkırtı geliyordu. Yusuf bana döndü ve “Gitmeliyiz artık!” dedi. Eve doğru koşar adım giderken son kez arkasını döndü ve selendi: “Hep mutlu ol Melike Sultan, Allah’a emanet ol.” 

Koşarak gözden kayboldu. Sen de, dedim içimden. Hemen ağaca tırmandım odama girdim. Uyku tutmuyordu. Aşağıdan sesler geliyordu. Babam telaşla odama girdi. “Hemen gitmemiz gerekiyor, toparlan Melike Sultan!” dedi. Benim ağlamaklı olduğumu bile fark etmemişti. “Bu kadar çabuk mu gidecektik.” dedim. Zor konuşuyordu. “Az önce beraber çalıştığımız İrfan Bey geldi. Ruslar’ın yaklaştığını, hemen gitmemiz gerektiğini söyledi. Belediyeden bir kamyonet gönderiyorlarmış, onunla limana geçeceğiz. Sabaha orada olursak oradan Türkiye’ye geçeceğiz. Araç gelmek üzeredir. Çabuk olalım.” dedi. Hızlıca toparlanıp çıktık.

Evimize, odama, ağacıma, verandaya son kez baktım. Kalabalık vardı dışarda. Herkes çok telaş ve korku içindeydi. Orta boylarda iki kamyon yanaştı. Gözüm Yusufları arıyordu. Hepimizi kamyonun kasasına oturttular. Herhangi bir çevirmede Ruslar şüphelenmesin diye şoförler de Rusça bilenlerden seçilmişti. Kamyon dolunca kasa kapandı ve yola çıktık. Yusuflar yoktu. Öteki kamyona binecekler demek ki, diye düşündüm. Kar olduğu için yolculuk baya zorlu geçiyordu. Battaniyelerin altına sokulmuştuk. Sabah varmamız gereken limana hava şartlarından dolayı birkaç gün sonra ulaştık. Çok şükür çevirme olmamıştı. Liman insan kaynıyordu. Gemilere binebilmek için görevlilere kimi paralarını, parası olmayan ve yetmeyenler de mücevherlerini, değerli eşyalarını bırakıyordu. O kalabalıkta gözlerimle Yusuf’u bulmaya çalışıyordum. Bir kamyon daha yanaştı. İnen kalabalıkta nihayet Yusuf’u görebilmiştim. Onun sağa sola bakışından gözlerinin beni aradığını anlamıştım. Belli ki o kalmamıştı. Gelişine sevinmiştim. Kimsenin kalmadığını, durumun kalmaya uygun olmadığını, daha sonra askere ihtiyaç olursa gelebileceklerini gemiye binince babamdan öğrendim. Gemi dolmuş ve kalkmaya hazırlanıyordu. Kalabalıkta Yusuf’u görmüş ama yanına gidememiştim. Serin sularda yolculuğumuza başladık. Gemide farklı hikâyeleri olan yüzlerce insan ama herkesin kafasında aynı soru: Şimdi ne olacak?

 (AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, (Şubat )2024) 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 208. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 208. Sayı