HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
VILAYET GULIYEV 2
HİDAYET ORUÇOV 3
KEMAL BOZOK 4
İSMAİL DELİHASAN 5
BURHANETTİN ÇAKICI 6
Ece Türköz Oğuz 7
Karın yağması ile birlikte bize bir canlılık gelirdi. Şafağın aydınlanmaya başlamasıyla beraber omzumuza tüfeği alıp henüz hiçbir ayak izinin bulunmadığı dar bahçe sokaklarından hızlıca dağa doğru giderdik.
Buraya bazen arkadaşlarla bazen de yalnız çıkardım. Orada, Nazrulla adındaki arkadaşımın çatısı yaşlı söğütlerle örtülü bir evi var. O, annesi ile yalnız yaşardı. Babası savaşta ölmüştü. Nazrulla ilginç biriydi. Kim ava gidelim dese peşine takılıp giderdi. Okulmuş, dersmiş bunları hiç düşünmez hevesle av peşine düşerdi. Onun bir tüfeği bile yoktu ancak o bundan şikayet etmez annesine “bana tüfek al” dahi demez ancak ava giden herkesin peşine takılırdı. Ava geldiği zaman kıyafetlerimizi inceler, ateş yakıp oturur ve bir şey avladığımız zaman bizden daha fazla sevinirdi.
Bir gün seher vaktinde avluya çıktım, lapa lapa kar yağıyordu. O kadar hızlı yağıyordu ki, bahçede kerevetin altında ötüşüp duran kuşları dahi görmek mümkün değildi. Aceleyle eve girip hemen giyindim. Yarım somun ekmeği cebime koydum ve tüfeği alıp bahçe duvarından atladım. Duvarların saçakları altında hızlıca giderken pat diye omzuma bir parça kar düştü. Şu vakitte aman kimse görmesin dersin fakat illaki biri görür. İleri doğru baktım. Nurmet Keçel adındaki adamı gördüm, küreğin sapını göğsüne dayamış avuçlarına hohluyordu. Beni görünce:
- Avınız bereketli olsun! dedi. Başımı sallamakla yetindim.
- Bir şey mi bekliyorsunuz? deyince birden heyecanlandım.
Nazrulla’nın evine vardığımda o, uyuyordu. Beni görünce ne söyleyeceğimi hemen anladı. Bunun üzerine annesi:
- Peki oğlum, senin okulun yok mu? dedi.
Nazrulla:
- Anacığım okul bir yere kaçmıyor ya! dedi.
Kar tipi şeklinde yağmaya başlamıştı ve dağ görünmüyordu, lakin ayaklarımız yılların verdiği alışkanlıkla bizi gideceğimiz yere doğru götürdü. En tepeye kadar çıktık. Burada sis vardı. Bu yüzden de kar seyrek ve yumuşak yağıyordu. Etrafa kulak kesildik. Keklik sesi işitilmiyordu. Ardından eğilip yerdeki karı inceledik. Hiç iz yoktu.
- Nazrulla, Şapalakhane’ye gidelim! dedi.
Gittik. İçeri girdik. Taşlara yapışmış şekilde duran çoban kuşlarından başka hiçbir şey yoktu. Ardından Huk geçidine gittik. Burada da hiçbir şeyle karşılaşmadık.
- Haydar pınarına gidelim mi? Oraya da gittik lakin keklik diye bir şey yoktu.
Şevkimiz iyice kırılmıştı. Günün hangi vakti olduğunu anlamak zordu çünkü gökyüzü bembeyazdı. Bir kemere girip badem ağacından ateş yaktık ve ekmeğimizi ateşte ısıtıp yedik.
Nazrulla’ya ben büyük bir yolculuğa çıkıyorum dedim, tüfeğim evinizde durakoysun.
Anlaşarak köye doğru yol aldık. Sabah tekrar tepeye çıktık. Sol tarafımızdan “kakk – kakk… kakibaa – kakibaaa…” diye sesler duyduk. Bu sefer kekliğe denk gelmiştik. Her nedense ben öfkeyle Nazrulla’ya “Yere yat!” diye seslendim ve gizlenerek hızlıca ilerledim. Tepenin kenarında sanki yeri yarıp da çıkmışçasına duran büyük taş yığınlarının yanına inip aşağıya baktığımda uzun kuyruklu bir sürü kekliğin yan yana dizilip durduğunu gördüm. Nişan alıp kekliklerin tam bel kısmına ateş ettim. Keklikler bağrışarak havalandılar. Kanatlarını kuyrukları tarafına döndürerek tepenin gerisine kaçtılar. Fakat sadece bir tanesinin yere düşmeye başladığını görünce kendimi aşağıya attım. Ve keklik elimdeydi! O titriyordu. Gözlerini kapattı ve kıpkırmızı olan ayağını gergin bir şekilde uzattı. Bıçak Nazrulla’daydı. Onun gelmesini beklemeden dişimle kekliğin kıkırdağını kopardım. Böylece avımız o anda öldü! Ardından yolda bir tane daha keklik vurduk. Nazrulla sevinçle omzuma vurarak “Yaşaaa, can dostum yaşaaa!” diye bağırdı. Ardından iki kekliği beline astı. Köye dönmek için yola koyulduk. Eve vardığımızda ben doğruca kendi evime gitmek istedim. Nazrulla izin vermedi:
- Hadi biraz ısınalım, dedi.
Annesi bizi görünce yere hemen yatak yorgan serdi. Sobaya kömür koydu. Ben sobanın yanındaki deri mindere oturup buz gibi sertleşen pantolonumun paçalarını ateşe doğru tuttum.
- Nazrulla’nın annesi et pişireyim mi? diye sordu.
“Zahmete gerek yok” dedim lakin yine de pişirdi. Yemeği yediğimizde vakit çok geç olmuştu. Kıyafetlerimi giyip kekliklerin olduğu kemerime elimi uzattım fakat o anda bütün kanımın çekildiğini hissettim. “Acaba kekliklerden bir tanesini Nazrulla’ya vermeli miydim?” Bu düşünce beni birden sarstı. Bütün gün benimle birlikte yürümüştü, ama verirsem o zaman da bir tane keklik ile eve nasıl dönerdim? Nurmet Keçel görüp “Haa haa haa! Güç bela bir tane mi vurabildin?” demez miydi? Ya da “Aslında sen hiç vuramamışsın ki gidip avcının birine yalvararak bir tane almışsın işte!” diyerek alay ederse?!! Ya annem babam ne der?
Kemeri unutup çizmenin koncunu çeke çeke kapıya çıktım. Nazrulla avluda kemerini çıkarıp bana verdi.
- Ne, yoksa ikisini de bana mı vereceksin? dedi heyecanla.
Gülümsedi. Yere bakarak kemeri belime bağlamaya çalıştım. Nazrulla yalanarak:
- Diğeri semizmiş ancak bu sıska olanın pek tadı olmayacak gibi, dedi.
Ben ağzımı açmadan kemeri bağladım. Annesiyle vedalaştım ve böylece kekliğin bir tanesini ona verecekmişçesine bir üslupla:
- Narzi, sana söyleyecek bir sözüm var dedim. Nazrulla birden heyecanlandı. Tam kapıdan çıkmak üzereydim. Durdum ve Nazrulla’ya “Hoşçakal, hemen eve gitmeliyim.” dedim. Nazrulla:
- Hmmm… dedi. Fakat şunu bil ki bu yaptığın çok ağır geldi…
- Haaaa! dedim ve çıktım. Fakat sokağı dönerken arkama baktığımda Nazrulla boynunu kaşıyordu ve birden bana çok manidar bir bakış fırlattı.
Yolda önüme ve arkama bakarak atlaya atlaya gidiyordum. Kekliği fazlaca sarsmıştım. Fakat Nurmet Keçel’in bahçesine varıncaya denk bir kişiyle bile karşılaşmamıştım. Keçel’in kapısının önüne gelince durdum ve tüfeğimin yepyeni gövdesini kar ile temizledim. Şaftını da silmiştim. Fakat Keçel yoktu. Gerekli olmadığı zamanlarda sokaklarda gezer dururdu ancak şu anda yoktu. Hava çok soğuktu, donmuştum. Allah kahretsin! diyerek ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Eve gitsem, ne annem var ne de babam.
Yine de eve gitmeye karar verdim. Keklikleri salondaki terk edilmiş köhne dolabın üstüne bıraktım ve hızlıca soyunarak yatağa girdim. Gün boyu çok fazla yürüdüğüm için yorulmuştum. Yattığım yerde taş gibi donup kalmışım. Sabah kahvaltı ederken kimseyle tek kelime bir şey konuşmadım.
- Nasıl, kurt mu yoksa tilki mi? dedi babam, alaycı edermişçesine.
Tek kelime etmeden salona çıktım. Dolabın üzerine elimi uzattım ancak hiçbir şey bulamadım. Sandalyenin üzerine çıkıp tekrar baktım. Hiçbir şey yoktu.
- Büyükanne, hani keklik nerede?
Büyükannem:
- Ben nerden bileyim, oğlum dedi. Keklileri bana veren olmadı ki!
Birden öfkeyle kapıya yöneldim. Dışarı çıktığımda bahçenin sonundaki çamurluğun içinde yolunmuş tüyler buldum. Sonra tüfeği doldurup gün boyunca pencerenin önünde bekledim. Ancak o alçak kedi gelmedi. Ertesi gün Pazardı. Kar dinmişti. Tüfeği aldım ve şafak vakti yine yola koyuldum. Nazrulla’nın evine geldiğimde bahçedeki karları kürüdüklerini gördüm. Avluya girdim. Nazrulla beni görünce kızaran burnunu sertçe çekti ve beni görmezden gelmeye çalışarak, işini yapmaya devam etti.
- Narzi… yürü dedim. O başını salladı. Bugün vurduklarımın hepsi senin olacak dedim.
Nazrulla birden başını kaldırdı. Vakur bir şekilde,
- Ne gereği var! Dün yaptığın şeyi gördükten sonra buna gücüm yok! Söylediğin ve yaptığın her şey gönlüme ağırlık veriyor, anladın mı ?!dedi ve elindeki küreği kara doğru saplayıp eve girdi.