HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 6
Kardeş Kalemler 7
Önce ağzı kurumaya başladı. Yavaş yavaş dili tahtaya döndü. Yutkunmaya çalıştı. İki üç denemeden sonra anladı ki, hiç yut-kunamayacak. Gidip bahçedeki çeşmeden su içsin istedi. Ayağa kalkamadı. Gözlerini zorla açtı. Gözleriyle ayaklarını aradı. Ayaklan gözüne ilişmedi. Elleriyle ayaklarını yoklamak istedi. Bu da olmadı. Sanki elleri yoktu. Çok korktu. Çocukken her zaman karaböceğin elini ayağını kopartıp, yere atarlardı ve bir iki saat içinde karıncalar zavallı karaböceği yiyip bitirirlerdi. O da çocuklarla beraber doyasıya gülerdi. Belki onun da elini ayağını kesip yere attıkları geldi aklına. Ürperdi. Şimdi karıncalar gelecek. Birden evde anasının ona söylediklerini anımsadı. «Dışarı çıktığında uyursan, ayaklarını köpek yiyiverir.» Korkusu geçti. Düşündü ki, belki de elleri ayaklarını yıkamaya gitti. Gülümsedi. Acaba akıllı elleri mı vardı?
Birden bir cırıltı sesi duydu. Sandı ki, bir kemence çalıyor. Cırıltı gittikçe güçlenmeye başladığında kulakları ağrıdı. İçinden küfretmeye başladı. «Bu zıkkım kemençeyi çalamıyorsan, niye cırıldayıp, başımızı ağrıtıyorsun? Hayvan oğlu hayvan.» Doğrusu kendisi de kime küfrettiğini bilmiyordu. Cırıltılar da yükseldi. İster istemez kulaklarını tuttu. Parmakları kulaklarına dokunduğunda, artık ellerinin geri geldiğini anladı. Elleriyle ayaklarını yokladı. Ayaklan da yerindeydi. Sakinleşti. Yine sırtını duvara yasladı. Cırıltı sesi yavaş yavaş, ezan sesine geçti. Mescit yakındaydı. Başını zorla kaldırıp, o yana baktı. Mescit insana benziyordu. Kubbesi baş, pencereler gözler, iki minare de ellerdi sanki. Sanki ellerini göğe kaldırıp, Allah’tan yardım istiyordu. Birden aklına müezzine gidip, minareye çıktığında çevresindeki şerefeye sıkı sıkı tutunmasını söylemesi gerektiği geldi. Çünkü birden mescidin başı kaşınacak olsa, elini atıp başını kaşıdığında müezzin düşüp, ölür, yazık olur. Büyük bir ailesi var.
Ezan sesi kesildi. Hava kararmıştı. Caddenin o başından gelen araba sesi onu tiksindirdi. Çok eski «Zap» marka araba takırdıya takırdıya gelip, onun önünden geçti, köşeyi döndü. Zırıltı yavaş yavaş azaldı, sonunda da tamamen kesildi. «Zap»a acıdı. Düşündü, eğer bu zavallı arabanın dili olsaydı, o, şoföre derdi ki: «İnsaf et, yeter bana bindiğin. Görmüyor musun, dökülüyorum? Bırak emekli olayım.. Biraz dinleneyim.» Gözünün önüne «zap»ının postanenin şubesinde emekli olmak için sırada beklediği geldi... Onu gülmek tuttu. «Zap»ım düşüne düşüne, babası geldi aklına. Eskiden «Zap» a acımasının nedenini anladı. Babası da o eski «zaporojets» araba gibiydi. İhtiyarlayıp, elden ayaktan kesildiyse de, zorla işe gidip geliyordu. Emekliye ayrılmıyordu. Zavallı ne yapsın? Ailesini geçindirmek gerekiyordu. «Kızları evlendireyim, sonra emekli olurum» demişti. Ailesi aklına gelince hüzünlendi. Yine gözlerini yumdu. Herşeyi unutmaya çalıştı. Biraz öylece oturdu. Tıkırtı duydu. Ayak sesleriydi. Biri ona selam verdi. Kim olduğunu görmek için, zorla gözlerini açtı. Hiç kimseyi görmedi. «Herhalde komşu olacak, artık bahçeye girdi» diye düşündü, «Hiç de iyi olmadı. Diyecekler ki, hiç kimseyi saymıyor, kendini herkesten yüksek görüyor. Mahalle halkı kötüdür. En küçük şeylerden bile laf üretirler. Yeter ki, konuşacak söz olsun.»
Birisi caddedeki lambayı yaktırdı. Lamba ondan 15 20 m uzaklıkta da olsa ışık gözünü kamaştırdı. Farkında olmadan gözlerini kapadı. Burnunun kaşındığını duyumsadı. Yine zorla gözünü açtı. Tiksindi. Burnunun üstüne iri bir sinek konmuştu. Dikkatle onun gözünün içine bakıyordu. Biraz böyle oturduktan sonra sinek elleriyle yüzünü silmeye başladı. Sinek, yüzünü silerken arada bir ona bakıyordu. Sineğe baka baka son iş yerindeki müdürü anımsadı. Sinekten de iğrenç insan olurmuş, ilahi.
İyi ki orada çok çalışmadı. Kaçtı. Babası onu artık kaçıncı seferdir yalvara yakara işe yerleştirirdi. O ise birkaç ay çalışıp kaçardı. Yola girmiyordu.
Birden burnu büyümeye başladı. Burnuyla birlikte sinekte büyüdü, tavuk kadar oldu. Burnunun ağırlığını taşıyamayıp başını öne eğdi. Büyümüş sinek ona baka baka dilini çıkartıyordu. Ne günah işledim ki, sinek bile benimle alay ediyor, diye düşündü. Yine sineğin gözlerinin içine baktı. Birden sineğin gözleri ona çok doğal ve aziz göründü. Evet, onun gözleridir kuşkusuz. Gözlerine inanamadı. Evet, odur, kendisidir ki, var. Ömründe tek bir kez tüm varlığıyla sevdiği o kız. Yavaş yavaş kızın yüzündeki çizgiler de belirginleşti. Garip de olsa o buna şaşırmadı. Sanki kızın geleceğini önceden biliyordu. Birden gözünü kırptı ve çok korktu. Ama hayır, kız hiçbir yere gitmemişti. Öyle sakince durmuş ona bakıyordu. Sonunda gerçekten onun olduğunu hissetmeye başladı. Altı yıl önce onun uğruna yaşamını böyle vermeye hazır olduğu ve bu altı yıl içerisinde her gün görmeyi arzuladığı kız. Bunu hissedince tüm bedeni titremeye başladı. Kendini tutmaya çalıştı. Titremesin diye duvara yaslanmak istedi. Ama birden titriye titriye duvara yaslanınca, duvar yıkılır kendisi de taşların altında kalıp ölür, diye düşündü. Ayağa kalkıp yavaş yavaş kıza doğru gitmeye başladı. Kız ise kımıldamıyordu. Ellerini yukarı kaldırmış, sakince ona bakıyordu. Sanki teslim olduğunu bildiriyordu. O kıza bir adım kala durdu. Ellerini kızın bedenine dokundurmak istedi. Korktu. Altı yıl önce olduğu gibi kız yine ona küfredip lânet okur diye korktu. Ama kızın bakışlarındaki sakinlikten bu kez ona ağır sözler edilmeyeceğini, hem de tokat atılmayacağını anladı. Yüreği parça parça elini kaldırdı, kızın yüzüne dokundurdu. Kız karşı koymadı. Yavaş yavaş daha yakınına geldi. Artık kızın nefesini de hissediyordu. Kızın belinden kucakladı, sakince başını onun omzuna koydu. Gözlerini kapattı ve böylece sessiz sakin biraz durdu. Ama birden içinde sanki bomba patladı. Uzun zamandan beri kurumuş ağzı sulandı, dili açıldı. Haykıra haykıra konuşmaya başladı:
«Evet, hadi niye geldin, yoksa sıkıldın mı? Şimdi mi aklına geldim, yoksa seni evden mi kovdu? Tamam, nasıl bilmiştin? Parasına göre giderken sonunun nasıl olacağını bilmiyordun. Seni öldürmesi gerekirdi. Beni beğenmedin, paralısını seçtin. Seni mutlu edeceğini sanıyordun. Ne oldu? Altı aydan sonra babasını tutukladılar. Senin evini de satıp babasını hapisten çıkardılar. Şimdi altı adam iki odada kalıyorsunuz. Acaba ne oldu? O zaman yüreğimde güller açtı, sana benim ahım tuttu. Şimdi de yoksulluktan sıkılıp, bana mı geldin? Seni kabul edeceğimi mi sanıyorsun Yok asla sen insan değilsin, kancıksın, fahişesin.»
Birden sesi kısıldı. Ağlamak istedi. Kızı kucaklayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.
«Ah ben seni kendi hayatımdan çok severdim. Tüm varlığımı sana kurban etmeye hazırdım. Niye benimle kalmadın? Niye? Zaten sen de onu sevmiyordun. O da seni sevmiyordu. Neden evlendiniz? Eh, benim tüm hayatım da seninle birlikte mahvoldu. Aradan çok yıl geçmiş olsa da yine her gün seni düşünürüm. Her gün rüyamda seni görürüm. Bende olan tek resmini öperim, öperim...»
Konuştukça gözünün yaşı akıyordu.
«Sen gittikten sonra hiçbir zaman evlenmeyeceğime söz verdim. Sözümde de durdum. Çünkü senden başka hiç kimseyi sevemem. Kendime bağlı değil, beceremem. Kaç kez kendimi öldürmek istedim. Babamla anama acıdığım için yapamadım. Derdimi hiç kimseye anlatamıyorum. Altı yıl birikti kaldı içimde.
İyi ki geldin yüreğimi boşalttım. Kurban olayım, daha bir yere gitme. Beni yalnız bırakma yalvarırım...» İki kadın sohbet ede ede bahçeye girdiler. Kadınlardan biri, birden öbürünün sözünü kesip:
«Şu delikanlıyı görüyor musun? Komşunun oğludur. Öyle iyi bir ailesi var ki. Babası öğretmendi.... Eh kendisi terbiyesiz çıktı. Her gün uyuşturucu alıp, bahçede kendinden geçiyor. Herif gül gibi delikanlıydı ama avare.» Delikanlı ise bahçenin ortasındaki dut ağacına sarılmış hüngür hüngür ağlıyordu.
* 1975 yılında Bakü’de doğdu. Eğitimini aynı şehirde yaptı. 1994 yılındaedebiyat çalışmalarına başladı.«Senli Sözüm Geldi Sana» - (2000), «Ölüm mü Güzeldir, Yoksa Sen mi?»- (2003) adlı kitapların yazarıdır. 2002 yılından itibaren «Yazarlar Birliği’nin üyesidir.