HaftanınÇok Okunanları
Aysel Fikret 1
Ece Türköz Oğuz 2
KEMAL BOZOK 3
FEYZA TUĞÇE FIRAT 4
Kardeş Kalemler 5
Kader Pekdemir 6
Aysel Fikret 7
Göygöl
- Şair Ahmet Cevat’ın aziz hatırasına -
Bir seher vaktinde vardık Göygöl’e
Burda kızlar gül takıyor kâküle
Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı
Yavaş yavaş araladı perdeyi
Gönlüm göle düşmüş yaban ördeği
Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl
İpekten tüllere bürünmüş Göygöl
Ne kadar özenmiş hilkatin eli
Bir depremle doğan yayla güzeli
Ninniler dinlemiş deli rüzgârdan
Gıdasını almış yağmurdan kardan
Sonra canlar yakan bir âfet olmuş
Burdan su içiyor her sevdalı kuş
Sanki aynasını düşürmüş felek
Göygöl’den gayrısı bir kirli gölek
Gök mavi, göl mavi, her şey semâvî
Arşa çıkar Ateşgâh’ın alevi
Burası Kafdağı tezatlar evi
Çıkar her adımda bir masal devi
Dağlar deve olur bulut güvercin
Bir gümüş sakallı keçi olur cin
Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar
Bismillah demeden yıkanmasınlar
Gece ipil ipil yıldız elenir
Ay ışığı düşer göl hârelenir
Asırlardır sevda çeken gönüller
Ateşgâh’da yanar burda serinler
Göygöl membaıdır efsanelerin
Bu sulardan doğmuş Hüsrev’le Şirin
Dedem Korkut bu dağlara uğramış
Acıkmış suyuna ekmek doğramış
Bir sabah Göygöl’de peri kızları
Yıkanırken siper edip sazları
Üstlerine gelmiş bir deli çoban
Kır papaklı sırtı heybeli çoban
Bakmış ki gölbaşı peri tüneği
Atmış üstlerine ak kepeneği
Bir anlık gafletten doğmuş Tepegöz
Oğuz’u uykuda boğmuş Tepegöz
Bir gece yarısı ay suya düşer
Çöllerde bir ceylan pusuya düşer
Derinden derine hârelenir su
Sararken her yanı barut kokusu
Çimenler üstünde üç beş damla kan
Gözünü nefretle kapatır ceylan
Çırpınır ağzında bir demet kekik
Kör avcı her şeye çekilmez tetik
Şimdi yaylaların sonbaharıdır
Dağları kaplayan süt buharıdır
Yapayalnız kalmış kuğulu Göygöl
Ağlayan göz gibi buğulu Göygöl
Uzar kıyısında bir sarı kamış
Kendini seyreder sularda yaz kış
Şimal küleğiyle kar geliyor kar
Sunamı tufandan koruyun dağlar
Dedim, “Doruklarda açan menekşe!”
Dedi, “Uçabilsem kuş olsam keşke,
Bilmem nasıl sığdım ben bu derbende,
Merih’in Zühre’nin derdi var bende,
Yüzümü yalarken yayla meltemi,
Her gece rüyamda bir beyaz gemi,
Sularımı yara yara gidiyor,
Özlediğim bir diyara gidiyor…”
Han Kepez çıkarır altın tacını
Her gün bu aynada tarar saçını
Köroğlu yol keser alır baçını
Kaçak Nebi unutur mu öcünü
Deli poyraz doruklarda tar çalar
Dal koparır, can aparır, nar çalar
Uçuşan yapraklar turna teleği
Bulutlar dağların ipek yeleği
Bir Nevruz sabahı sökerken şafak
Bir şehzade gelip uyandıracak
Nal sesleri duyacaksın derinden
Öpecek usulca göy gözlerinden
Açma duvağını sır verme ele
Şu fırtına dinsin, yaz gelsin hele
Uyu Nâtevân’ım yaralım uyu
Uyu bahtı kara maralım uyu
Bir şiir bıraktım sana hediye
Bu garip yolcuyu unutma diye
Şahidimiz olsun ulu çınarlar
Gün gelir okuyup bizi anarlar
Çınar fısıldaşır pınara söyler
Pınar da üstadım Anar’a söyler
Bu sayede elden ele duyulur
Bizim de adımız şair sayılır
Mesnevi okuyup geçtim Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden
Elveda bağlarda üzüm derenler
Üzümü unutup hüzün derenler
Elveda adını unutan şehir
Elveda akmayı unutan nehir
Ata yadigârı Gence elveda
Dalında kuruyan gonca elveda!
Ali AKBAŞ (Ankara/1990)
Ali Akbaş’ın o muhteşem “Göygöl” şiiri, Azerbaycan’ın Gence dağlarına oyulmuş ilginç coğrafi konumuyla etkileyici Göygöl /Mavi Göl üzerine söylenmiştir.
İki yüz elliyi aşkın irili ufaklı gölün yer aldığı Kuzey Azerbaycan’da, efsaneye göre Şarkın büyük şairi Genceli Nizami’nin doğduğu gece büyük bir deprem olur. Gence yakınlarındaki Kepez Dağı’nın zirvesi kopar ve yanı başındaki büyük dere yatağının üstüne akar. Dağın zirvesine yakın bölgede, bu vadi boyunca bir dizi göl oluşur. Bunlardan ilki ve en güzeli olan Göygöl, deniz seviyesinden 1556 m. yükseklikte, yılın hemen hemen tamamında tülü andıran bir sisle kaplı olup ziyaretçilerine nadiren yüzünü gösteren, ceylanların su içmeğe indiği, etrafı ormanlarla çevrili ve ilk bakışta insanda tarih öncesi bir mekan duygusu uyandıran büyülü-masalsı bir güzelliğe sahiptir.
Göygöl’ün bulunduğu coğrafya, Orta-Asya’nın kapısı, Kaf Dağları’nın beldesi, Zerdüşt’ün eski mekânıdır. Bu uzun şiirde geçmiş içinde Türk tarihi, coğrafyası, tabiat, çevre ve insan ilişkisi, bir coğrafi unsur ve tema yolculuğunda şairin ortaya koyduğu zengin çağrışımlar, göndermeler ve epik unsurlarla yüklü bir söyleyişle işlenmiştir.
Bu ıssız dağ başında Göygöl’le halveti göze alabilenler, Dede Korkut’un kopuzundan arkaik nağmeler dinleyebilir, kendilerini bir anda cinlerin perilerin rengârenk düğün alaylarının ortasında bulabilirler. Yine, diğer taraftan ansızın kopan bir fırtınanın ortasında, at kişnemelerinin, kılıç şakırtılarının, canhıraş feryatların doldurduğu bir cenk meydanına düşebilir ya da, bilge ve dingin asırların havasını teneffüs eder, Nizami’nin kendi sesinden mesnevi dinleyebilirler.
Bu gölün kenarında destanlara konu olmuş âşıkların gamlı iç çekişlerini duyabilirsiniz. Hiç biri olmasa bile, Göygöl size, “ben kimim, burası neresi, şimdi hangi asırdayız?” sorularını sordurabilir…
Kısacası Türk dünyasında bilinen masalların, destanların ve efsanelerin kahramanlarıyla randevulaşabileceğiniz bir yerdir Göygöl…
O öyle bir sihirli küredir ki, Azerbaycan’ın, bu tiryakilik yapan kültür coğrafyasının bütün serencamını ondan izleyebilirsiniz.
Şiirin yayınlanmasından (Türk Yurdu, Nisan /1990 C:10, S: 32) dört ay sonra, rahmetli eşim Şükrü Karaca ile dostlarımız akraba olan Sultan ve Ramiz beylerin daveti ve mihmandarlığıyla gittiğimiz ve Eylül ayını içine alan dört hafta gibi bir sürede Azerbaycan’ı büyük ölçüde dolaştığımız, -hâlâ rüyalarını yaşadığım- dönemde, ailece bu bahtiyarlığı yaşadık… Bütün bu hissiyat da, o günlerden bugüne aynı etki dairesinde varlığını aynen sürdürmekte... 1990 yılının eylül ayında, Azerbaycan’a ayak basar basmaz tanıştığımız Göygöl bizi böylesine büyüledi.
Ancak bu güzelliği layıkıyla terennüm edecek bir kalem kudretine sahip olan Ali Akbaş’ın söyleyişiyle bütün bu duyguların tecessüm etmiş hali olan “Göygöl” şiirinde ‘göl’ formundaki ‘su’yun esrarından nasıl kadim tarihlere ayna tutulduğunu seyretme boyutuna baktığımızda; tıpkı Ahmet Cevat’ın Göygöl’ü (Bakü, 1922) gibi, Ali Akbaş’ın Göygöl’ü de (Ankara, 1990) Azerbaycan’ın her köşesinden yükselmeye başlayan bağımsızlık ateşlerine, ay-yıldızlı bayrağın yeniden Azerbaycan semalarında yükselişine, Azerbaycan Türklüğü’nün yeniden kendi milli kimliğine dönüşüne tanıklık eden Göygöl’dür. Çünkü her ikisi de; Azerbaycan tarihinin XX. yüzyıl içindeki iki önemli kırılma noktasında kaleme alınmışlar. Ali Akbaş’ın kendi şiirini, Azerbaycan’ın en büyük sanat şehidi “Ahmet Cevat’ın Aziz Hatırasına” ithaf etmesinin sebebi belki de bu tevafuktur.
Ali Akbaş’ın şiiri, Ahmet Cevat’ı ve onun temsil ettiği milli vicdanı, milli idraki, milli heyecanı susturan bir devre cevap mahiyetindedir ve öyle anlaşılıyor ki şair kendini, Ahmet Cevat’ın yazamadığını yazmak, Ahmet Cevat’a söyletilmeyeni söylemek durumunda hissetmiştir. Bir başka ifadeyle, Ahmet Cevat’la Ali Akbaş, el ele, gönül gönüle, 75 yıldan fazla sürmüş bir zulüm devrini Göygöl’ün berrak sularında boğmuşlardır. Ali Akbaş’ın şiirini “Ahmet Cevat’ın Aziz Hatırasına” ithaf etmesinin gerçek sebebi belki de budur. Rövanş alınmıştır. Mütevazı şairimizi, böylesine ihtişamlı bir güzelliğe şiir yazmaya cesaretlendiren belki de Ahmet Cevat’ın, Göygöl havalisini mesken tutan ruhaniyetidir. Kim bilir?..
Bu bağlamda yeri gelmişken iki hususun altını çizmekte fayda var: Birincisi, Akbaş’ın şiiri bir göl şiiri değil, bir Göygöl şiiridir. Anlatılan her hangi bir göl değil, adı ve coğrafi konumu belli bir göldür. Bu yönüyle de Türk edebiyatında tek örnektir. İkinci dikkat çekici husus, şairin Göygöl üzerine söylemek niyetiyle, şiirin muhtevası arasındaki müthiş uyumdur. Denilebilir ki, 96 mısradan oluşan bu uzun şiirin herhangi bir mısrasını Göygöl dışındaki herhangi bir göle uyarlayamazsınız.
“Sanki aynasını düşürmüş felek
Göygöl’den gayrısı bir kirli gölek”
mısralarıyla şair zaten Göygöl’ü dünyadaki bütün göllerden ayrı bir konuma yerleştirdiğini ifade etmiştir.
‘Göygöl gerçekten de dünyanın en güzel gölü müdür?’ veya ‘şairin gördüğü en güzel göl müdür?’ gibi sorulara “evet öyledir” demememiz çok zor. O halde, şairi böylesine derin, böylesine coşkulu duygu ve heyecanlara yönelten nedir?
Şairin gözünde Göygöl, iki asra yakın esaret döneminde hırpalanmış, örselenmiş, kirletilmiş bir kültür coğrafyasının ortasında bulabildiği saf ve bakir bir güzelliktir. Göygöl, şairin hayalindeki Azerbaycan’a açılan penceredir.
“Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı
Yavaş yavaş araladı perdeyi…”
mısralarıyla şair, masalsı bir dünyanın eşiğini atlar ve bizi de peşinden sürükler.
“Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar
Bismillah demeden yıkanmasınlar…”
Şairin de dediği gibi, besmelesiz adım atılmayacak kadar aziz ve mübarek bir dünyadır bu.
“Buradan su içiyor her sevdalı kuş”
O nasıl bir göldür ki, sevdalı kuşların susuzluğu yalnızca orada giderilir ve o nasıl bir sevda ateşidir ki, Göygöl’ün suyundan gayrısı bu harareti dindiremez. İşin sırrı buradadır ve ancak kendi kültür köklerine doğru kanat çırpan sevdalı kuşlar bu sırra vakıf olabilirler.
Akbaş’ın şiiri ancak Göygöl penceresinden görülebilecek bir dünyanın şiiridir ama, bu arada Göygöl’ün nesnel güzelliği de görmezden gelinmiş veya hamasete kurban edilmiş değildir. Şairin, Türk şiir geleneğinin ve şiir dilinin bilinen imkanlarından da imtina etmeyerek ve bunları kendi orijinal söyleyiş ve idrak ustalığıyla birleştirerek oluşturduğu anlam katmanları arasına Göygöl’ün nesnel güzelliği de ustaca yerleştirilmiştir.
“Giyip kuşanmaya erinmiş Göygöl
İpekten tüllere bürünmüş Göygöl.
……
Sanki aynasını düşürmüş felek
……
Gök mavi, göl mavi, her şey semavi
……
Gece ipil ipil, yıldız elenir
Ay ışığı düşer göl harelenir.
…
Şimdi yaylaların sonbaharıdır
Dağları kaplayan süt buharıdır.
Yapayalnız kalmış kuğulu Göygöl,
Ağlayan göz gibi buğulu Göygöl
……
Deli poyraz doruklarda tar çalar
Dal koparır, can aparır nar çalar.
Uçuşan yapraklar turna teleği,
Bulutlar dağların ipek yeleği.
Şeklindeki betimlemelerinde şair, doğrudan tabiata yönelmiş izlenimi vermiş olsa da; bunlar şiirin efsane, tarih, hal ve gelecek boyutlarına geçişkenliği olan mısralardır. Akbaş’ın şiiri esas itibariyle bu dört zamanın birinden diğerine sıçrayan, bazen birkaçını birden tek söyleyişte buluşturabilen alegorik bir zenginliğe sahiptir.
“Sunam derin uykusundan uyandı
Yavaş yavaş araladı perdeyi”
derken, gölün üstündeki sis perdesinin aralanması kadar, şiirin yazıldığı tarihte Demir Perde’nin de aralanışına gönderme vardır.
“Bir anlık gafletten doğmuş Tepegöz
Oğuz’u uykuda boğmuş Tepegöz”
mısralarında da, hem Göygöl’ün arkaik bir mekan olduğu, yani Dede Korkut hikayelerinin geçtiği mekanlar olduğu fikri zihnimizde iyice pekiştirilir, hem Azerbaycan Türklüğü’nün “Oğuz” kimliğine vurgu yapılır, hem de “Oğuz’u uykuda boğan Tepegöz” imajıyla Rus istilası anlatılmış olur.
Bir ifadeye sığdırılmış üç zaman ve üç mana boyutu son derece çarpıcıdır…
Ali Akbaş’ın bu şiirde tekrar tekrar ve şaşırtıcı bir başarıyla ama asla kendini ele vermeden kullandığı bir yöntemdir bu.
“Han Kepez çıkarır altın tacını
Hergün bu aynada tarar saçını”
mısralarıyla tasvir edilen söylemde, Kepez Dağı’nın göle aksi vuran zirvesi midir, şimdi artık tarih olmuş Gence Hanlarından birisi midir, yoksa destan devirlerine mahsus bir kahraman mıdır bilinmez?.. Belki her üçüdür veya şair her üçünü birden kastetmiştir.
“Uzar kıyısında bir sarı kamış”
mısrasında da bir yandan gölün reel güzelliği anlatılırken öte yandan Türk tarihindeki Sarıkamış faciasına gönderme yapılıyor. Zira hemen arkasından gelen:
“Şimal küleğiyle kar geliyor kar
Sunamı tufandan koruyun dağlar”
mısraları, şairin reel bir durumla tarihi olayları nasıl örtüştürebildiğinin güzel örneklerinden birini teşkil ediyor.
Bir başka ifadeyle, önceki mısrada geçen “sarı kamış” kelimeleri asla tesadüfi değildir. Kafkaslara yönelik Rus istilası, Kuzey’den gelen bir tufan gibidir. Öyle ki; ancak dağların durdurabileceği bir tufan.
Şair Göygöl penceresinden, efsaneleri, destanları, yaşanmış bir tarihi, bugünü ve yarına dair umut ve beklentilerini armonik bir bütünlük içinde ve aynı gerçeklik duygusuyla idrak eder ve yansıtırken;
“Dedem Korkut bu dağlara uğramış,
Acıkmış suyuna ekmek doğramış”
söyleyişindeki ustalık kadar, inandırıcılık da Ali Akbaş’a mahsustur. Çünkü o zihniyetiyle, bütün dünyasıyla bunun böyle olduğuna gerçekten inanır. Tepegöz hikayesindeki çobanın, yıkanan peri kızının üstüne kepeneğini atarak yakaladığı göl kıyısı olsa olsa burasıdır diye düşünür… Lirik akış içinde hikayeyi tarihle harmanlar ve Dede Korkut’u bir anlatıcı, öğretici ve yol gösterici olarak bu güne taşır.
Bütün bunların yanında, Göygöl penceresinden idrak edilen kültür coğrafyası Azerbaycan’la da sınırlı tutulmaz.
“Yüzümü yalarken yayla meltemi
Her gece rüyamda bir beyaz gemi
Sularımı yara yara gidiyor
Özlediğim bir diyara gidiyor”
mısralarıyla, Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un “Beyaz Gemi” adlı eserine gönderme yapılır ve Issık Göl’le Göygöl’ün kaderi özdeşleştirilir.
Keza şiirde yer alan mitolojik-destanî bütün epik öge ve kültürel motiflerin hemen hemen tamamı (Gence, Kepez, Göygöl, Ateşgâh, Kaçak Nebi, Natevan, Anar gibi bölgeye ait; Dede Korkut, Tepegöz, Oğuz, Hüsrev ve Şirin, Nevruz, Köroğlu, Mesnevi, Kaf Dağı, Beyaz Gemi… gibi) sadece Azerbaycan’da değil bütün Türk dünyasında bilinen ortak değerlerdir.
Şair büyük bir coşkuyla ve sık sık, mızraklarıyla göğü tutan kahramanların arasına karışsa da milli bir hüzün eteğinden yakalar ve O’nu 1988 Azerbaycan’ının kasvetli ortamına fırlatır.
Coşku ve hüzün, ümit ve karamsarlık, güven ve çaresizlik, hasret ve vuslat iç içe katmerlenerek şiirin duygu yumağını oluştururken bir yandan da örer…
Yine de o bir dava adamıdır ve her şeye rağmen gelecek kaygısı taşımaz.
“Bir nevruz sabahı sökerken şafak
Bir şehzade gelip uyandıracak.
Nal sesleri duyacaksın derinden
Öpecek usulca göy gözlerinden.”
Şair, dünyanın, hayatın ve Türklüğün kendisini yenileyeceği o nevruz şafağına iman derecesinde inanır ama henüz vakit o vakit değildir. Öyleyse kurtuluş günü gelene kadar bu dağ maralını yabandan, hoyrat ellerden sakınmak gerekir. En iyisi, kem gözlerden ırak bu dağ koyağında uykuya dalmaktır ve bu duyarlılık Ali Akbaş’ta açık bir manifestoya dönüşür:
“Açma duvağını sır verme ele
Şu fırtına dinsin yaz gelsin hele
Uyu Natevan’ım yaralım uyu
Uyu bahtı kara maralım uyu”
Ve… nihayet ayrılık zamanı gelmiştir. Şairimiz, Göygöl’le girdiği halvetten çıkar ve ‘an’ın katı ve yürek burkan gerçeğine geri döner. Zaman akmayı unutan bir nehir gibidir. Çünkü bu coğrafyada zaman Azerbaycan’ın kendisine ait değildir.
Azerbaycan’da zaman ve milli hayat Rus istilasıyla durmuştur, donmuştur. Bu donmuşluk içinde kadim Gence bile adını unutmuş Kirovabad olmuştur.
Şiir son derece dokunaklı şu mısralarla biter:
“Mesnevi okuyup geçtim Gence’den
İçime bir sızı düştü inceden.
Elveda bağlarda üzüm derenler,
Üzümü unutup hüzün derenler.
Elveda adını unutan şehir,
Elveda akmayı unutan nehir.
Ata yadigarı Gence elveda,
Dalında kuruyan gonca elveda.”
Ali Akbaş’ın bu uzun Göygöl şiirinde; birbiri içine geçmiş birçok yolculuk var: Birincisi, göl’ün somut gerçekliği içinde yaşanan yolculuk ki, buna Göygöl merkezli bir estetik derinleşme de diyebiliriz.
İkincisi, geçmişle bugün ve gelecek arasında gidiş-gelişlerden oluşan “uzak-yakın zaman ve tarih yolculuğu”;
üçüncüsü, Türk kültür ve uygarlığına ait değerler ve katmanlar içinde bir derinleşme ve nihayet dördüncüsü, kendini bu gidiş-gelişli zaman içinde, anlamaya ve anlamlandırmaya Göygöl prizmasından gerçekleştirilen “ben” ve “biz” perspektifli bir büyük kolektif şuura ulaşmaya yönelik bir iç yolculuktur.
Bir tabiat parçasının aurasında da yakalanan bu lirik/epik söylemde, geçmişle bugün arasında gidiş-gelişlerle dolu bir zaman yolculuğu yaşanır ve şair sürekli olarak büyük bir tarihin rengini, tadını, kokusunu “bugün”e taşır.
Ali Akbaş’ın; kadim tarihe, Gence’ye, bütün bir Altayistik dünyaya açılan ve adeta vakur bir ağıt niteliğinde olan Göygöl şiirinin anlamlar, mecazlar, semboller dünyasına bir kapı aralamaya çalıştık.
Şairin Gence coğrafyasının yücelerindeki büyülü Göygöl penceresinden temaşa ettiği şiirsel gerçekliğe nüfuz etmeye çalışırken, bir Arap atasözünde geçen “şiirin manası şairin karnındadır” ifadesindeki “hiç kimse gerçek bir şairin şiir dünyasına tam olarak nüfuz edemez” gerçeğinin içinden diyebiliriz ki;
Edebiyatımızda göl temalı bu tek büyük şiir örneğinde; tabiat, insan, coğrafya, tarih, mitoloji, masal ve destan bağlamında bütün bir Altay dünyasının adeta bir kültürel ve estetik manifestosu dile getirilmiştir.
Kelimeler, temel ve yan anlamları dışında özel bir takım çağrışımlar ve hatırlamalar yoluyla elde edilen bir duygu değeri kazanır ve düşünceye bu duygu üzerinden gidilir.
Milli romantik duyuş tarzı, bu duygu değerinin bireyselden toplumsala açılması ve asıl orada bir heyecana dönüşmesi şeklinde ortaya çıkar.
‘Ben’den ‘biz’e açılan eğilimin yönlendirdiği şiir dünyasında Ali Akbaş’ın Göygöl’e bakışı; sezgici/idealist perspektiften değerlendirilebilir.
Sezgi gücü, kişiyi varlığın içinde sürükleyen, insan bilinciyle varlığın ruhunun özdeşleştiği, benliğin bir an için varlığın karakterine sığınmasını gerektiren bir olgudur.
Göygöl’ün bulunduğu tabiat, iklim ve coğrafya; tarihi, kültürel ve sanata ait imge ve motiflerle örülmüş, bir simgeler mekanı haline gelmiştir. Belirleyici olan, Göygöl’ün somut varlığı değil şairin görüş, düşünüş, tahayyül ve tasavvur ediş tarzı olup, bu dış dünya duygu, algı, düşünce, anı, çağrışım ve rüyalarla anlamlandırılmıştır. Geçmişten bugüne Türk coğrafyası, tarihi, tabiatı ve insanı eşsiz bir pitoresk ve pastoral zenginlikte işlenmiş; şairin yakaladığı özgün çağrışımlar, göndermeler ve epik unsurlarla yüklü “lirik biz” söyleyişiyle dile getirilmiştir.
Umberto Eco’nun; “Hiç kimse doğrudan şimdiki zamanın içinde yaşamaz: Hepimiz bireysel ve kolektif şeyleri ve olayları, belleğin birleştirici işlevleri aracılığıyla derliyoruz ister mitoslar söz konusu olsun, ister tarih...” dediği olgu çerçevesinden de değerlendirdiğimizde, Akbaş’ın bu şiirinde bir tür kolektif lirizmden söz etmek mümkündür ve bu durum şiir ve şair söz konusu olunca çok daha farklı boyutlar içermektedir.
Türk dünyası, tarihi ve coğrafyasının binlerce yıllık epik ve lirik kaynaklarıyla beslenen bu şiir; şairin kişisel ses tonu ve şiir dünyasına özgü metaforlarla örülerek en güzel şekilde yansıtmış, ifade etmiş ve çağdaş bir destan yüceliğine ulaşmıştır.*
* Ali Akbaş’ın “Göygöl” şiirinin bir çözümlemesi mahiyetindeki bu yazının ilk şekillenmesinde; rahmetli eşim Şükrü Karaca ile geceleri geç saatlere kadar, sadece şiirin atmosferinin değil, Gence coğrafyasının tacı olan Göygöl’ü bir günbatımında görmüş, yaşamış ve etkilenmiş ruh halimizle örülü hissiyatımızın da payı büyüktür. Farklı zaman, platform ve duygularda bu yazı, söylemin özü değişmese de yaşanmışlık ateşinin içinden hep kendini harlayarak tazelenmiş ve özel bir yer bulmuştur…