Gülçehre ve Asker Bey


 01 Eylül 2023



Miladi tarihle 1919 yılı yeni girmişti. Bakü’de havalar henüz o kadar da soğumamıştı. Sonbaharın etkisi hâlâ hissediliyordu. O gün, sabah vaktini hayli geçmişti. Kulu, mermer merdivenlerden evin ikinci katına heyecanla çıkıp Asker Bey’in çalışma odasına girdi. Asker Bey burada öylece kahvaltısını yapmıştı ve şimdi yazı masasının arkasında oturup düşünceli düşünceli pencereden sokağa bakıyordu. Fikirleri birbirini kovalıyordu, ne hakkında düşündüğünü belki kendisi de hiç bilmiyordu. Pencerenin altında küçük çocuklar birbirleriyle savaşçılık oynuyorlardı. Haykırışları buraya kadar geliyordu. Kulu uysal bir tavırla elini elinin üstünde bağlayıp mırıldandı:

            – Beyim, İranlı Meşhedî Cabbar geldi. Aşağıda, misafir odasında oturmuş, seni bekliyor. Diyor ki Asker Bey ile konuşmam gereken önemli bir konu var.

            Asker Bey ilk başta Kulu’nun ne dediğini ve kendisinden ne istediğini anlamadı. 

            – Kim gelmiş dedin? Düzgün konuş…

            – Beyim, Meşhedî Cabbar var ya İranlı, o geldi. 

Bu defa Kulu’nun sesi yüksek çıktı ve açıkça işitildi.

Asker oturduğu masanın arkasında ayağa kalktı, çalışma odasından koridora çıktı. Kulu’nun yanından geçerken ensesine hafifçe bir tokat attı:

– Sen bu çocukları pencerenin altından ne zaman kovacaksın Kulu Efendi? Savaşçılık oynamanın sırası mı?

Meşhedî Cabbar evin birinci katındaki misafir odasında, halı üzerinde yere bağdaş kurup oturmuştu. Gözlerini dikmişti Asker’in babası rahmetli Keble Secdeli’nin ressam tarafından son derece başarılı bir şekilde çizilmiş ve misafir odasının duvarına üstten asılmış gençlik resmine. Bu resimde Keble Secdeli sanki eski dostuna gülümser bir hâlde yalnız ikisine ait eski olayları hatırlatarak “Aklında mı?..” diyordu. Meşhedî Cabbar her defasında gençlik dostu Keble Secdeli’nin bu resmine baktığında yüreğinde “Aklımda, kardeşim, aklımda!” cevabını verip eski unutulmaz günleri anımsayarak hüzünleniyordu. Bu şekilde iki aziz dost birbirleriyle bu odada görüştükleri zaman böylece “sohbet” ediyorlardı.

Asker Bey misafir odasına girdi. Babasının aziz dostunun ayağa kalkmasına imkân vermedi, hızlı adımlarla ona yaklaşıp omuzlarına sarıldı ve Meşhedî’yi hayli samimi bir şekilde karşıladıktan sonra o da Meşhedî’ye hürmeten onunla karşı karşıya yere oturdu.

– “Sen rahatını bozma, Asker Bey. Geç, sandalyeye otur. Sen ona alışıksın.” Meşhedî Cabbar Asker Bey’e samimi bir nazarla bakarak yumuşak bir sesle konuştu.

Asker Bey durumunu değiştirmedi ve nasıl ki yerde Meşhedî’nin karşısına oturmuşsa yine öylece oturmaya devam etti.

– Öyle şey olur mu Meşhedî? Olmaz! Sen hiç rahatsız olma. Hele bir söyle bakayım, nasılsın, ne hâldesin? Ne zaman dönüp geldin?

Meşhedî Cabbar Rusya’dan yeni dönmüştü. Asker Bey bu haberi daha dün dostu Süleyman’dan almıştı. İkisi de bu haberi sabırsızlıkla bekliyordu. Süleyman’la kararlaştırıp onun ziyaretine gitmek ve Rusya’da son zamanlarda meydana gelen karanlık ve karışık olaylardan, olup bitenlerden ve olmayanlardan haber alma isteği onları rahat bırakmıyordu. İşte, Meşhedî onlardan önce davranmıştı.

– Asker Bey, iki gün oldu ki trenden indim. Bu iki gün boyunca yerimden kalkıp dışarı çıkamadım. Ruhumdaki yorgunluk hâlâ daha beni bırakmadı. Bir zulüm çektim buraya ulaşıncaya kadar, bir zulüm çektim… Allahutaala o zulmü inşallah hiçbir kuluna bir daha göstermez.

Asker Bey biliyordu ki Kulu kapının ağzındadır ve kulağını dayayıp kapıya onun emrini bekliyor. Başını çevirmeden:

– “Kulu!..” diye yüksek sesle bağırdı. “Çay getirin ve yemek hazırlayın.”

– Yok, yok, gözümün nuru. Çay içerim ama yemeğe kalamayacağım. Hacı Nuri’nin dükkânına gitmem lazım. Ona Petersburg’dan çok önemli bir haber getirdim. Geciktiremem. Belki de geciktirdim bile. Bilmem ki… Beni mazur gör.

– Nasıl istersen, Meşhedî… Kendi evindir, istersen kalırsın, istersen gidersin. Peki, niye senin gelişin bu kadar uzadı?

Kulu oyalanmadı. Efendisinin çay isteyeceğini bildiği için karısı hizmetçi Tellli’yi kapının ağzında hazır bekletmişti. Tepsiyi Telli’nin elinden aldı ve Asker Bey’in Meşhedî Cabbar’a son sorusu ile birlikte Kulu’nun ellerinde meyve tepsisi, üstünde çay malzemeleriyle içeri girmesi bir oldu.

Getirdiklerini yerleştirip unutulmaz efendisi rahmetli Keble Secdeli’nin sevgili dostu Meşhedî Cabbar’a muhabbet dolu bir bakış attı ve geri geri gidip kapıdan çıktı. Meşhedî Cabbar da dikkatini Kulu’nun hareketlerine vermişti. O, odadan çıkar çıkmaz nedense derinden bir “ah” çekerek Asker Bey’in sorusuna ancak o zaman cevap verdi:

  – Asker Bey, onu hiç sorma. Ben daha bundan bir ay önce gelip buraya varacaktım. Ben çoktaaan memlekette olmalıydım. Şimdi orada da bütün işlerim dağılıp gitmiştir şüphesiz. Allah’a hamdolsun üç dört güne Araz’ı geçerim, inşallah.

– İnşallah. Yani Rusya’da vaziyet böyle karmaşık bir hâle mi büründü, Meşhedî?

– “Çok karmaşık bir hâle büründü, çok karmaşık bir hâle büründü…” Meşhedî Cabbar’ın bir anda gözlerinin önünden gördüğü dehşetli olaylar yıldırım süratiyle geçmedi mi, geçti. Meşhedî çay bardağını eline alıp çaydan derin bir yudum çekti.

Asker Bey’in Rusya’da meydana gelenler hakkında genel bir fikri yok değildi, vardı. Ama bu gazetelerde, özellikle “Azerbaycan” gazetesinde yayımlananlardan ve çarşıda gezen dedikodudan başka bir şey değildi. Şimdi ise Meşhedî Cabbar kendi ayağı ile gelip vaziyeti anlatıyordu ve Rusya ile ticaret işini bundan sonra nasıl yürütmesi gerektiğini Asker Bey daha güvenilir ve emniyetli şekilde düşünmeliydi.

– “Ben bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum.” Asker Bey, küçük cam tabağa Meşhedî için reçel koyarken anlatıyordu.

– Asker Bey, vaziyet çok kötü. Hükûmet yok, tamamen darmaduman… İnsanlar düşman gibi karşı karşıya gelmişler. Her birinde silah… Kardeş, kardeşini öldürmeye gidiyor. Bölünmüşler kızıllar ve beyazlar diye. Her yerde de Bolşevikler var. Kim kimi vurmuş, kim kimi kesmiş, bir kişinin de umurunda değil. İşçiler çalışmıyor, pazar kurulmuyor, dükkânlar kapalı… Ülke dağılıp gitmiş. Bir taraftan da kış, dondurucu soğuk… Bir ara herkes yalnızca sabah akşam öbek öbek toplanıp ağızlarından bol bol buğu çıkararak nutuk atıp nutuk dinliyordu. Soğuğun, ayazın anlaşılan bunlara bir etkisi, tesiri yok. Yollarda yağma, talan karışıklık… Velhasıl, işittiklerimden aklımda kalan şu oldu: Oteldekiler konuşuyorlardı, Rusların önde gelenleri diyorlar ki Almanlar bizi aldatmışlar, biz kendi topraklarımızı geri almalıyız. Çar zamanındaki toprakları. Kafkasları yani… Buraları.

– Öyle mi? Peki bizimkiler buna ne diyor? Bu konuyla ilgili bir mesele, zannımca, henüz gündeme gelmedi hükûmette. Parlemento da yeni, daha suskun…

– Bilesin Asker Bey. Bunu sana ben söylüyorum. Bolşevikler er geç buraları geri alacaklar. Rusya’da herkes bunu konuşuyor. Öncelikle, diyorlar, hainleri kovalım, beyazları yok edelim, sonra çarın topraklarını geri alalım. Gelecekler buralara kadar. Hele, Allah etmesin, İran’a da geçmesinler, inşallah. Ama bilmek mümkün mü? Bir de bakarsın oraya da geçerler… Ah, oh…

– Geçmezler. İran ne zamandan beri onların oldu? Buralara da… Ne diyeyim vallahi, yani bunlar buraları hemen gelip almak mı isterler? Bizim hükûmet günden güne güçleniyor. Süleyman diyor ki Avrupa ile yeni yeni antlaşmalar hazırlıyorlar.

– Ne diyeyim? Ben işittiğimi söylüyorum. Öyle ki beyazların ordusu gelip Kafkasya’nın orta yerine oturmuş. Tehdit ediyorlar buraları. Sen her durumda işini akıllıca yürüt. Asker Bey, sana bir tavsiyem var. 

Meşhedî’nin ne söyleyeceği Asker Bey’in içine doğdu. Onunla her görüştüğünde bu tavsiyeyi Meşhedî’den işitiyordu. Meşhedî onu İran’a çağırıyordu. Sürekli gelmesini tavsiye ediyordu. Ticaretini onun ticaretiyle birleştirmeyi teklif ediyordu.

– Asker Bey, sen benim aziz dostumun, can parçası kardeşimin yadigârısın. Onun ruhuna ant olsun ki ben bu işlerin burada bir sonunu göremiyorum. Er veya geç, gelecekler bunlar, oğul. Gelmemeleri mümkün değil. Hatıralarında bu topraklar kalmıştır. Petrolün kokusuna gelecekler. İran’da ise emniyet hüküm sürüyor. Hükûmet var, şah var. Malına mülküne dokunulmaz. Doğru, sizinkiler biz İranlı tüccarlara engeller çıkarıyorlar, buradan Ruıset’e uzanan ticaretimize yeni vergiler koyuyorlar. Ama bu da geçer. Ne vakittir sana söylüyorum. Taşı dök eteğinden. Gel, göç eyle, gidelim İsfahan’a. Mülklerimden birinde canının istediği kadar otur. Hangisini beğenirsen sana fedadır. Ticaretini kur. İstersen benimle kur, istersen tek başına kur. Yabancılarla irtibata yeniden geç. Fransa ile bütün irtibatların benim boynuma. Amerika’ya kadar sözüm ulaşır. Bilirsin ki benim bir evladım yok. Sen benim evladım ol, oğul. Ben ölüp gittikten sonra malım da mülküm de senin olsun. Bak, rahmetli Secdeli’nin kendisi burada değil ama ruhu buradadır. Ant olsun bizi yaratan Allah’a…

– Meşhedî, Meşhedî… Biliyorum, biliyorum ki bütün bunları samimiyetle söylüyorsun, biliyorum. Sen bana rahmetli babamın emanetisin. Amcamsın benim. Ama düşünmem lazım. Üstelik bu kararı ben tek başıma veremem. Evdekilerle de istişare etmem lazım.

– Öyle olsun. Yap istişareni. Ben daha dört beş gün buradayım. Bana kararını söyle ki ben de gideyim, oralarda senin gelişin için kendim önden hazırlıklar yapayım. Vallahi gel, billahi gel. Buraların sonu yok. Her neyin varsa alırlar elinden, bunların Allah’ı yok, imanı yok. İnsanın, Allah korusun, canını da yok yere alırlar, yok yere. Ben, vallahi, göreceğimi gördüm.

Asker Bey düşünceye daldı. Bu defa Meşhedî’nin sözlerini ciddiye almamak elinde değildi. Hadiseler hiç de iç açıcı bir istikamette cereyan etmiyordu. Rusya’dan gelen haberler günden güne kötüleşiyordu. Her akıllı adam için aşikârdı ki Rusya’da meydana gelen hadiseler hoşa gidecek cinsten değildi. Bunu gazeteler de söylüyordu, bunu gidip gelenler de söylüyordu. Asker Bey her şeyden önce karısı Gülçehre Hanım’la konuşmalı, sonra avukat dostu Süleyman’dan fikir almalı, daha sonra ciddi bir karar vermeliydi. Asker Bey yüzünü Meşhedî Cabbar’a döndü:

– Meşhedî, senden ricam şu ki bana üç gün mühlet ver. En geç üç gün sonra senin yanına gelip fikrimi söylerim. Sanırım geç olmaz, ne dersin?

– Geç olmaz gözümün nuru, geç olmaz. Bekleyeceğim. Haydi bana müsaade, beni artık azat et. Hoşça kal Asker Bey, Allah’a emanet ol…

Meşhedî Cabbar çayını içip bitirdi, bardağı edeple sofraya bıraktı ve ellerini yere dayanak edip kuş gibi ayağa kalktı. Asker Bey de oturduğu yerden ayağa fırladı. Birbirleriyle kucaklaşarak misafir odasından çıktılar. Kulu içeri girip kap kacağı toplamaya başladı.

Gülçehre Hanım öğle yemeği zamanı Asker Bey’i evde görünce şaşırsa da bunu belli etmedi. Genellikle öğle yemeğini Asker Bey çarşıdaki dükkânında yerdi. Bugün böyle olmayacağını ise Gülçehre Hanım’a hiç haber de vermemişti. Gülçehre Hanım henüz bilmiyordu ki Asker Bey bugün sabahtan beri evden çıkmamıştır. Bunu yemek bitince Telli’den öğrendi. Endişeye kapıldı.

 Gülçehre Hanım öğle yemeğinden sonra kocasının ricası ile çalışma odasına geldi. Kocasını düşünceli gördü.

– Asker Bey, daha şimdi öğrendim ki bugün evden dışarı çıkmamışsın. Gözümün ışığı, hayır mı? Kendini nasıl hissediyorsun?

–  “Bir şeyim yok. Telaşlanma. Meşhedî Cabbar gelmişti. Onunla sohbet ettim.” Asker Bey sesine emin bir ifade vermeye çalıştı. Ama Gülçehre Hanım buna kanmadı:

– “Yok, yok, beni kandırmaya çalışma. Eğer bir şeyin yoksa o zaman keyifsizsin?” Gülçehre Hanım’ın sesindeki rahatsızlık biraz daha arttı. Kocasının dediklerine inanmadı.

Asker Ağa karısını iyi tanıyordu. Biliyordu ki onun sezgilerini yanıltamayacak. Ona ancak hakikati söylemesi doğru olacak. Gülçehre Hanım meselenin özünü öğrenmeden vazgeçmez. Bunun için de doğrudan sadede gelmesi gerek. Asker Bey konuştu:

– Tamam, tamam, anlaşıldı, senin de gözünden bir şey kaçmıyor. O zaman bana dikkatle kulak ver, canımın içi, seninle konuşmam gereken önemli bir mesele var.

– Kulağım sende, buyur.

Asker Bey ne zaman bir zorlukla karşılaşsa hep bir çıkış yolu bulmak için canıgönülden sevdiği karısına döner, onun dediğine uyar, neticenin uygun olacağından en baştan emin olurdu. Şimdi de biliyordu ki Gülçehre Hanım doğuştan gelen yeteneğiyle, bütün ruhu ile doğruluk ve temizlik istikametine yönelecek ve ona yine yegâne hakiki yolu bulmakta yardım edecektir. Onlar ikisi birlikte bu zorluğun da üstesinden gelecekler.

– Gülçehre, canımın içi, hayatım, ülkenin vaziyeti git gide kötüleşiyor. Yok, yok, telaşlanma. Öyle bir şey yok. Daha doğrusu şöyle ki Meşhedî Cabbar’ın söylediğine göre Rusya’da vaziyet karışmış. İnsanlar birbirlerini yiyorlar. Kendisi Rusya’dan iki gün önce dönüp gelmiş. Onun dediğine göre Ruslar burayı yine işgal edecekler. Bizim buralarda kalmamız, geleceğimiz, hayatımız söz konusu. Kısacası, Meşhedî bizi İran’a çağırıyor.

– Her zamanki gibi…

– Evet, her zamanki gibi. Ama bu defa, bence, onun sözlerine cidden kulak vermek gerek. Sanki, içimden bir ses bana diyor ki Meşhedî’yi dinle.

– Ben sana bir şey söyleyeyim mi?

– Söyle, canımın içi.

– Gözümün ışığı, benim de içimdeki ses bana hiçbir yere kıpırdamamamızı söylüyor. Yine evimizde, yurdumuzda kalalım. Gideceksek de doğruca Fransa’ya gidelim. Oralar şimdi sakindir. Savaş da gelip geçti.

– Fransa senin için ikinci bir vatan bir gibidir.

– Evet, dillerini biliyorum, sana da öğretirim. Fransa güzeldir… Ama gözümün nuru, önce iyice bir düşünelim. O kadar işittik ki bu şekilde korkunç sözleri. Gel, hiçbir yere gitmeyelim. Buradaki rahatımızı niye verelim yellere?

– “Ama şerri hesaba katmazsan hayır gelmez, derler.” Asker Bey son direnişini yaptı.

– Derler, doğru. Ne şer diyelim ne hayır. Allah ne diyorsa onu diyelim.

– Pek, o zaman söyle bakalım, Allah ne diyor?

– Bilmiyorum. Belki Süleyman’la istişare etmelisin. O dış işlerini iyi bilir. 

– Edeceğim. Senden sonra onunla da görüşüp konuşacağım. Bir bilsen Rusya’da neler olmuş? O zaman böyle rahat olmazdın.

– Tahmin edebiliyorum, gözümün ışığı. Belki sen şöyle yapmalısın! İçin rahat olsun diye Meşhedî’nin peşinden İran’a git, ihtiyaç hâlinde gideceğimiz yeri yurdu önceden görüp tanı. O şekilde bir ev al…

Asker Bey canlandı. Sanki aradığını bulup ona vermişlerdi.

– “Bak, aklı başında tavsiye dediğin işte budur.” Asker Bey sanki hayata döndü. “Doğru söylüyorsun, canımın içi. Ben Meşhedî ile birlikte olmasa da sonradan onun peşinden gideyim de aniden yolumuz o tarafa düşerse gidip rahatça bir yere yerleşebilelim. Çok doğru söylüyorsun.

Asker Bey derinden ve rahat bir nefes aldı. Bu belirsizlik ortamında bundan daha akıllıca bir adım atmak mümkün değildi. Meşhedî’nin peşinden İran’a gider, kendilerine göre bir ev bakar, belki de parasını verip alır, hayat şartlarını görür, kendi ticaret şirketini orada kurmaya çalışır, işin önceden yarısını görmüş olur. Eğer Meşhedî’nin Rusya ile ilgili dedikleri doğru çıkmazsa ve onların buralardan göç etmesine ihtiyaç kalmazsa İran’da onun ticaret şirketinin bir şubesinin daha açılmasının hiç kimseye zararı olmaz. Bugün yarın Süleyman’la görüşüp bu konuda konuşmak lazım.

– Canım ciğerim, peki senin için buradan oralara gitmek, yeni bir yere yerleşmek zor olmayacak mı?

– Olmayacak, gözümün ışığı. Sen neredeysen ben orada senin ayaklarının altında ölmek isterim. Senin gölgen neredeyse orası benim için cennet olur.

Asker Bey gözlerinin yaşardığını fark etti. Konuyu değiştirdi:

– Biliyor musun, o gün Kulu bana ne diyor?

– Ne diyor, gözümün ışığı?

Asker Bey anlattı, Gülçehre Hanım güldü. Gülçehre Hanım anlattı, Asker Bey güldü. Zaman böylece geçip gitti.

Ertesi gün akşama doğru yağmur çiselemeye başladı. Asker Bey valilik bahçesinin içinden geçip Cumhuriyet Caddesi’ne çıktı. Biraz daha ilerleyip sola döndü. Sağdan gelen arabadan indi ve yukarıya doğru cadde boyunca yürüdü. Sonunda bir binanın önünde durdu. Burası dostu Süleyman’ın avukatlık bürosuydu. Elini uzatıp kapının ziline bastı. Kapıyı aziz dostu Süleyman kendisi açtı. Gözleri sevinçle parlamıştı:

– “Sen yolunu mu kaybettin, birader? Geç, geç içeri. Hoş geldin, sefalar… ama galiba hiçbir şey getirmemişsin.” Süleyman’ın şuh sesi ve kahkahası etrafı kapladı.

İkinci kata, Süleyman’ın ofisine çıktılar.

– “Seni işinden gücünden ettim. Türk kardeşlerimizin dediği gibi kusura bakma…” Asker Bey söze böyle başladı.

– Katiyen. Eve gel dedim, hayır dedin. Bil ki Asya sana kırıldı. Gülçehre’yi de alıp bize gelseniz ne olurdu… Çoktandır kızlar da birbirlerini görmüyorlar. 

– Onu da yaparız. Ay çok, yıl çok, hafta çok…

Süleyman dostunu iyi tanıyordu. Biliyordu ki eğer Asker Bey eve değil de ofise, hem de tek başına gelmeyi tercih etmişse demek ki onu rahatsız eden bir şey var. O yüzden de Asker’in ofiste görüşme teklifini getiren Kulu’ya fazladan bir şey söylemedi, sadece Asker Bey’in söylediği vakti onayladı.

Asker Bey doğrudan konuya girdi:

– Süleyman, seninle olan dostluğumuza nasıl değer verdiğimi biliyorsun. Ama bana öyle geliyor ki bizim birbirimizden ayrılma vakti yaklaşıyor.

– Hiçbir şey anlamıyorum. Niye birader?

– Elimizde olmayan sebeplerden dolayı…

– Nooldu, Allah aşkına, uzatma bakayım. Dur, dur, bekle, ben buldum ne olduğunu. İstersen sana söyleyeyim ne olduğunu. Meşhedî Cabbar senin yanına geldi, değil mi?

Asker Bey’in şaşkınlıktan gözleri açıldı. Süleyman onun bu hâlini görünce yine kahkahasını dizginleyemedi. Onun şakrak sesi yine bütün ofisi kapladı. Süleyman Asker Bey’i şaşırtmayı çok severdi. Sanki küçük bir çocuğa illüzyon gösterip şaşırtmak gibiydi. Bu onu çok eğlendiriyordu.

– “Bekle, bekle.” Süleyman Bey gülüşünü güçlükle tuttu. “Bunu da söyleyeceğim. Yine bu adam seni İran’a mı çağırıyor?

– “Bu daha da güzel oldu.” Asker Bey başını salladı.

– Hmmm… Dur bakayım, ne dedi sana?

– “Süleyman, canım, sen bütün bunları nereden biliyorsun? Meşhedî’yi gördün mü?” Asker Bey samimi şaşkınlığını hiçbir şekilde gizleyemiyordu.

– Allah canımı alsın, canımı alsın görmedim.

Asker Bey nereden bilecekti ki dün Kulu’yu Süleyman’ın yanına gönderdiğinde Süleyman da Kulu’dan eve kimin gelip gittiğine dair haber aldı. Hatta kendi kendine Meşhedî Cabbar’ın Asker Bey’e Rusya’daki son hadiseler hakkında kötü haberler verdiği sonucuna ulaştı. Sonunda da nasılsa, hep bunu yapıyor, Asker Bey’i İran’a kendisiyle birlikte götürmeyi teklif etti. İki artı iki, eşittir dört. Süleyman Bey’i bu kadar mutlu eden ise Asker Bey’in bu basit, sıradan şeyleri dikkatinden kaçırması, onlara önem vermemesi, neticede, Süleyman’ı çok akıllı, bilge, hatta biraz da sihirbaz ve en azından hilekâr biri olarak tanımasıydı.

– Birader, sen de iyice safmışsın ya… Söyle bakalım, Kulu’yu dün bize gönderdin mi?

– Gönderdim. Ne olmuş ki?

– O olmuş ki Meşhedî’nin size geldiğini bir saniye içinde haber verdi. Meşhedî de seni sürekli İran’a davet etmiyor mu? Ediyor.

– Ah sen, Süleyman sen nasıl hilekâr biriymişsin…

Asker Bey böyle basit bir meseleyi niçin en baştan anlamadığını nihayet idrak edince canı sıkıldı. Süleyman onun bu hâlini görerek daha ileri gitmedi ve konuyu değiştirdi.

– Sana çay mı söyleyeyim, yoksa kahve mi içeceksin?

– Çay içerim.

– “Asya!” Süleyman Bey sesini kapıdan tarafa yükseltti. “Duyuyor musun bizi? Asker kardeşin çay içiyor.

Diğer odadan Asya’nın sesi geldi:

– Duyuyorum, duyuyorum. Hemen geldiiim.

Asya Süleyman Bey’in karısıydı. Bugün onun da şirkette olmasının sebebi Asker Bey’in belki Gülçehre’yi de beraberinde getirmesi ihtimaliydi. Asya ile Gülçehre Hanım amca kızıydılar. Düğünleri de birlikte olmuştu. Bu düğün hadisesinin ilginç bir tarihçesi vardı. Bakü’de herkes birbirine anlatıp içtenlikle gülerdi. Süleyman Asker Bey’in evliliğine vesile olmamış mıydı, olmuştu. Asker’in eline arşın verip Bakü avlularına göndermemiş miydi, göndermişti. O da kızı önce görüp beğenmiş, sonra da evlenmişti.

Asya elinde fincan tepsisi, arkasında hizmetçi Nisa, o da elinde küçük semaver odaya girdiler.

– “Hoş geldin, enişte, sefa getirdin. Peki, bacımı niye getirmedin?” Asya her zamanki gibi Asker Bey’i güler yüzle karşıladı.

– “Günün hoş olsun, Asya. Vallahi acele oldu. Dükkândan tek başıma geldim. Sana borcum olsun. Gelecek sefer mutlaka!” Asker Bey söz verdi.

– “Evde her şey yolunda mı?” Asya fincan tepsisini masanın üstüne koyarak çayları çekti ve sorusuna cevap beklemeden: 

– “Bak, enişte, bekliyorum. Sen bana borçlu kaldın, bilesin.” deyip odadan çıktı, Nisa da onun arkasından…

Çaylar sıcaktı. İkisi de çayları fincandan tabaklara süzdüler, birbirlerine alttan alttan baka baka höpürdeterek içmeye başladılar. 

Konuşmaları uzun sürmedi. Süleyman meselenin ciddiyetini anında anlayıp şakayı bıraktı bir yana ve Asker Bey’e şöyle dedi:

– Birader, mesele hakikaten, Meşhedî’nin dediği gibidir. Rusya’da ihtilal hâlâ devam ediyor. Bolşevikler her şeyi almışlar ellerine. Orada Bolşevikler var, kızıllar, beyazlar var, onların kendi aralarındaki hâkimiyet mücadelesi almış başını gidiyor. Yabancılar da istiyorlar ki Rusya parçalansın. İhtilal yavaş yavaş artık bir iç savaşa dönüştü. Bunlar birbirlerini kırdıkça kıracaklar. Beyazların generali Denikin gelip Vladikavkas’ı almış, bizi tehdit ediyor. Bolşevik Bakan Çiçerin de bu taraftan diyor ki katılın bize, Denikin’e karşı çıkın. Bunların eli katliama alıştı, kıra kıra devam edecekler, bunlar için kırdıklarının kim olduğu fark etmez, kendilerinden veya başkaları… Onların liderleri bu katliamı bize yöneltebilirler. Burada Meşhedî doğru söylüyor. Düşünmek lazım. Fikrin nedir?

– Vallahi, kesin bir fikrim yok henüz. Gülçehre’nin de ağzını aradım, seninle istişare etmemi söyledi. Diyorum ki Süleyman, belki de gideyim Meşhedî’nin yanına, İran’a, bir tür keşif için… Bakayım, göreyim oralarda ne var ne yok, ben orada kendi işimi kurabilir miyim, yoksa…

– “Bak, bu doğru bir karar.” Süleyman hemen bu fikri destekledi. “Git, bir gör, bak, değerlendir. Göç her zaman mümkün. Yerini yurdunu hazırla. Bolşevikler buraya ne zaman gelir, onu Allah bilir.

– Peki, siz milletvekili olarak ne yapacaksınız Ruslar geldiğinde? Karşılarına çıkamayacak mısınız?

– Birader, coşkun ve deli bir dağ selinin karşısında küçücük bir kuzu ne yapabilir? Biz de onu yapacağız?

– Hiç ümit yok mu diyorsun?

– “Bunu sana söylüyorum. Başka hiç kimseye bunu demem.” Süleyman ciddi bir tavır takındı. “Birader, beyazlarla kızılların arasında kaldık. Gelirlerse hiç ümit yok.

Asker Bey gitmek için ayağa kalktığında sokakta yağmur artık yağıp dinmişti. Asker Bey Süleyman’la vedalaşıp evden çıktı. Araba durdurmayıp yaya gitmeye karar verdi. Denizden esen poyrazın temiz nefesini ciğerlerine çeke çeke Asker Bey yol boyu İran’a ne zaman gideceğini, Meşhedî Cabbar’a katılıp onunla mı yoksa ondan bir iki gün sonra mı yola çıkacağını düşündü. Ama gitmeye artık kesin kararlıydı. Eve vardığında Süleyman’la aralarındaki konuşmaları olduğu gibi Gülçehre Hanım’a anlattı. Gülçehre Hanım ona dedi ki:

– Bir iki gün bekle, sonra git. Onunla gidersen Meşhedî yol boyunca senin aklını öyle çeler ki İran’a vardığınızda sen artık başlarsın onun gibi düşünmeye. Hâlbuki orada senin her meseleye dair kendi değerlendirmen olmalıdır. Bunu unutma!

Aradan bir yıl ve birkaç ay geçti. Bu iki sevgili için İran da vatan olmadı, sadece gurbet oldu. Günlerden bir gün Asker Bey Gülçehre’yi İran’dan Fransa’ya gönderdi. Kulu ile Telli’yi de yanına kattı. Gülçehre Hanım ne kadar ağlayıp sızlasa da olmadı, Asker Bey onunla birlikte gitmedi. Vatanına, geride kalan malını mülkünü satmak için Bakü’ye döndü. Bunları yaptıktan sonra niyeti Türkiye’ye geçmek ve artık Türkiye’ye yerleşen dostu Süleyman’ın yardımıyla İstanbul’dan Marsilya’ya doğru vapurla yala çıkmaktı. Ama mümkün olmadı. Rus orduları Bakü’yü işgal etti. Bu işgalden sadece iki gün önce gizlice Bakü’ye gelen Asker Bey şehirden geri çıkamadı. Bir gece Rus askerleri Asker Bey’in evine doluştular. O, evde yalnızdı. Askerler onu yakalayıp Bayıl’daki hapishaneye götürdüler. Evine “tutuklama” koydular. Sonra mahkeme oldu. Onu işçi ve köylülerin kanını içen bir asalak olarak Sibirya’ya sürgün ettiler. Daha sonra Asker Bey yaşlanmaya başladı. Saçları ağardı, dişleri döküldü. Artık geçmiş günleri güçlükle hatırına getiriyordu. Fransa’nın Marsilya şehrinde hâlâ daha hasretle onun yolunu gözleyen Gülçehre’yi Asker Bey hatırlamaya bile korkuyordu. Korkuyordu ki bir defa bile olsa, o hatıralar cereyanına kapılırsa artık oradan çıkamayacak. Hatırlarsa mahvolacak. O ise mahvolmak istemiyordu. Hiç istemiyordu. Ona yaşamak, yaşamak lazımdı. Bu niçin ona lazımdı, kendisi de bilmiyordu.

Günlerden bir gün hapishane alanına mahkûmlar için yeni bir film getirdiler. Soğuk bir sonbahar gecesiydi. Gardiyanlar mahkûmları film seyretmek için topluyorlardı.

Şişman yüzbaşı film gösterimi için ahıra benzer bir yere doldurulan mahkûm dizilerinin arasında gezerken sordu:

– Aranızda Azerbaycanlı var mı? Bu film Azerbaycan filmidir. Azerbaycanlı varsa geçsin ön sıraya…

Hiç kimseden ses çıkmadı. Hepsi birbirinin yüzüne melul melul bakarak yerlerinde kaldı. Işıklar söndü ve film gösterimi başladı.

Ahıra benzeyen bu yer buz gibi soğuktu. Filmi seyrederken oturduğu yerde büzülüp yumağa dönmüş olan Asker Bey’in gayriihtiyari gözünden iki damla yaş süzülüp yanağına yapışmıştı. Sanki burada geçen olayları o, bir zamanlar kendisi yaşamıştı. Buradaki insanların hepsi ona tanıdık geliyordu. Bak, bu Süleyman’dır, bu Kulu’dur, bu onun sevgili teyzesidir. Bu ise odur! Onun sevgilisi, onun biriciği, gözünün nuru… Acaba, o şimdi nerededir? Kendisine vatan bulabildi mi? Mutlu oldu mu? Mutlaka, mutlaka mutludur. Peki bu, bu ardı ardına şarkı söyleyen, güzel sesli, genç ama tombul adam kimdir? Adı da onun adıdır: Asker Bey. Olaylar da onun başından geçen olaylardır. Arşın mal satıcısı olarak avlu avlu gezip kız görüp seçmek fikri ise Süleyman’dan gelmişti. Aynı günde onların ve Süleymangilin düğünleri oldu, bu da filmde gösterildi. Kız kaçırma, bu da olmuştu. Gülçehre ve Asker olayı o zaman bütün Bakü’de dilden dile geziyordu. Diyorlardı ki Üzeyir Bey bile bu olayı yazmak istiyor. Bu gürültü neydi? Sokakta savaşçılık oynayan çocukların çığlıklarını ancak Kulu kesebilir. Nerede bu Kulu? Bazen bu adam, sırra kadem basıp çekilir göğe, yok olur. Aman Allah’ım, yani bu kadar kolay mıymış bu…

Film bitti. Herkes doyasıya gülüştü ve mahkûmlar birer birer, ikişer ikişer dağılmaya başladılar. Bir yerlerden sızan zayıf ışık parçası son kez sönmeden önce şişman yüzbaşı mahkûmların oturduğu sıralara bakıp ahıra benzeyen bu yerde kimsenin kalmadığından emin olmak istedi ama gördü ki bir kişi hâlâ daha arka sıradaki yerinde hareketsiz, yalnız ve ıssız oturmuş, kıpırdamıyor.

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 201. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 201. Sayı