HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
Aralıktı. Mevsim karı ve soğuğu çağırmasına rağmen havada hiçbirinden eser yoktu. Her yer güneşliydi. Bahçedeki günebakan çiçeklerinin yer aldığı o köşe, tomurcuklanmaya gönlü varmış gibi başını göğe kaldırmıştı.
Yine erkenden kalkmış, dolabımdan en sevdiğim bardağımı elime almış, kahvemle pencerenin önüne geçmiştim. Ruhumu dinlendirmekteydim. Çiçekli beyaz perdem, annemden kalanların hatırasını her sabah gözlerime değdiği gibi hatırlatmaktaydı. Saatim 10’a beş kala kapı çaldı. Gelen Naciye idi. İçeriye sessiz ve sakince girdi. Eskiden olduğu gibi kareli yeşil elbisesini giymişti. Saçları parlak ve dalgalıydı.
Bunca gürültü yapmayı ve girdiği her yerde sesiyle varlığını duyurmaya çalışan insan seli arasında, o bu kalabalığa katılmak istememenin sessiz direnişini veriyordu. Yine yeşil, yıllara meydan okuyan çantasını da yanında getirmişti. Yılları geride bırakmıştık ancak o çanta bizde çocukluğumuzu hatırlatan bir sembol olup çıkmıştı. Basit bir işi yaparken; beş altı kez aynı şeyi kontrol etmesini ise hep garip bulurdum.
‒ Yıllar o huyunu değiştirmiş midir?
Ben bunları düşünürken o eskiden olduğu gibi her zamanki köşesine geçti. Çayı sevdiğini bildiğimden koltuğa oturmasıyla:
‒ Çay getireyim mi?
‒ Olur, ama her zamankinden olsun, demişti.
Onun için başka güzel desenli bir bardak seçimi için saniyelerce dolabın karşısında yüzümü bir o yana bir bu yana yönlendirdim ve en sonunda yeşil renkte olanı elime aldım. Çay on dakikadır ocaktaydı ve odada, ocaktaki çaydanlığın çıkardığı sesin haricinde çıt çıkmıyordu. Bardağa çayı doldurduktan sonra, çayın içine beş şeker ekledim. Bu hâlimi, onun sözü bozdu:
‒ Eşyaların yine yerli yerinde. Eşimin ölümünden sonra ben eşyalarımı hiç dolaba koymam, onlar hep bavulda durur, dedi ve etrafı süzmeye devam etti.
Onun bakışlarını görmezden gelerek sözüne takıldım:
‒ İnsanın evinde dolabı olmaz mı hiç?
‒ Ben böyle şeylere önem vermem. Hayatım hep oradan oraya gitmekle geçti, biliyorsun. O yüzdendir belki, hep gidecekmişim gibi hazırlıklı dururum.
Böyle dediğinde zihnimde düşünceler hareketli bir şekilde dönmeye başlamıştı. Bir soru gidip yerini diğerine bırakıyordu. O, bu hayatta gördüğüm en ilginç insandı. Bu halleri, ona duyduğum saygıyı artırıyordu.
‒ Evet, onu fark ettim. Eşyalara gerçekten kıymet vermiyorsun. Bir Müslüman’ın az eşya ile yaşaması gerektiği gibi, hayatını da öyle yaşamaya and içmiş gibisin.
Bana hayatında ilk defa onu anlayan bir insana denk gelmiş gibi merhamet dolu gözlerle baktı. Yüzünün her kıvrımını dikkatlice inceledim. Eskiden bir elbisesini yıkar, diğerini giyerdi. Her zaman tertemiz, gösterişten uzaktı. Rabbim yüzüne nur vermişti. Gözlerine merhamet, utandığında yanaklarına pembelik… Yıllar geçmişti. Ama onda bunların hiçbirinin eseri yoktu demek haksızlık olurdu; her şey hâlâ tazeydi. Yalnızca göz kenarlarında kendini ele veren çizgiler vardı. Nasıl olduysa, hareketlerinde bir değişiklik sezdim. Tahammülü azalmış, hiçbir şey için bekleyemez olmuştu.
Masanın üstündeki vazoyu kaldırmaya çalışırken, elimdeki vazoyu görmesine rağmen koluma sertçe çarptı. Vazo bir anda yere düştü ve bin bir parçaya ayrıldı. O ise bir özür bile dilemeden sallana sallana yandaki koltuğa geçti. Vazo yerde sessizdi ama her parçası kırılmıştı. Olduğum yerde kalmış, gözlerimi vazoya dikmiştim. Dudak kenarlarım büzüşmüş, gözlerim büyümüştü. O ise tavana bakıyor, ellerinin titremesini fark etmeden hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
İnsan kendine sormadan edemiyordu. Sorular soruları çağırıyordu:
‒ İyi bir insan, başka birinin üzülmesine nasıl bu kadar tepkisiz kalabilirdi? İyi insan kime denirdi? Elinden ve dilinden zarar görülmeyen değil miydi iyi dediğimiz?
Zihnimde bu sorular dönüp dururken aklımın bir köşesinde birçok anı belirdi. Bir seferinde çay içerken, o eski ruhlu masanın köşesinde durup:
‒ Kitaplarımın altını çizmeye gönlüm razı değil, demişti.
Ama bugüne kadar benim uğradığım haksızlıklara hiç sesi çıkmamıştı. Bir kitabına ihtiyacım olsa; asla vermeye yanaşmazdı. Şimdi ise eşimin bana hediyesi olan vazoyu kırmış ve hiçbir şey olmamış gibi oralı olmamıştı.
Eskiden kullanılmak için var olan eşyaya bile insan hükmünde değer verilirdi. Kitaplarının sayfa ucunu kırmaz, onları bir bebek gibi titizlikle korurdu. Kitaplar bu hayatta onun tek vazgeçilmezi, belki de tek sığınağıydı. Oysa yaşadığı hayata bile bu hevesle tutunmamıştı. Naciye için insanın bu dünyadaki varlığı geçiciydi; kitaplar ve sözler kalıcıydı. Oysa bir kitabı kalıcı kılan sözcükleri doğuran yine bir insandı. Bunu unutmuştu. Kitapların sayfa ucunu bile kırmaya kıyamayan biri, beni kırmıştı. Bana her seferinde kıymıştı.
Vazonun parçalarının olduğu yere çömeldim ve geriye kalanları tek tek avuçladım Camın keskinliği elimi acıttı ama ses etmedim. O an anladım ki eşyalar kıymetlidir; fakat asıl kıymetli olan insandır. Eşya, insanın ona yüklediği değerle anlam kazanır. Yeni bir vazo alabilirdim ama onun davranışlarıyla kırılan şeyi eskisi gibi yerine koymak artık mümkün değildi. Bahçedeki günebakanlar hâlâ güneşe bakıyordu. Ben ise ilk defa yüzümü ondan çeviriyordum.
Günebakan çiçeklerini çocukken birlikte ekmiştik.
(AYB Balkanlar Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Mart 2026)