Güneş’in Tüyü


 01 Mayıs 2026

Güneşin Tüyü

Muhittin Şimşek

Ayşe.

İki erkek çocuktan sonra Allah’ın ailesine lütfu. Aslında hiç de düşünülmeyen bir zamanda doğmuştu. Küçük abisi ile arasında on üç yaş fark vardı. Ailenin bu küçük bireyi anne babasının ve abilerinin maskotu olmuştu adeta. Eve neşe gelmiş. Baba işten gelir gelmez Ayşe’siyle, abiler okuldan gelince kardeşleriyle oynamaya, ona olmaz hediyeler alarak gönlünü hoş tutmaya çalışıyorlardı. Her anını, her halini videoya alıp, sonra kendi çektikleri kısa filmleri ailece seyredip gülüşüyorlardı. Ev, bu minik yavrunun etrafında dönüyor, her şey ona göre ayarlanıyordu.

Ancak rutin bebek kontrollerinde doktoru, Ayşecik’in alerjik bir bünyeye sahip olduğunu, doğal eşyalar dışında nesnelere temas etmemesinin, halıların kaldırılmasının, evin her zaman havalandırılmasının gerektiğini söylemişti. Bu nedenle ev, ona göre yeniden tasarlanmıştı. Halılar kaldırılmış, giysileri, oyuncakları hatta emziği bile ona göre seçiliyordu. Büyüyünce geçecekti ama en azından büyüyünceye kadar ev halkı da bu yeni duruma alışacaktı. Alıştılar da. Çok bir problem yoktu. Tek sorun, çarşıda pazarda ya da misafirlikte gördüğü renkli şeylere her bebek gibi ilgi gösterdiğinden anlatmak güç oluyordu, ama biraz ağladıktan sonra da isteğini unutuyordu. 

Doğrusu bebeklerin bu hallerine bayılıyorum. Bir şey için ağlarken başka bir şey gösterildiğinde öncekini unutup, diğeri ile ilgilenmesi harika bir duygu. Bazen düşünüyorum da acaba büyükler de bebekler gibi kalabilseydi dünya nasıl olurdu diye. Her neyse Ayşe’ye dönelim.

Ayşe’nin bu halinden -doğal olarak- en çok anne müşteki idi. Onun hassasiyetinin evin diğer fertlerinde olmaması zaman zaman evde krize neden oluyordu. Çünkü çok iyi niyetlerle bebeğin isteğini anneden gizli alıp, bebeğin mutluluğunu sağlamalarının ceremesini anne çekiyordu. 

Evin neşesi bu güzel yavrunun sabahları herkesten erken uyanıp kendi dilince çıkardığı sesler, ne dediği anlaşılmayan konuşmalar, evdekilerin en mutlu anları idi. Hatta oğlanlar erken uyanmaktan hoşlanmamalarına rağmen Ayşe’nin bu halini kayıt etmek için erkenden koşup onu izliyorlardı. 

Annesinin bütün anı onunla ilgili, onun iyi beslenmesinin yanı sıra ona renkli çocuk kitaplarından masallar anlatıyordu. “Yahu el kadar bebek ne anlasın masaldan?” dense de, daha evvel iki çocuk büyütmüş anne, çocukların anlayışlarının sandığımızdan daha geniş olduğunu biliyordu.

Ayşe biraz ele avuca gelip de, pat çat konuşmaya, hatta gelişimin bir parçası olan “Bu ne? Bu ne?” diye sorular sormaya başlayınca belli ki gündüzleri annesini epey yoruyordu ki, ev ahalisi akşam gelir gelmez nöbeti onlar devralıyordu. Tam uyku zamanında ise “Baba. Massa, baba massa..” diye babasını masal anlatmaya davet ediyordu.

***

Ayşe paytak paytak yürümeye başlamış, evde oturmak istemiyor, sürekli dışarıda oynamak istiyordu. Bir gün evlerinin yakınındaki alışveriş merkezinde gezerlerken annesinin eteğinden çekiştirmeye başlar. “Anne bak, anne bak…” bu kısa kelimeleri sürekli tekrarlayarak annesinin dikkatini çekmeye çalışır, oralı olmayan annesini istediği yere götürmek için son silahına sarılır, ağlamaya başlar. Minik işaret parmağı hedefi göstermektedir. Gösterdiği şey modern dilde “petshop” yani evcil hayvanların satışının yapıldığı bir dükkan. Dükkanın önünde kafeslerin içindeki rengarenk muhabbet kuşları. Annesi o tarafa -mecburen- yönelince ağlamayı birden kesti, diğer elini de annesinden kurtardı ellerini çırparak o tarafa koşmaya başladı. 

  • Anne bu ne, anne bu ne?
  • Kuş yavrum.
  • Anne kus?
  • Evet kızım kuş.

Elini kafese sokmak isterken annesi tuttu elini. “Bu, bu, bu…” diyerek kuşu almak istediğini ifade etti. Annesi onun anlayacağı dilden “Ama o bizim değil. Olmaz. Sonra annesi üzülür” dese de kar etmiyordu. Annesi kucağına aldı. Gideceklerini öğrenince silahını çıkardı. Ama nasıl silah. Yer gök inliyordu.  Onca insanın içinde utanan anne Ayşe’yi hem oradan uzaklaştırmaya hem de “Baban akşam gelsin söyleriz” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu. Çocuk bu, inandı. Ama dedim ya çabuk unutuyorlar ve hemen inanıyorlar. Eve döndüklerinde akşama kadar “Anne kus, anne kus…” diye tekrarlayıp durdu.

Babasının geldiğini zili üç kez çalmasından anlıyordu. Kapı üç kez çaldı. İlk koşan Ayşe oldu. Babasının ayakkabısını çıkarmasına izin vermeden itti. Kendini dışarı attı, yalın ayak. “Baba kus, baba kus” diye babasının çekiştirmeye başladı. Babası onu kucağına aldı, öptü. O sırada anne ile göz göze geldiler. 

  • Ne diyor bu?
  • Sorma, bugün muhabbet kuşlarını gördü. Eve getirene kadar ne halde kaldım Akşama kadar da “Kuş, kuş” deyip senin gelmeni bekledi.

Babası kucağında masum masun onları dinleyen Ayşe’ye baktı, çocuk usulca mırıldandı “Baba kus…”  Babası cebinden organik malzemelerden yapılmış bir bebek çıkardı verdi ona. Bebeği aldı ve fırladı mutfağa. “Şükür, ucuz atlattık dedi” anne. 

  • E, alalım bir kuş ne olur ki?
  • Delirdin mi? Bu çocuğun alerjisi var.
  • Ne olmuş ki sorarız doktora. İzin verirse alırız.

Doktoru aradılar. Almamalarının daha uygun olduğunu, ancak alacaklarsa da veterinerden ilaçlarını almalarını salık verdi.

Anne zinhar karşıydı. Fakat Ayşe’nin yatıp kalkıp “Kus, kus…” demesine dayanamayıp, aldılar.

Sarı renkli, göğsünün altında hafif bir mavilik olan çok güzel bir kuş. Ailenin yeni ferdi olarak, evin annesi önceleri surat astı ise de sonradan en çok o sever olmuştu. İlk iş olarak bu güzel kuşa bir isim bulmak lazımdı.  Ayşe’nin de kolay söyleyeceği bir isim buldular “Güneş”…

Ayşe’ye bıraksalar avucuna alıp, koynuna sokmak istiyordu. Oğlanlar, veteriner kontrolünü takip ediyor. Anne sürekli “Allah, Allah…” diyerek kuşa kısa kelimeler öğretmeye çalışıyordu. Doğrusu Güneş çok kabiliyetli çıkmıştı. Söylenen kelimeleri bir haftalık tekrarla söyleyebiliyordu.  Kısa zamanda “Allah, Allah” demeye başladı. “Aşkım, Annem” gibi kelimeleri de evin fertlerine göre tekrarlıyordu.

Neredeyse Ayşe’nin pabucu dama atılmış, varsa yoksa Güneş olmuştu evin maskotu. Kafesinin kapısı açık, istediği zaman girip yemini yiyor, suyunu içiyor, bütün gün köşe bucak uçuyor, sonra da perdenin bir ucunda pinekleyip duruyordu. Kapının zili çalar çalmaz kapıya doğru uçuyordu. Eğer evin fertlerinden birisi ise gelen, omzuna konup, kulaklarını tırtıklayıp, “aşkım, aşkım” diyerek o nereye giderse oraya gidiyordu. Yok eğer gelen yabancı birisi ise, hemen tekrar mekanına gidiyordu.

Ola ki onunla ilgilenilmezse, kafesine girip küsüyor, susuyor, öylece duruyordu. Ta ki birisi gelip ona “Aşkım, aşkım” deyip gönlünü alıncaya kadar. Küsmesi o dakika bitiyor, eski haline dönüyordu. 

En çok da Ayşe’yi seviyordu. Çünkü uyku hariç her an yanındaydı Ayşe. En çok da onun “Ayse, Ayse…” deyip bıkmadan, usanmadan defalarca tekrarlaması en çok hoşuna gidiyordu Ayşe’nin.

Haftada bir, Ayşe’nin zoruyla petshopa gidip, kuşa yeni oyuncaklar (salıncak, ayna, çıngırak, merdiven) alınıyordu. Garip bir şekilde sanki kendisine yeni şeyler alındığının farkındaymış gibi, o gün bir başka neşelenip, kafasını sallayarak “Aşkım, aşkım” ya da “Allah, Allah” diyerek sevincini, mutluluğunu dile getiriyordu.

Ev hali bu, mutlu anlar ya da sıkıntılı anlar olabiliyordu. Bu hayvancık, evin psikolojisine göre kendini konumlandırıyordu. Hatta bir keresinde evin annesi temizlik yaparken, pencereleri açmıştı da, neden sonra kuşun o odada olduğunu, koşa koşa odaya geldiğinde, kuşun kafesinin açık (genelde açıktı ya) kafeste kuşun olmadığını fark ettiğinde yüreği ağzına gelmişti. Neden sonra açık pencerenin olduğu tarafta perdenin arkasına gizlenmiş olduğunu gördüğünde çok sevinmişti. 

***

Zaman, en acımasız kavram.

Akıp gidiyor, durmuyordu.

Ayşe ilkokula başlamış, Güneş ile arasında tarifi mümkün olmayan dostluk ilerlemişti. Okuldan gelir gelmez Ayşe Güneş’e, Güneş Ayşe’ye adeta sarılıp, hasret gideriyorlardı. Eli kalem tutan Ayşe’nin odası Güneş’in resimleri ile dolmuş. Öğretmen “Evdeki fertleri sayınız” dediğinde ilk Güneş’i sayar olmuş, bir konu anlatın dendiğinde kahramanı Güneş olmuştu. 

Güneş hastalandığında Ayşe’de hastalanıyordu. 

Haa! Sahi unuttum. Bu arada Ayşe’nin alerjisinden eser kalmamış, sanki bu ikilinin birbirine olan sevgisi minik kıza şifa olmuştu.

Baba ve anne Ayşe-Güneş ikilisinin aşkından memnun idiler.  Merhamet, sevgi ve şefkat dolu yetişen yavruları onları ziyadesi ile mutlu ediyordu. Uzun yıllardır evin altıncı ferdi olarak, Güneş’siz bir an düşünemiyordu hane halkının her ferdi. 

Kuşun alınmaması için direnen anne gitmiş, yerine “Güneş’siz bir ev düşünemiyorum” diyen bir anne gelmişti. E, haklıydı da. Çünkü baba işe, oğlanlar ve Ayşe okula gidince Güneş ona yoldaş, sırdaş, arkadaş oluyor, adeta onunla dertleşiyorlardı. Bu arada Güneş’in kelime haznesi gelişmiş, daha birçok kelimeyi söyleyebilir hale gelmişti.

Bir gün akşam yemekten sonra çay içilirken Güneş, her zamanki gibi annenin başörtüsüne konmuş, kafasını sallayıp ötüşüp duruyordu. Bu onun mutlu olduğunu gösteriyordu. Anne elindeki bardağı bıraktı, kuşu avuçlarına aldı ve birden gözlerinden yaş süzüldü. Herkes şaşırmıştı. Evin babası, sebebini sorduğunda “Ayşe sen oda git” dedi anne. “Birkaç zamandır Güneş’te bir durgunluk hissediyorum. Bugün internetten araştırdım, muhabbet kuşlarının ömrü 5-8 yıl arası imiş. Güneş’in evimize geleli 7 seneyi geçmiş.” Başka bir şey diyemedi. Yazmasının bir kenarı ile göz yaşlarını sildi. Büyük oğlan atıldı “Deli olma annem. Ömrü tayin eden Allah’tır. Bizim garantimiz var mı ki yarına” dedi demesine ama kulağa kar suyu kaçmıştı bir kere. “Merak etme anneciğim. Yarın cumartesi, abimle veterinere götürürüz” dedi.

Öyle de yaptılar.

Veteriner işinin ehli idi. Ve Güneş’e yedi yıldır o bakıyordu. Avuçlarına aldı. Her zamanki gibi kursağından başlayarak muayene etmeye başladı. Tarttı hayvanı. Diğer odaya davet etti gençleri. “Güneş’in röntgenini çekeceğim” dedi. Hayret etti gençler, Ayşe de.. Veteriner çıkan röntgeni evirdi, çevirdi, ışığa tuttu “Evet. Tahminim doğru. Güneş’te karaciğer yağlanması var. Yaşı ilerleyen kuşlarda bu olur. Şimdi şunu bilin. Sizin bu hayvancığa çok bağlı olduğunuzu biliyorum. Bu kadar bağlanmak iyi değil. Travma yaşayabilirsiniz. Şimdi birkaç damla vereceğim. Karıştırıp suyuna damlatacaksınız. Ama şunu bilin ki, artık bir ayağınız hep burada olacak” Ortalık buz kesmişti.  Bu ne demekti? Her şey bir yana, onunla beraber büyüyen Ayşe’ye nasıl anlatacaklardı.

Gerçekten öyle oldu.

Ayda bir veterinere gidiyorlar, kontrol ettiriyorlardı. Fakat Güneş artık eskisi gibi neşeli değildi. Ağırlığı normal ağırlığının neredeyse bir buçuk katı olmuş, uçmaktan ziyade yürür hale gelmişti. Öyle kapının zili çalar çalmaz herkesten önce kapıya doğru uçuşmuyor, perdelere gizlenip oyun oynamıyor, “Aşkım, aşkım”, ya da “Allah, Allah” demiyordu. Onun bu hali, bütün hane halkını üzüyor, elbette babayı da çok üzüyordu.

Yine bir akşam otururlarken “Yarın güneşi Veteriner Fakültesine götüreceğim. Bir hoca arkadaşım var ona göstereceğim” dedi. Çünkü hayvancıkta nefes darlığı da başlamıştı. Fakültedeki hoca da aynı şeyi söyledi. Karaciğer yağlanması yaşlılığın belirtisi idi, nefes darlığı da öyle. Ameliyat edilmesi gerektiğini ancak, ameliyat sonrası başarı şansının az olduğunu, dolayısı ile bu şekilde rahatlatıcı tedavi uygulayacaklarını söylüyordu. Nefes darlığı için de oksijen takviyesi yapılacaktı.

Her geçen gün Güneş, ağırlaşıyordu.

Bazen eskisi gibi öttüğünde hane halkını sevinç kaplıyordu. Onun bu haline en çok Ayşe üzülüyor. Bazen gizli gizli ağladığını görüyorlardı. Evin eskisi gibi tadı kalmamıştı. Gözlerinin nuru Ayşe ile büyüyen Güneş, gözlerinin önünde avuçlarından kayıp gidiyor ve ellerinden bir şey gelmiyordu.

***

Bir ekim günüydü.

İşten dönen baba, Ayşe’yi ve anneyi ağlar görünce doğruca Güneş’in yanına gitti. Babayı gören hayvancık “Merak etmeyin” demek istercesine toparlanmaya çalıştı ama başaramadı. Nefes almakta güçlük çektiği için buhar verdi. Olmadı. Veterineri aradı, yerinde idi. “Kalk Ayşe” dedi. Kafesin üzerine bir bez örtüldü. Ayşe kucağına aldı, arabanın arka koltuğuna oturdu. “Babacım biraz yavaş gider misin? Güneş sarsılıyor.” Dedi ağlamaklı bir sesle.

Veteriner aldı yavruyu avuçlarına, gözlerine baktı babanın. “Ayşecik sen dışarı çıkar mısın?” dedi. Ayşe çıktı. Ayaklarını gösterdi kuşun. Parmaklarını yummuştu. Gözlerini açamıyor, gönünü içine çekmişti. “Bakın, bu yavru gidiyor. Yapacak hiçbir şey yok” dedi. Baba metanetli davranmaya çalışıyordu. “Bak hocam” dedi nemli gözlerle. “Eskiden birileri kuşumuz öldü, diye hüzünlendiğinde güler geçerdim. Ama çok, çok farklı birşeymiş…” diyebildi sadece. Gözlerini sildi. Dışarı çıktı. Ayşe ile göz göze geldi. “İyileşecekmiş kızım. Veteriner amca ilaç yazdı.” 

Arabaya bindiler. Ayşe arkada, kucağında kafes, kafeste Güneş. Beş yüz metre kadar gittiler. “Baba, baba.” Dedi Ayşe. “Güneş ölüyor” diye bağırdı. Durdurdu arabayı. Ardına baktı. Güneş düştü. Minik parmakları topak topak olmuştu. Ve Güneş son nefesini vermişti. Baba kız sarıldı. Ağladı, ağladılar…

 

***

Ayşe büyümüş kocaman bir kız olmuştu.

Telefonunun profil resmi Güneş’in resmi, odasında ilkokulda iken yaptığı çocuksu Güneş resimleri. Bunlar tamam da geçenlerde Ayşe’nin telefonun kılıfında sarı bir tüy gördü babası.

“Ayşe bu ne?” dedi.

Buğulandı Ayşe’nin gözleri.

“Güneş’in tüyü baba” diyebildi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 233. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 233. Sayı