HaftanınÇok Okunanları
Melek Erdem 1
NÜŞABE ARASLI 2
HİDAYET ORUÇOV 3
Emrah Yılmaz 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Burcu Aliyi 6
Kader Pekdemir 7
Yola çıkarken, bavulun içine sadece giysi koymaz insan; biraz da kendini koyar.
Bir avuç toprak, bir fotoğrafın kenarında sararmış bir yüz, annenin “üşürsün”
diye son anda içine bıraktığı yün çorap… Hepsi gider seninle.
Sonra bir bakarsın, valizin fermuarı kapanmaz; çünkü içine sığmaz memleket.
Tren hareket eder, camdan dışarı bakarsın.
Rayların sesi, kalbinin nabzına karışır.
Her istasyon, bir vedanın yankısı gibi geçip gider.
Gözünün ucundan bir çocuk el sallar, sanki senin geçmişin, senin küçüklüğün o elin içindedir.
O an anlarsın: Gurbet, sadece uzaklık değil, çocukluğunu geride bırakmanın adıdır.
Bir şehrin ortasında, yabancı bir çay ocağında oturursun.
Bardağın içindeki buhar, memleketine benzemez; o buharın kokusunda nane eksiktir, toprak eksiktir.
Ama yine de o sıcaklık, seni bir süreliğine avutabilir.
Çayı karıştırırken kaşığın sesi, annenin mutfakta tabak dizerken çıkardığı sese benzer.
O kadar küçük bir benzerlik, insanın göğsüne koca bir özlem gibi oturur.
Bir sabah yürürken, yoldan geçen eski bir araba seni ansızın yakalar.
Camından yükselen toz kokusu, sanki köy yollarını taşır burnuna.
O tozun içinde, bir yaz akşamı, kavrulmuş buğday kokusu gizlidir.
O an nefesini tutarsın, çünkü o koku geçince, hatıraların da dağılır havaya.
Gurbet, bazen bir kokuya, bazen bir sese, bazen de bir gölgeye saklanır.
Bir pazar yerinde duyduğun “abla” hitabında bile tanıdık bir sıcaklık ararsın.
Bulamazsın. Çünkü gurbet, insanın duyamadığı seslerin birikimidir.
Biriktikçe ağırlaşır, ağırlaştıkça kök salar.
O kökün yönü toprağa değil, gökyüzünedir artık.
Bir akşamüstü, otobüs terminalinde ışık solarken, elinde valizlerle bekleyen yüzlere bakarsın.
Hepsi bir yere gitmeye, ama aynı zamanda bir yerden eksilmeye hazırlanıyordur.
O yüzlerde bir benzerlik vardır: hepsi bir şeylerini geride bırakmıştır.
Belki bir kedi, belki bir ev, belki bir cümle...
Gurbetin en çok sustuğu yer, o bekleyiş anıdır.
Kimse konuşmaz, ama herkesin gözünde aynı kelime gezinir: “Dönüş.”
Gurbet, insana yavaş yavaş hatırlamayı öğretir.
Unutmak kolaydır; unutmak, rüzgârın yönüne kapılmaktır.
Ama hatırlamak… Hatırlamak, geriye doğru yürümektir.
Her adımda biraz daha yanarsın ama biraz daha kendine yaklaşır, biraz daha
insana benzersin.
Bir gün dönersin.
Sokak aynı, ev aynı, ışık bile aynı açıdan düşer.
Ama senin gölgen değişmiştir.
Artık hem giden hem dönen sensindir.
Kapının önünde rüzgârın taşıdığı toz bulutu döner durur; sanki seni tanır gibi.
Ve o tozun arasında bir ses yankılanır: “Artık hiçbir yerden tam gidemez, hiçbir yere tam dönemezsin.”
Belki de gurbet, bir yerden çok, bir zamandır.
Bitti sandığın her şeyin içinde, yeniden başlayan bir sessizliktir.
Ve insan, o sessizliğin içinde, kendine benzeyen bir özlemi bulur.