HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 4
VILAYET GULIYEV 5
HİDAYET ORUÇOV 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Günümüzde şiirin engebeli yollarında güvenle adımlayan, kelimenin kudretini değerlendirebilen, yenilikçiliği ve kendine özgün yaratıcılığıyla dikkati çeken, çağdaş ulusal şiirin uslubuna yeni renkler katan, büyük yetenek sahibi şairlerimizden biri Mehmet İsmail'dir. Keçen yüzyılın 60'lı yıllarında edebiyata gelen şair yüksek manevî-ahlâkî değerlere dayanan eserler ortaya koymakla sadece Azerbaycan'da değil, onun sınırları dışında da kendine binlerce okur bulabilmiştir.
Yıllar ilerledikçe zamanın taleplerine uygun olarak şiirin toplumsal-siyasal ve bedii-estetik yükü de durmadan ve devamlı şekilde artmaya başladı. Şairin böyle bir dönemde yazdığı şiirler yükselen bir çizgi boyunca gelişerek genel anlam ayırtılarını bir araya getirmekle umumbeşeri düzeye kalktı. Salt bu sebepten yüksek duygu, derin düşünüş yeteneği, poetik düşünce tarzı, bedii-felsefi açıdan genelleştirme eğilimi, gerçek hayattaki olaylara anlam kazandırmak yeteneği onun şiirlerinin ana ölçütüne dönüştü.
Genelde hayatta vuku bulan her hangi bir olayı canlandırmak, açığa vurmak, bedii detaylarını betimlemek Mehmet İsmail şiirlerinin leitmotivini oluşturmaktadır. Vatan sevgisi, toprağa bağlılık, doğanın gönül açan güzelliklerinin betimlenmesi, anne ve babaya olan kutsal sevgi, bazan yalnızlıktan, tenhalıktan doğan keder, unutulmuş bir sevginin acılı göz yaşlarında boğulan şairin derin manevî sarsıntıları şiirlerinin temel konusunu teşkil etmektedir.
M.İsmail'in yaratıcılığında Vatan konusu özel yer tutuyor. Şair “Uzun bir cümledir Vatan toprağı”, “Neden böylesin, Vatan?”, “Behey, Vatan ne çabuk unuttun?”, “Vatanın tüm yadları”, “Hey bulut”, “Savalanda uyuyan yiğit”, “Vatana can atan umut ışığı”, “Vatan seçilmez” ve diğer bu tipten şiirlerinde Vatan'ın kutsallığını ön plâna çıkarıyor. Şiirlerinde Vatan sadece coğrafî mekan kavramıyla sınırlanmamıştır, onun için bu, hem de manevî değer, ahlâk ve inançtır. Şairin şiirlerinde Vatan daha geniş, çok yönlü anlam taşımaktadır. Bu açıdan “Vatan seçilmez” şiiri anlam kapasitesi, fikir derinliği ve estetik değerine göre dikkati daha çok çeker:
Dostu bu dünyada seçir, taparsan[1],
Dost- düşman seçilir, Vatan seçilmez.
Kayanı ovarsın, dağı çaparsın[2],
Dağ- kaya küçülür, Vatan küçülmez.
Geçilmez kaledir, Vatan geçilmez...
Vatan yücelik, bütünlük, şeref ve namustur! Vatan “geçilmez, alınmaz kaledir!”. Görüldüğü üzere M.İsmail şiirinde Vatan hem de genelleşmiş mecaz olarak kullanılmıştır. Vatana borc ise bu şiirde kendini ona, halkına, toprağına, onun kalkınmasına adamak anlamı kazanmıştır.
Vatan hissi, ona içtenlikle bağlılık şairin bir vatandaş olarak düşüncelerini harekete getiren güçtür. Bunu şairin geçen yüzyılın 80'li yıllarında Güney Azerbaycanla ilgili yazdığı “Savalanda uyuyan yiğit” şiirinde daha net görebiliyoruz. Burada şair Azerbaycan topraklarının ikiye parçalanmasını en dehşetli, acımasız tarihî olay gibi kaleme almıştır:
Yarına sesliyor zaman yolları,
Yollar gah ayrılmış, gah calanıptır[3].
Masallar içinde yatır[4] oğullar,
Bu Vatan ikiye parçalanıptır.
M. İsmail'in yaratıcılığındaki bu olağanüstü hasretin ağrı ve acıları, hayatın gerçekleri okurunu etkilemeksizin ötmüyor. Okurları da şairin duygu ve heyecanlarına ortak oluyor. Çünkü şair o duyguları yaşayarak, onu kendi düşüncesinin süzgecinden geçirerek mısralara dökmüştür:
Bin yel atına,
Arazı kınından çekip sıyır gel:
Cenuplar, Şimallar bir ola belki,
Ayrılan mahallar bir ola belki,
Maksatlar, amallar bir ola belki!
Şu misralarda çağrı ruhunun yanı sıra ince, gevrek lirizm hissolunmaktadır. Bu, vatandaşlık yangısından ileri gelen lirizmdir. Şair Güney dertlerine, Güney hasretine geniş toplumsal-manevî bağlamda anlam verdiğinden, bu onun şiir yaratıcılığına yeni rengler katıyor, onu kendine özgün bedii boyalarla zenginleştiriyor.
Şair “Her sözün doğrusu” şiirinde de bu konuya dönüyor. Onun kalbi hiç huzur bulamıyor. Aradan seneler geçse de Savalan'da “uyuyan yiğitin uykusu derin” olduğundan hala da “kalkmak, uyanmak” istemiyor gibi:
Kalk ki, Kaf dağında donan umudun
Kuzey rüzgarının önünü kesmir[5].
Orda - Savalan'da yatan yiğidin
Kalkıp uyanmaya hala telesmir[6] etmiyor.
O uyanmak istemese de, milletin içinde dehşetli bir “fırtına besleniyor” ve o fırtınanın ne zaman kopacağı henüz belli değil. Zaten şairin canından fazla sevdiği Vatanı parçalanarak ikiye ayrılmıştır. Gurbet ömrü yaşasa bile, kalbinde Vatan hissi o kadar güçlü ki, “haydı”- söyleyerek ileri atılmaya çoktan bile hazır:
O ben, parçalanan o benim ülkem,
Bu gurbet, bu da ki Mehmet İsmail,
Benden ayrılmaya gün gezir gölgem,
Haydı, arzudaki Mehmet İsmail!
M.İsmail Vatanını, torpağını, halkını derin aşkla seven şairdir. O, kendisini Vatanından ayrı değil, aksine onun hiç bir zaman ayrılmayacak parçası olarak görüyor. Vatan onun varlığında ikinci candır. Çünkü Vatan toprağı onun için anne kucağı kadar aziz ve kutsaldır:
Benim ilk yatağım – ana kucağı,
Benim ilk yattığım oda beşiktir.
Önümde güzarım - Vatan toprağı,
Sonunda mezarım – o da beşiktir.
Gurbete göç etmezden çok daha önce şair “Ağaçdelen, çal kapımı” şiirinde yürek sızısıyla şöyle yazıyordu:
Eldən ayrı ömür olmaz, gün olmaz,
Eli seven yüreklerde kin olmaz,
Neden Araz arzularım çin olmaz,
Haçanacan yuxularda çay görüm?[7]
Kader öyle yazdı ki, şair uzun yıllar sonrası gurbet hayatı yaşamak zorunda kaldı. Bu şairin kabuk bağlamaya başlamış yaralarını yenidən kopardı. Ama herşeye rağmen kalbi her zamanki gibi yine de Vatan hasretiyle çarpmaya devam ediyor. Gurbette geçen ömür gün şairin hayatının ışıklı günlerine siyah gölge düşürüyor. Onun yanıp tutuşan kalbi Vatan hasretiyle alevleniyor. Şair gurbet ellerde ilkbaharın gelişini hissetmiyor. Çünkü onun yurduna gelen bahar hiç bir zaman gurbete gelemiyor. Şair “Vatana can atan umut ışığı” şiirində şöyle yazıyor:
Yok, daha erimez kuzeydə karlar,
Sen gezen baharlar hiç vade gülmez.
Vatanda açılıp solan baharlar,
Ne illah etsen de gürbete gelmez...
Bu parçanı okumak bile şairin kederini, ağrısını, geçirdiği günlerin acısını anlamaya yeter, zannimice. Her defa köğüs geçirdikçe soluğunu alamadığı mısralardan anlaşılıyor. Her solukta hayatının gençliği gözleri önünden film gibi geçiyor. “Gökle çarpıştığı”, “yerle güreştiği” günlerin hatıraları burnunda tütüyor. Ama zaman da akarını aksatmaz ki... Onun sararmakta olan “ömür bahçesinin son yaprakları” artık dökülmeye hazırlanıyor. Şair “dişlerini sıkarak” ağrı ve acılar içinde Vatan hasretiyle kıvranıyor:
Ne kadar dişimi dişime sıkm,
Ağrı buharlansın can hevesinden?
Vatana can atan umut ışığım
Işıldar gurbetin penceresinden.
Kaderini Vatanın kaderine bağlayan şair onun ayrılmaz bir hissesi gibi okurlarının gözlerinde manen büyüyerek yüceliyor. Onda geleceğe olan umutlarla dolu inançını daha da kuvvetlendiriyor.
Hitap şeklinde yazılmış “Hey bulut” şiirinin de şairin gurbet şiirleri arasındaki yeri özeldir. Şair bu şiirinde “kararmış buluttan” “taziyesinin ne zaman tutulacağını” soruyor. Ondan kendi göz yaşlarını silmesi için “siyah mendilini ödünç olarak vermesini” istiyor. Hatta kendisini asması için buluttan “yağmur kendirini” istemeği bile unutmuyor. “Ne olur, ben öleyim, sen ağla” – diyerek buluda yalvarıyor:
Vatan Vatandı, ha deyim..
Bendeye, Allaha deyim..
Gurbetten daha ne deyim,
Daha ne yazım, hey bulud?
Bu şiirinde şair buludu karşısında bir insan olarak görüyor, o yüzden de onunla yakın ahbap, dost, sirdaş gibi konuşuyor. Vatandan uzaklarda gurbet hayatı yaşayan bir insan için bundan ağır dert, hüzünlü gün olabilir mi, acaba? İşte, bir şair ömrünün hafızalara ebediyen kazılmış kederli anları, insan kalbini alevsiz, közsüz yakan ağrı ve acıları...
Şair gurbet şiirlerinin hepsine kalbinin ateşini, sıcaklığını katarak kaleme almıştır. Hareketlilik, keskinlik ve mücadele ruhunu şairin kullandığı bedii ifâde ve biçim uslubunda çok net şekilde görebiliyoruz. Şairin gurbet şiirlerinin tümü lirik monolog biçiminde yazılmıştır. O şiirlerde şairin lirik “ben”i kendisini çok faal şekilde belirtir ve bu “ben” sıradan ifade vasıtalarından biri değil, onun şiirlerinde bir sistem, bir usul, vahit poetik mücadeledir. Bu arada onun “Laçınım” şiiri güncelliğine göre seçiliyor:
Laçınım, Laçınım, kesilen elim,
Düşman pencesinde yetim güzelim.
Yol mu var, yanına nereden gelim?!
Laçınım, Laçınım, yaralı kuşum,
Kimin var, halini kimlere sorum?!
Bu şiirde “ben” geniş toplumsal anlam içermektedir. Düşman ayakları altında çiğnenen ve inleyen Vatanımızın bir parçası Laçın şairinkaleme aldığı en büyük dertlerinden biri olarak hafızalara kazılmıştır. Burada lirik “ben” sanki bütün dünyayı, varlığı kendi içinde bulunduruyor. Şair bu şiirinde Vatana olan sonsuz sevgisini “Laçınım, kesme şikestem” (makamın türlerinden biri) – diyerek Laçını göz yaşları içinde, dertli dertli anlatıyor.
M. İsmail'in yaratıcılığında doğa güzelliklerinin bedii boyalarla tasviri, onun harikulâde kudretinin insanla vahdette estetik etmen olarak değerlendirilmesi şairin doğayla ilgili lirikasında önemli yer tutmaktadır. “Bahar yağmurları”,“Bu bahardı”, “Merhaba, sonbahar gazelleri”, “Kıştır” ve diğer şiirlerinde hem büyülü, hem düşünen, hem de felsefi tip olan doğa aynı zamanda günümüz şiirimizde toplumsal lirik bir tiptir:
Bu bahardı... Gelişinden haber tutmamış[8],
Kardelenler kar altında çiçek açıyordu.
Günvurdukça zirvelere çekiliyordu kış,
Eteğini toplayarak köyden kaçıyordu.
Doğanın baharı ve kışı, gecesi ve gündüzü gibi tüm mevsimler de geniş estetik tutuma sahiptir. Çünkü bu güzelliklerin kendisi de ahlak ölçütüdür:
Mart gecəsi....
Tabiatın avçı beresi[9]...
Çiçekledi çağalallar[10], çöl erikleri.
Dünen[11] kıştı, bugün bahar çıktı sabaha,
Bir gecede yarpaq bastı pörelikleri[12]...
Bir zamanlar şair baharla dosttu. O, koynunda doğup büyüdüğü köyünde yüce yaylaklara kalkar, oradan doğanın füsünkar güzelliklerinin seyrine dalardı. Döşlere yayılmış ter çiçeklerden demet bağlar, yamaç boyunca koşardı.
Bugün gurbet hayatı yaşayan şairin şiirlerinde baharın gönül açan güzellikleri artık keder notları üzerinde köklenmiştir. Onun sıcacık göz yaşlarıyla yoğrulmuş “Sen şimdi kim için gelirsin, bahar?!” şiiri Vatanından ayrı düşmüş bir insanın qamli kaderindən, yakıcı dertlerinden haber veriyor:
İkiz kardeş idik bir süre sen, ben,
Gizli sırdaş idik bir sirre sen, ben
Hani gelişine tir tir esen ben?
Sen şimdi kim için gelirsin, bahar?!.
Doğayla birliğini ve onunla vahdetini görüp de, doğayla konuşan şairin monologunu acı bir feryat şeklinde duyup da buna karşı duygusuz kalmak tabii ki, mümkün değil:
Beni de didiren[13] diller var idi,
Bana da açılan güller var idi,
Bana da geldiğin yıllar var idi…
Sen şimdi kim için gelirsin, bahar?!
Doğanın insan ve beşer hayatındaki ahlâkî-estetik değerleri şairin şiirlerinde günümüzün gerçekliği açısından kendini daha kabartılı şekilde belirtir. Çünkü doğa lirikası herşeyden önce hümanizm ve vatandaşlık lirikası gibi okurların dikkatini daha fazla çekebilir. Hem düşünen hem de düşündüren, ermiş və büyülü doğa toplumun biri gibi canlandırılmışdır.
M. İsmail'in şiirleri kendisi gibi sert ve gevrek, sakin ve çılgın, doğal ve gururludur. Onun varlığında meşe gururu, dağların ululuğu vardır. O, pınarların suyu kadar şeffaf, temiz, kükreyip coşan dağ çayları kadar sinirlidir. Bu da şairin şiirleriyle şahsiyetinin vahdet oluşturduğunu kanıtlıyor. Onun şiirleri saflıktan yoğrulmuş, güven ve itibar kaynağıdır. Bunların tümünün kökünde kendisinin yaşadığı ağır hayat koşulları, duygu ve heyecanları, düşüncelerinin yanı sıra tarihi geçmişimizle bağlı “kan hafızasına”na ebedi olarak çizilmiş ve günümüze kadar ulaşan, hayatında yüzünü görmediği baba acısı, anne derdi var:
O keder ki ninemin gözünde kararmıştır,
O keder ki annemin yüzünde sararmıştır,
O keder ki ev yıkmış, nice kapı kapatmış,
O keder ki senelerce bakışlarda ağlamış,
O kederden başlamış hafızamın evveli.
Yıl o yıllardı ki, bütün köy gençleri ve orta yaşlılar seferber olunarak cepheye gönderilmişti. İnsanları azalan köyler ihtiyarların, kadınların ve dünyayı hala idrak edemeyen bebeklerin umuduna sığınarak henüz beklemekteydi. Açlıq insanları bitkin düşürmüş, onları bir lokma ekmeğe muhtaç bırakmıştı. Savaşa gidenlerin de büyük kısmının “kara kağıtı” (ölüm kağıtı) geliyordu. Kader dünyaya yenice göz açmış zavallı bebeklerin yüzüne gülmüyordu. Şair sadece baba yüzüne hasret kalmadı, onu hiç mi hiç hatırlayamıyor bile:
Nasıl hatırlayasın görmediğin insanı?
Hafızanı döküştür, hayalini işe sal[14],
Getir gözün önüne görmediğin dünyayı,
Açılmaz düğüm olur halli çetin bu misal!
“Gordi düyümü”nden de zor olan düyümü açmak şimdi bir zorluğa dönüşmüştür. Derdini kime söyleyesin, kederini kiminle paylaşasın? Babasızlık kabuk bağlamış yaralarını kanatıyor. O ise iç karartıcı feryatlarla babasını istiyor:
Yok[15], baba ayrı kestir, baba özü[16] gerektir.
Evlat kuru bedendir, baba çarpan yürektir.
Şairin kalbi hüzünle doludur, kederlidir. Baba hasreti içinde bir yara, bir yangıdır. Hayatta babasının yüzünü birkez bile görmüş olsaydı, belki bu kadar da kederlenmezdi. Şair “evvelini”, “kimliğini” arıyor, onu bulamayınca da göz yaşları dökerek kalpleri yasa boğuyor:
Hani benim evvelim, kimin oğluyum, kimin?!
Ele bele[17], yalandan, teselliyçin gösterin,
Sağır olsun, kör olsun, malul, ya topal olsun,
Bir yol görüm yüzünü, sonrası hayal olsun...
Bilim[18] kimin oğluyum...
Şair şiirlerinde savaştan, onun yol açtığı dehşetli felaketlerden nefret ediyor, yer yüzünde yaşayan bütün insanları hür görmek istiyor. Çünki o, geçen kanlı belalı günleri kendi gözleriyle görmüş, onun ağrı acılarını tatmıştı. Savaşla ilgili şair şöyle yazıyor:
Savaş yıllarında dünyaya gelmek,
Bizim nesillerin payına düşmüş.
Aradan yeterince zaman geçmesine rağmen, şair o ağrılı acılı savaş yılları, onun vurduğu iyileşmez yaralar, özellikle de babasıyla ilgili konuları yeniden ele alıyor. Babasızlık derdi bir an olsa bile onu terketmiyor. İşte, cepheye gidenler demiryol istasyonunda toplaşmışlar. Durmadan yağan karı rüzgar savurmaktadır. Biraz sonra artık “ayrılık” zamanı. Cepheye gidenlerin yanında kucağında “bir buçuk” yaşında erkek çocuk olan “yirmi” yaşında bir gelin anne de vardır. Çocuk dünyadan habersizce mışıl mışıl uyuyor. Biraz sonra tren kalkacak ve çocuk bir daha babasının yüzünü göremeyecek. Bebek tatlı uykusundan uyanıp gözlerini açsaydı, belki de son anda babasının aksi evediyen gözlerinde kalabilirdi. Fakat o uykusunu bölüp uyanmıyor. Babası ise cepheye gidiyor. Hem de yavrusuna bir hatıra bile bırakmadan... “Baba resmi” şiirinde şair bunu nazım diliyle şöyle açıklıyor:
Tren gidiyordu dert çeke-çeke,
Uyuyan bebeğin uykusu kardı...
Açsaydı kör olmuş gözünü, belki
İçinde bir baba resmi kalırdı...
Baba hakkında yazılmış bu şiir her şeyden önce kendine özgünlüğüyle farklanıyor. Bebek ve savaş, bu bebeğin dünyadan habersizce tatlı uykuya dalması, karın yağması, “çekilemeyen dertleri çeken tren”in yüceden duyulan aralıksız düdük sesleri, kadınların yakıcı feryatları çelişkilerle dolu bu şiirin düşünce kapasitesini keskinleştirir ve zenginleştiriyor.
Şüphesiz ki, savaş söyleyince hemen akla faşizm geliyor. Vatanın, halkın, ordunun faşizimle savaşı çoktan sona ermiş olsa bile, şiirin savaşı hala devam etmektedir. Şimdi savaşın manevi ibret derslerinin idrak olunması şiirin temel konusu olmuştur. Savaşın Vatanımıza, halkımıza vurduğu iyileşmeyecek veya iyileştirilemiyecek ağır yaraların bugün lirik-psixolojik analizi yapılıyor.
Savaş sırasında “emekleğen çocuklar” günümüzde şiir, sanat aleminde kendi sözünü artık söylemiş, ona sanatın mührünü vurmuş şairlerdir. Şu anda “savaş dönemi çocukları” parmakla sayılacak kadar oldu. Onlar şiire kuvvetli “baba haykırışını” getirenlerdir.
Ya savaş döneminin anneleri nasıl? Onlar o ağır, zor yıllarda küçük çocuklarını nasıl büyütüp, yetiştirdiler? Şair “Aman, teklik elinden” poemasının prologunda dünyaya gelişini, zorluklar içinde büyümesini şöyle betimler:
Biz dört nefer idik,
Tepel koyun idi,
Yaban elma idi,
Annemdi, bendim.
Gelecek hayatın hatırasına
Bizi atmışdılar yer küresine...
Annem güzelliğin gelinliğiydi,
Elma ormanların pöhreliliyiydi[19]
Ben ise beşerin körpeliğiydim.
Vaktiniz olursa, bir sıkın məni
Görün bir neyim ?!
Anne ekmeğiyim, elma şırasıyım, koyun südüyüm...
Evet, anne umuduna kalan çocuklar savaşın beraberinde getirdiği açlık ve sefalet içinde büyüyerek, hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlardı. Hatta büyük kısmı evlâtları daha kendi geçimlerini sağlamaksızın ebediyete göçmüşlerdi:
Çıktımı gehete[20] Allah adamı,
Uzaktan uzağa ala sedamı.
Kader gurbet elə attı atamı[21],
Annemin yerini saldı[22] Tovuzda.
Şimdi onların ismi Vatanla birarada çekiliyor. Anne – Vatan kelimeleri bir bütünün hisseleri gibi birlikte ele alınıyor. Anne söyledikte Vatan, Vatan söyledikte de o kutsal varlık olan Anne gözlerimiz önünde canlanıyor:
Çizer bu kederin haritasını
Alnımın kırışı, saçımın ağı,
Öldün, ölümünlə yer küresini
Eyledin ömrünün ana Vatanı!...
“Anneler”, “Adım-unvanım”, “Ay anne”, “Evinin yanına ev yaptım, anne”, “Ana Vatan”, “Tovuzda”, “Anne, anne” və diğer şiirleri anneye olan sonsuz sevgisinin ifadesidir. Aynı zamanda bu şiirlerde gerçekliğin belirtisi anne suretinin şiir diliyle bedii boyalarla betimlenmesinde yansısını buluyor. Bu şiirler arasında “Yaman özlemişim seni ben, ana” şiiri kendi akıcılığı, orijinallığı, konu ve biçim güzelliği ile yazarına okurların derin sevgi ve saygısını kazanmıştır:
Nefesin yüzüme değmez ne vakittir,
Ellerin kapımı döymez ne vakttir.
Bekleye kalmışız gör bir ne vakttir,
Yaman özlemişim seni, be anne!
Seni bu haftalar, aylar istiyor,
Saçın tek beyazlı çaylar istiyor.
Dünya kendisi de layla[23] istiyor,
Yaman özlemişim seni, be anne!..
Bu şiirde anne ömrünün şiire dökülmesi anneye olan ulvi sevgi duygusundan kaynaklanıyor. Aynı zamanda anneye olan sonsuz saygı ve lütufkârlık duygusu gibi beşeri nitelik taşır.
M.İsmail hem de lirik şairdir. Bu lirikanın temelini insanı derinden duygulandıran ve düşündüren, onu kendi dünyasından koparıp başka bir âleme götüren pâk ve temiz, ulvi ve kutsal, zarif ve gevrek sevgi şiirleri oluşturuyor. “Nerde kaldı bu aşk, aşk”, “Değil ki”, “Gelmez”, “Bir yıldır”, “Aşk”, “Senin umurunda değil, ha Terter nehri”, “Sevdim”, “Güzeldir” ve diğer şiirleri bu kabildendir. Bu şiirler insan kalbini saflaştran, onun gevrek duyğularını titreten, gönül dünyasını fetheden, hazin bir poeziya örnekleridir. Şair lirik kahramanın his ve heyecanlarını yaşadığımız dünya ve doğayla vahdette bedii tasvirini vermekle onun icazkar kudretini daha da büyütüyor. Bunun en güzel örneğini şairin “Güzeldir” şiirinde görüyoruz:
Gözlerin çalkanan sevgi denizi,
Görenin açılır beti-benizi.
Kaldır kipriğini gülsün dan yüzü,
Ağ-kara üstünde hale güzeldir.
Sabahın çiğinde gez ayak yalın,
Yel essin, omuza düşürsün şalın[24].
Ayrı alemi var yeşille alın,
Zemiler[25] içinde lale güzeldir.
Mecazlarla zengin bu parçada şair doğada vukubulan somut olayların yardımıyla lirik kahramanın düşüncelerini ifâde ediyor, sevgiyi doğanın bir parçası olarak görmekle derin bedii analizini yapıyor. Aynı zamanda sevginin kutsallığını ön plâna çıkarıyor. “Siyah gözlerinin belası benim” söylemekle, sanki şair sonraki parçaya zemin hazırlıyor. Şiirdeki ana fikir, ide de salt bu parçada doğrulanıyor:
Yar ol dert bilene yar olanda da,
Yoluna göz diksin yorulanda da.
Öylesine vurul, vurulanda da,
Desinlər, hey Mehmet, alâ, güzeldir.
Şiirde vahit bir hissi, fikri, ruh halini evvelden sona kadar geliştirmek zordur. Çünkü bu şairden böyük ustalık ister. M. İsmail'in “Güzeldir” şiiri böyle bir yeteneğin ustaca kaleme alındığı poetik, hafızalarda iyice kalabilen en güzel örneğidir.
Aşk, sevgi onun şiirlerinde en yüksek, en ulvi, beşeri bir duygu gibi anlatılıyor, öylesine anlam veriliyor. Çünkü onun şiirlerinin mayası tamamen saf insanî duygulardan yoğrulmuş şiirdir. Bu şiirler ruhî ıztırapların talebi değil, herşeyden önce insanın kendini idrakidir, manevi güzelliğin doğrulanmasıdır. Bu sevgi insanı asil yapan, içten temizleyen, olgunlaştıran duygudur:
Bu gece yer ile gök arasında,
Dünyaya bir taze sevgi geliyor.
İki seven kalbin macerasında,
Ay kanad açırdı, ay yükselirdi.[26]
Şairin şiirlerinde aşk iki kişinin, iki kaderin, iki seven kalbin hikâyesidir, insanî ilişkilerin heyecanıdır. Lirik “ben” ve onun sevdiği, hasretini çektiği, sevinç ve üzüntüleriyle yaşadığı güzel bu şirlerin başlıca kahramanıdır; şairin poetik dünyası sevinçli kederli, vüslatlı hicranlı, çelişkilerle dolu bir dünyadır:
Sen nerden bileydin, neden bileydin,
Kuruca kağıtta söz gül açarmış,
Söz közə dönürmüş, gönül açarmış.
Sen nerden bileydin, neden bileydin
Sözün de gocanı cavanlaştıran[27],
Sözün de ilahi küdreti varmış...
Hitap biçiminde yazılmış bu parçada lirik kahraman kendini sevgi heyecanlarında arıyor. Bütün bunlar içindeki his ve duyğularının, fikir ve düşüncelerinin çarpışması ve mücadelesidir. Güven ve şüphe, sevinç ve keder, umut ve umutsuzluk burada yüz yüzedir, biribirinden ayrılmazdır. Lirik kahramanın gerçekleşemeyen sevgisi ve manevi üzüntüleri hayatının ayrılmaz kısmını oluşturmaktadır:
Sen nerden bileydin, neden bileydin
Bir anne oğluyum, benim ucumdan
Gitmiş gelinliği, gitmiş kızlığı,
Sen ki, görmemişsin annesizliği.
Olmuş hastalığım özen azlığı,
Sen ki, görmemişsin babasızlığı.
İşte, şair kalbinin derin sarsıntıları, umutsuzluktan doğan manevi üzüntüleri. Ve bir de bütün bunların merkezinde terk edilmesi, unutulması imkânsız olan güzelin kendi vaadine dönük çıkması... Fakat lirik kahraman sevgilisine son anda hitap edərək:
Bir ömür isterim manalı, kısa,
Dilsiz duygularım köçer kağıta,
Sen beni yürekten duyup anlasan, - diyor...
M. İsmail'in aşk konusundaki şiirlerinde yoğunluk, fikir ve duyguyu tipleştirmek, anlamına anlam katmak gibi nitelikler üstünlük teşkil etmektedir. Onun şiirlerinde aşk hazin ve gevrek, düşünceli ve tasalı, keder ve hüzünle dolu olsa da, ömrün en güzel, tekrarlanmayan anları gibi canlandırılıyor. Şairin “Ömür okunmamış kader eseri” şiirinde buna bir daha tanık oluyoruz:
Kendin de bilmeden ahı[28] neyledin,
Bir göze görünmez akın eyledin...
Gurbeti gurbete yakın eyledin
Gözümü yollara dikerek, kadın.
Şairin yaratıcılığında sevgi lirikasının yenidən parlaması, onun gerçek insanî duyguları öne çıkarmak çabaları şiirde geleneksel konuya yenidən hitap etmesini zorunlaştırdı:
Adı bilinmezdin, yad kızı yaddın,
Baxtımı uyatıp sevaba battın.
Sonra da hicretin oduna atdın
Yakanı kenara çekerek, kadın
Acaba, bu şiirde ana fikir nedir? Bunu herşeyden önce şairin modern oluşunda, ele aldığı problemin çözümünde, lirik kahramanın heyecanlarında aramak gerek. Sevgide temizlik, hassaslık, karşılık beklememek, fedakarlık bu şiirin ana fikrini, bedii özelliklerini oluşturuyor.
Poetik fikrin doğrudan doğruya değil, tipin yardımıyla, peyzaj ve somut hayat levhalarının yardımıyla, konunun hassaslıkla tasvirini ifâde etmek M. İsmail şiirlerinin başlıca özelliklerinden biridir. Şairin “Bu dünya denilen ne güzel imiş”, “Benzemiş”, “Gelin ocağa gelir”, “Kızların” ve s. şiirləri insan maneviyatını saflaştırıyor, onu dahilen güzelleştiriyor, lirik kahramanın kalbindeki gevrek duyguları dile getiriyor:
Düğünün sabahı gözler uykuda,
Kaymak dudakları yüz katmış süte.
Bir güzel kendine bakıyor güzgüde[29]
Bu dünya denilen ne güzel imiş...
Şiirde geçen ömür yolu hem zor ve eziyetli hem de şerefli ve başarılı bir ömür yoludur. O şairdən mert ve savaşçı, dayanıklı olmak ve tahammül, sabır ve irade, akide saflığı ve manevi bütünlük, cesaret ve sadakat ister. Şiirin kendine özgün niteliklerini derinden benimseyen şair şiirlerini daha canlı sunmaya, onun psixolojik heyecanlarını, manevi ve felsefi düşüncelerini açıp göstermeye çalışıyor. Bu da şiirlerinin lirik-emosyonel anlamının daha da zenginleşmesine neden oluyor. Şair tedricen hayat olgularını ve belirtilerini kendu duygularının süzgeçinden geçirerek onlara anlam kazandırıyor. Şimdi şairin kendine, kendi iç dünyasına dalması, kendini eleştirme yöntemi okurda ilgi hissi uyatır. İşte, “Çöpleri boş kalan kirbit kutusu” şiirinde şair gençlik çağlarını arıyor.
Görüldüğü üzere, şair poetik sözün görevini doğru anlayarak şiiri bedii soruyla bitiriyor ve bununla da şiirin açıklamasını, yorumlanmasının sorumluluğunu okuruna yüklüyor. Şair, şiirin onu yaratan kişiden kendini tamamen ona adamasını istediğini idrak ediyor. Bunsuz gerçek anlamda beşeri şiir yok:
Baba yok, anne yok, bir oğlu birdin,
Yorgunluk yolunu sarmış bu ömrüm.
Sen otuz sekkize yetmez diyordun,
Yetmiş sekkizi de varmış bu ömrüm...
Bu, şairin yaratıcılığında üstlenmiş olduğu görevinde yetkinliyini, şiirle insanın tasa ve problemlerini daha da yaklaştırmak, şiirde insanın en mühim, en önemli heyecalarından söz açmaq çabasını ifâde ediyor.
Sevindirici olan Mehmet İsma'ilin kitablarının şimdiye kadar Avrupa'nın sekizden fazla ülkesinde tercüme olunarak basılmasıdır. Şairin 2018 yılında Brüksel'də Arnavut dilinde çok nefis şekilde basılmış “Unutma, nöbetçi” kitabı edebi toplumca büyük ilgi görmüştür. Kitab hakkında hem Arnavutluk, hem de Kosova yayınlarında bir sıra ilginç yazılar yayınlanmıştır. Şair, Priştine Üniversitesi'ne profesörü, Avrupa Bilim, Sanat ve Edebiyat Akademisi üyesi Yeton Kelmendi “Mehmet İsmail'in eserlerini heyecansız okumak olmuyor” isimli yazısında şöyle yazıyor: “Azerbaycanlı şair Mehmet İsmail mükemmel şiirler yazmak ve ülkesini en yüksek edebi seviyede temsil etmek için doğdu. Onun şiire yaklaşımı yalnızca hayali bir yaklaşım değil, aynı zamanda ölümsüz sanat eserleri yaratmak ve ebediyete mesaj göndermektir. Bu ise, zannimce, her bir büyük sanat adamının niteliği ve özelliğidir...
Birkaç senedir yakından tanıdığım, Arnavut ve Fransız dilinde kitaplarını okuduğum Kosova'nın en önemli devlet ödüllerine laik görülmüş Mehmet İsmail'in hayatı ve eserleri bana onun gerçekten büyük şair ve aydın olduğunu düşünmek ve söylemek cesareti veriyor. Ben yüzümü Azerbaycan milletine ve yöneticilerine dönerek milletinin poetik ve intelektüel düşüncesinin böyle bir omurga sutununa sahip olduklarından dolayı şanslılar ve onunla gurur duymalarının gerektiğini, kendisinin buna çok daha laik olduğunu söylemek arzusu geçiyor içimden.”
Şair hakkında Kosova Milli Kütüphanesi'nin müdürü Angel İ.Berisa “Akıl ermeyecek ağrıların hatırası” isimli yazısında şairin Bogdani Basın Evi'nde basılmış “Unutma, nöbetçi” kitabı üzerine konuşurken onun orijinelden tercüme olunduğunu söylemiş, kitapta şairin şiirlerinın yanısıra, onun “Hayat hikâyesine” de yer verildiğini vurgulamıştır. M.İsmail “hatta Arnavutça'ya tercümede bile “dünya standartlarıyla yarışan” bir şairdir. “Şairin ülkesi –Vatanı dünyevi konular arasında nerdese onun bütün şiirlerinin başlıca leitmotividir”.
Angel İ.Berisa yazıyor: “Dönemin en büyük belası olan mühacirlik şairin en büyük acısıdır, iddialara karşı munakaşalar ve sistemlerin gerginliyi, sık sık yaratıcılık zincirlerinden kopan bir ego gücünü oluşturur. Bu poetik durum onun şiirlerinde sık sık görülmektedir. Bu şiirlerde ağrı, acı var ve bu ezici tonu saklamak veya idare etmek düşünülür kadar da kolay değildir. Kaybolmuş şehirde grotesk bir adamın bayğınlığı var. Kaybettiğini zannettiği sokaklarda terkedilmişliğin koruyucusu gibi istesen bile sesini yükseltemezsin...”
Mehmet İsmail hakkında yazılmış her iki yazıda onun Vatanını, halkını derin sevgiyle sevdiyine tanık oluyoruz. Bugün şair gurbet hayatı yaşasa da, kalbi yine de Vatan aşkı, Vatan hasretiyle yanıyor.
Şairin şiirleri kendi orijinallığı, konuların renkliliği, güncelliği, estetik güzelliği, mânâ derinliği ve çağdaşlılığıyla dikkati çekiyor. Onun şiirlerinde sözün bedii dizimi, poetik sözdizimi açık şekilde görülüyor. Okurlarının zevkini okşayan polifonik düşünce tarzı, değişik ritmik birimler ve biçimler, benzetme ve mecazlar onun şiirlerinin etkileme gücünü daha da artırıyor, keskinleştiriyor. Yüksek seviyede yoğunluluk, doğallık ve içtenlik, şiir dilinin renkliliği, dinamik düşünce tarzı onun şiirlerine özellikle güzellik katmaktadır.
Bugün M.İsmail Vatandan uzaklarda gurbet hayatı yaşıyor. Bu sene usta şairimiz seksen yaşını kutlayacak. Biz de bu münasebetle vatanından çok çok uzaklarda bile okurların sevgisini kazanmış güzel şairimize mânâlı ömür, iyi sıhhat, yeni yeni yaratıcılık uğurları, başarılar diliyoruz.
20.07.2019
[1] Bulursun
[2] Oyarsın
[3] Kavuşmuştur
[4] Uyur
[5] Önün kesmiyor
[6] Acele etmiyor
[7] Ne kadar uykumda nehir göreyim?
[8] Habersiz
[9] Pususu
[10] Fidanlar
[11] Dün
[12] Çalıllıkları
[13] Dillendiren
[14] Çalıştır
[15] Hayır
[16] Kendisi
[17] Şöyle böyle
[18] Bileyim
[19] Çalıllığı
[20] Tükendimi yani
[21] Babamı
[22] Açtı
[23] Ninni
[24] Baş örtüsü
[25] Ekinler
[26] Ay kanat açıyor, ay yükseliyordu
[27] Sözün ihtiyarı gençleştirmesi
[28] Ya sen
[29] Aynada