Gurbetteki Biz


 01 Nisan 2015

XVII. Yüzyılın sonlarına kadar mutlaka elde edilmesi gerektiği yönündeki arzunun devam ettiği, Osmanlının iki defa ciddi teşebbüste bulunduğu ancak muvaffak olamadığı uzak diyar Viyana’dayız. Başarısız denemelerden sonra kızıl elma olmaktan çıkan o şehirde, bugün kırk bin civarında Avusturya vatandaşlığına geçmiş yetmiş binin üzerinde Türk’ün yaşadığını öğrendiğimde, ulaşılamayan bir yer olmaktan çıktığına kanaat getiriyorum. II. Viyana kuşatması sırasında yetmiş binli rakamlarla ifade edilen şehrin genel nüfusu dikkate alınınca, Türk nüfusunun küçümsenemeyecek bir rakam olduğunu düşünmek gerek. Osmanlının fethedip yüzlerce yıl hükmettiği topraklardan çekildiği ve yerine onlarca yeni devletin kurulduğu ülkelerde bile Türkçenin geçerliliğini görmek mümkün değilken, buranın cadde ve sokaklarında dolaşırken Almanca bilmenize gerek kalmadan Türkçe konuşarak meramınızı anlatmak mümkün hale gelmiş. Bir zamanlar ekonomik ihtiyaçlarını karşılayıp tekrar dönmek üzere geldikleri şehirde kalıcı olmaya karar veren, ülke vatandaşlığını elde eden bir toplumu oluşturan   Türk insanı, burasını vatan edinmiş durumda. Başta DİTİB olmak üzere, Türk Federasyonu ve farklı cemaatlere mensup onlarca cami ve cem evi mevcut. Bugün her semtte bir camiye rastlamak mümkündür.

 Yirmi yıl önce dört gün kaldığım bu şehirde neredeyse rastladığım her Türk vatandaşı misafir işçi statüsünde iken, bugün işyeri sahibi olanlara rastlıyorsunuz. İkamet ettikleri evlerin sahibi olanlar gün geçtikçe çoğalır hale gelmiş. Şehrin en işlek caddelerinde işyeri olanlar, mahallelerde market işletenlere sıkça rastlanmaktadır. Özellikle üçüncü nesil eğitim imkânından yararlanarak üniversite okuma fırsatını değerlendirmiş, ciddi meslekler edinmiş durumdalar. Gün geçtikçe eğitime verilen değerin artacağı net olarak gözükmektedir. Evlere misafir olduğunuzda Anadolu’nun bin bir çeşit lezzetinden oluşan zengin sofraları görülmeye değer. Gurmelerin uğradıklarında birçok ünlü restorana taş çıkaracak kalitede olduğunu göreceklerdir. Komşuluk ilişkileri, televizyonların olmadığı dönemdeki Türkiye’yi hatırlattı, yaşam standartlarının oldukça iyi düzeye ulaşmış olması oldukça sevindirdi bizi. 

İlk şehir turumuza Kahlenberg tepesine çıkmakla başladık. Viyana buradan çok farklı gözlemlenmektedir. Kuş bakışı olarak neredeyse şehrin tamamını görme imkânı buluyorsunuz. Tuna nehrinin şehrin ortasından ikiye ayrılarak yoluna devam etmesi farklı bir güzellik katıyor izlenilen manzaraya. Osmanlı’nın II. Viyana Kuşatmasında önemli yararlıklar gösteren Polonyalı Kralı III. Jan Sobieski adına yapılan kilisenin duvarında, o günkü kahramanlığını öven sözlerden oluşan bir şükran tabelası göze çarpıyor. Kahlenberg kilisesinde o dönemden kalma bazı eşya ve tablolar sergilenmekte. İçimize dokunan biri var ki, o da komutanın atının ayakları altında Osmanlı askerini gösteren tablodur.  Ayrıca gelen ziyaretçilere hizmet veren birkaç tesis de var. Dürbünle şehri gözetleme fırsatı buluyorsunuz. Rüzgârlı bir gün olması dolayısıyla fazla duramadığımız tepeden iniyoruz. 

Şehir içinde tarihi mekânların bulunduğu Schönburn’a gidiyoruz. 1867 tarihinde Viyanayı ziyaret eden Sultan Aziz’in misafir edildiği saray, Habsburg Hanedanının yazlık sarayı. Aynı alanda bir hayvanat bahçesinin de yer aldığı oldukça bakımlı ve büyük bir park. İnsan eliyle ağaçların ne kadar güzel   şekle sokulduğunu bu mevsimde bile görmek mümkün. Daha önce geldiğimde haziran ayı olduğu için hayran kaldığım parktaki biçimlendirilmiş yeşilliği kış mevsimi olması dolayısıyla göremiyoruz. Park içinde heykelleri ve tarihi yapılarıyla ülkenin kültürü hakkında rahatlıkla bir kanaate varıyorsunuz. Sırası gelmişken açık alanları ön plana alanların Viyana gezilerini ilkbahar ve yaz aylarına denk getirmelerini tavsiye ederim. 

Bin dokuz yüz seksenli yılların sonunda turist olarak gelmiş ve orada işçi olarak kalmış olan bir hemşerim Ali İmamoğlu, “Şehrin belirli yerlerini nasıl olsa gezeceksiniz, ben sizi pek bilinmeyen bir müzeye götürmek istiyorum.” deyince teklifine hayır diyemedik. Şehrin 20 km dışındaki müze, Hinterbrühl kasabasındaki eski bir kireç taşı ocağı. Her mevsimde dokuz ila on iki derece arasında değişen sıcaklığa sahip, yerin atmış metre altında üç kattan oluşan maden ocağına tepenin yan tarafından açılan yoldan giriliyor. Orta katında oluşturulan, ortalama insan boyunda olanların zorlanmadan yürüyeceği iki yüz metre uzunluğundaki raylı sistemin bulunduğu koridordan geçiyoruz. Yürürken sağa ve solda küçüklü büyüklü galerilere rastlıyoruz. Galerilerde işletme dönemindeki çalışma alanlarını canlandıran heykelleri ve kullanılan eşyaları görüyorsunuz.  Geniş galeriden bi     rinde at ahırı ve içinde iki tane at heykeli var. İmamoğlu’nun anlatımına göre, “Ocaktan elde edilen maden bir zamanlar raylı sistem üzerinde atlarla çekilirmiş. Bu atlar karanlık dehlizde gidip gelerek zamanla görme melekelerini kaybetmiş ve gün ışığında görmez olmuşlar, bir müddet sonra otomatik çalışan bir mekanizma haline gelerek başlarında sürücü olmadan yıllarca gidip gelmişler. Heykellerde o atların anısına dikilmiş.” Başka büyük bir galeride ise bir şapelle karşılaşıyoruz. Aziz Barbara Şapeli, mum ve elektrikle aydınlatılmış, 15 metre genişliğinde ve dua edecek köşe bile mevcut. Yıllarca işletilmiş olan maden ocağında 1920 yılında bir su kaynağına ulaşıldıktan sonra yirmi milyon metre küp suyla dolup taşınca içeride çalışan işçilerin birçoğu suda boğularak hayatını kaybetmiş. O kazadan sonra kapatılmış. Bu kapanış kireç ocağı işletmeciliğinin sona erdirilmesi manasına geliyor. Yoksa kapıları hala açık ve içeri girenler işçi değil, müze haline getirilen mekânı gezmeye gelen yerli ve yabancı turistler. İkinci dünya savaşında dünyanın ilk savaş uçaklarının imalathanesine dönüştürüldüğü bilinmektedir. Dehlizlere girip çıkarak bir müddet yürüyünce oldukça yüksekçe merdivenden aşağıya iniyoruz. Dağın altı olduğu düşünüldüğünde oldukça büyük, iskelesi ve Venedik gondollarını andıran iki ejderha başlı teknenin olduğu bir göle rastladık. Maden ocağında kayıkla gezmenin romantik havasını yaşatmak için sistem kurulmuş. Kazak kökenli bir görevli bizi kayıkla gezdirdi. Türkiye’de üst üste maden ocağı kazası yaşandığı aylarda öyle bir mekânı gezmiş olmamız bizler için daha bir anlamlıydı.

Oradan ayrılıp şehir merkezinde arabayla tur atarken bir binanın önünde duran İmamoğlu, arabadan inmemizi söylüyor ve binanın köşesinde duran gülleyi gösteriyor. Yanındaki levhada Osmanlının II. Viyana kuşatmasında attığı top güllesi olduğu yazıyor. Kuşatma sırasında Osmanlı askerlerinin attığı gülleleri beş ayrı yerde ve farklı sayılarda görülebileceği söylenmektedir. Bir başka binanın önünde durduğumuzda Osmanlı savaşçılarının atlarının kaldığı mekân olduğunu bildiren bir yazıya rastlıyoruz. 1529 ve 1683 iki defa Osmanlılar tarafından kuşatılıp netice alınamamış ancak o günleri hiç unutmayan Viyanalılar hafızalarını diri tutacak birçok sembolü şehrin her tarafına ilmik ilmik işlemişler. Yüzyıllar geçmesine, binalar defalarca restore edilmesine rağmen belleğin diri tutulması adına her şeyin yapıldığını görmek mümkün. Eski Viyana’nın Cadde ve sokaklarında Türkleri hatırlatan birçok motife rastlayabilirsiniz. I. Kuşatma sırasında kalede açılan bir gedikten içeri giren Osmanlı askeri, bir müddet sonra yalnız olduğunu anlamasına rağmen şehit olana kadar kahramanca çarpışır. Kral Ferdinand bu kahramanı şehit olduğu eve defnettirir. O günün anısına aynı evin birinci kat köşesine kahraman süvarinin şaha kalkmış at üzerinde kılıç sallayan heykeli yapılmış ve hala bir sanat eseri olarak yerinde durmaktadır. Viyana çöreği (Viennoiserie) de o zamandan kalma simgelerden biridir. Şehrin kuşatmadan kurtulmasının sevinciyle pastacılar, Türklerden kalan hamurla Türk sancağının üzerindeki hilale benzer bir çörek yaparlar ve yine kuşatma döneminde, Türkler sayesinde tanıştıkları kahveyle Kral Sobieski’ye ikram ederler. O günden sonra ay çörek ile birlikte kahve ikram etmek gelenek haline gelir. Yine başka bir binanın köşesinde yeniçeri askerinin kahve ikram edişini sembolize eden motife rastlıyorsunuz. Attığınız her adımda tarih bilincinin yaşatıldığını görebiliyorsunuz. 

Üçüncü gün, önce Landstrasse’deki iki parçadan oluşan ve aralarında geniş bir parkın olduğu Belvedere Sarayı’na uğruyoruz. Parktaki havuzların kenarında ve mevsim gereği suyu boşaltılmış olan havuzların içinde, binanın dış cephesinde ve içindeki sütunlarda ağırlıklı kadın figürleri olmak üzere onlarca, her biri ayrı bir değerde sanat esri olan büyüklü küçüklü insan figürüne rastlıyorsunuz. Daha sonra şehrin merkezindeki Parlamento Binası, Sanat Tarih Müzesi (Kunsthistorisches) ve Ulusal Kütüphanenin (Österreichischen Nationalbibliothek) yer aldığı, geçmişin olduğu gibi korunduğu bir semtte buluyoruz kendimizi. Yüksek modern binalar dikme adına tarihi yapılara dokunulmamış. Çevresindeki yapıların her biri tarih kokan mekânlarından, gezip izlemeye doyamıyorsunuz. Baktığınız her bir yapıda kendi başına bir sanat eseri izleme zevkini alıyorsunuz. Tabandan çatının zirvesine kadar çok değişik irili ufaklı onlarca figürü görmek mümkün. Cadde ve sokakların sakinliğini gözeterek bu bölge gezimizi pazara denk getirdiğimiz için mekânlardan içeri girme fırsatı bulamıyoruz.

 Parlamento binası, önündeki elinde asası ile genel kaideye hâkim, Bilgelik Tanrıçası ve etrafındaki figürler, roma dönemi heykelciliğini hatırlatıyor. Yürüyerek oradan ayrılıyoruz. Önünde II. Josef’in at üstünde görkemli heykeli bulunan asıl adı Österreihischen Nationalbibliotehk olan milli kütüphanenin yer aldığı çevredeki binaların her biri tarih ve sanat eserini üzerinde barındıran yapılardan oluşuyor, izlemeye doyamıyorsunuz. Sanat Tarihi Müzesinde restorasyon çalışmaları sürdürüldüğü için uzaktan izlemekle yetiniyoruz. Geçmiş olduğu gibi korunduğuna şahit oluyorsunuz. Müze meraklıları için oldukça fazla müzeyi ziyaret edebilmenin mümkün olduğunu söylemekte yarar var. 

Viyana’ya gidip de şehir merkezinde Aziz Stefan Katedrali ve civarını gezmeden olmazdı. Gündüz gözüyle iç kısmını ve çevresini geziyoruz. Aynı bölgeyi yeni yılın Viyana’da nasıl karşılandığına şahitlik etmek ve gecesinin şatafatını görmek için yılbaşına bırakmıştık. Gece 23.00’ten sonra meydana vardığımızda insan kalabalığından adım atılmayacak durumdaydı. Katedral’in bitişiğinde kurulmuş standa, orkestra üzerine düşeni yaparken insanların, kalabalığı bir etten bloğu yararcasına bir o yana bir bu yana gitmeye çalışıyorlardı. Çok cılız bir ışıklandırmanın yapılmış olması garibimize gitti. Meğer ülke olarak tasarrufa gidildiği için şehirde, şatafatlı ışıklandırmalar ve havai fişek gösterileri yasaklanmış. Saatin yeni güne, dolayısıyla yeni yıla girip kilise çanları çalmaya başladığında cılız bir iki havai fişek kendini gösterdi. İnsanlar saatlerdir yanlarında taşıdıkları bardaklara viskilerini doldurarak kadeh tokuşturup içtikten sonra tebrikleştiler ve bir müddet dans etmeyi sürdürdüler. Kısa süre sonra meydan boşalmaya ve eğlencelerini kapalı mekânda devam edecekleri yerlere doğru dağılmaya başladılar. 

Kar yağışının yoğun olduğu bir gün; diyarları yurt edinmiş değerli, yürekli bir insan olarak tanıdığım, Osman Cemil Şahin ile buluşuyoruz. Bir yerde oturup sohbete başlamadan önce herkesin bilip gösteremeyeceği bir mekânı gezdirmek istiyorum diyerek bir binanın altına götürüyor bizi. Normal turistlerin fazla görme imkânı bulamayacağı bu yerde, bir apartmanın bodrum katındayız. Eskiden sığınak olarak kullanıldığı söylenen bu mekândan iki kat aşağıya inerek, doğruca müşteri masalarını olduğu ancak duvardaki resim ve yazılardan bir müzeyi andıran bir bölmeye giriyoruz. Viyana kuşatması zamanında büyük yararlıklar gösteren Polonya Kralı’nın akrabalarına ait olduğu söylenen mekânda; kuşatma ile ilgili tablolar ve iki komutan arasında yazışmalardan kalan metinlerin kopyaları boydan boya dört duvarı süslediğini görebiliyorsunuz. Kara Mustafa Paşanın gönderdiği Arap harfleriyle yazılmış mektubuyla birlikte her iki tarafın savaş planlarının da yer almakta olması uzunca bir vakit orada kalmamızı sağlıyor. Verilen bilgiye göre müşterilerin akşamları o mekânı tercih etmesinden dolayı öğlen civarı boş olması işimizi kolaylaştırıyor. Oradan çıkıp oturarak sohbetimize devam edebilmek için Suriye kökenli birinin işlettiği bir kâffeye gidiyoruz. Bin dokuz yüz seksen öncesinde üniversite tahsilini yarıda bırakarak gurbet ellere düşen bu dost canlısı insan. Yıllardır gurbette olmasına rağmen gönlü, kafası hep Türkiye’de, düşüncesinin yoğunlaştığı alan Türk insanının meseleleri, Türk dünyasının meseleleri. Türk İslam şuuru dimdik ayakta, yetişmekte olan genç nesille ilgili kaygıları var. Onların geleceğiyle ilgili düşünceleri ve projeleri var ancak tutunacak dal bulmakta zorlanıyor belli ki. Eğitim bilimlerinde okurken yarıda bıraktığı üniversite hayatını Viyana’da İlahiyat okuyarak telafi etmiş. Şimdi orada din dersi öğretmenliği yapıyor. Mükemmel Arapçası var. “Bu kadarını üniversitede geliştiremeyeceğine göre nasıl ilerlettin.” diye sorduğumda “Yusufiye’de” diye cevap vermesi şaşırttı beni. Yetmişli yılların Türkiye’sinde yaşanan olaylardan dolayı girdiği hapishanede öğrendiğini anlatıyor. Orasını dahi fırsata çeviren ideal bir kişilikle karşı karşıya olduğumu anlıyorum. Konuştukça entelektüel alt yapısının ne kadar zengin olduğuna şahit oluyorsunuz. O benden gençlerin yetiştirilmesinde nasıl bir eğitim vermemiz gerektiği ve anne babaların ne yapması konusunda bilgi almaya çalışırken, ben onun tarih ve iman şuuru  konusunda hiç kesmeden konuşmasını istiyorum. Karşılıklı öyle bir sohbete dalmışız ki yanımızda bulunan kardeşim Feyzullah ve Ali İmamoğlu’nun varlığını unutmuşuz. Fotoğraf makinesinden çıkan renklanşör sesiyle yalnız olmadığımızı anlıyoruz. Sevgili Ali, “Bu anı ölümsüzleştirmek istedim.” diye bir taraftan sohbetin dışında kalmanın sitemini yaparken diğer taraftan da devam etmemiz konusunda ısrarını belirtmeden geçemiyor. İki defa bir araya gelme fırsatı bulduğum değerli dost, kültür insanı, Türk-İslam aşığı Osman Cemil Şahin’i saygıyla anmak istiyorum. Anlatımlarını ayetlerle pekiştirmesi, şiirlerle süslemesiyle birlikte sesinin mikrofonik yapısını da dikkate alındığında hiç bitmesin diyeceğim bir anı yaşadığımı söylemek isterim.

 Bir başka durağımız, orijinal adı Heeresgeschichtliches müzeum olan Viyana Askeri Tarih Müzesi. Beş asırlık geçmişe sahip eserlerin sergilendiği savaş malzemelerini görmek mümkün olan müze, dış cepheleri ve bahçede bulunan sanat eserleriyle de önemli bir mekân. Birinci ve ikinci Dünya savaşında kullanılan objeler, hafif ve ağır silahları helikopterleri, deniz altıları görmek mümkün. İç mekânların tavanlarını süsleyen, savaş sahnelerinin detaylı olarak resmedildiği tablolar da dikkate değer. Müzede sergilenen eserler arasında Osmanlı Savaş malzemelerinin olması ziyaretçiler arasındaki Türklerin oranını yükselttiği görülmektedir. Tarihi düşman olarak kabul edilen Osmanlılara kinayeli göndermeler yapan, savaşın kazanılmasını dolayısıyla Osmanlı yenilgisini resmeden, Viyana kuşatmasında elde ettikleri başarıları vurgulayan tablolar ki bunların tamamına yakınında Türk askerinin ezilmişliğini gösteren sahneler resmedilmiştir. Malzemelerin birçoğu da savaşta elde edilen ganimetlerden oluşmaktadır. Yeniçeri kıyafetleri, Tuğlar, tolgalar ve çeşitli silahlar bulunmaktadır. Bunların en dikkat çekeni II. Kattaki Osmanlı bölümünde bulunan Veziriazam Kara Mustafa Paşa’ya ait Otağ’dır. Otağ’ın tam karşısına bir havan topu yerleştirilerek her yerde olduğu gibi verilmek istenen mesaj burada da anlamını korumaktadır. Avrupa’daki en önemli Osmanlı savaş malzemelerinin bulunduğunu söylemek mümkündür.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 100. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 100. Sayı