HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
SULTAN RAEV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Yıldız Ormanova 4
Muhittin Gümüş 5
AYNUR BEŞKONAK 6
Nebiye Akbıyık 7
Yüzü hep asık bir şekilde dolaşırdı. Kimselerle sohbet etmez, tebessüm dahi etmezdi. Mahallede ismi ‘Asık Suratlı Murat’ diye bilinirdi. Uzun zaman önce yaşadığı acı bir olaydan sonra yüzü bir daha gülmemiş, kimselere de içini açmamıştı.
Sabah kalkar, kahvaltısını yapar marangoz dükkanına doğru yola koyulurdu. Babasından miras kalan dükkanı tek başına işletir yanında çırak dahi tutmazdı.
Mahallenin delikanlıları dükkan camına çatık kaşlı insan resmi çizer, Murat’la dalga geçerlerdi. Murat bu alaylara karşı bir tepki vermez fakat çok içlenirdi. Kimsenin kendisini anlamadığını düşünür, yıllar önce yaşadığı o acı olayı kalbine gömüp hergünkü yaşantısına devam ederdi.
Günlerden bir gün her zamanki gibi sabah uyanmış, kahvaltısını yapmış, dükkanın yolunu tutmuştu. Dün almış olduğu siparişi öğlene kadar tamamladı ardından yemek arası vermeye karar verdi.
Ali Usta’nın lokantasına vardı, pencerenin kenarındaki masaya oturdu. Önüne gelen mercimek çorbasını yudumlamaya başladı. Yemeğini yerken lokantaya uzun sakallı, üzerinde yamalı fakat temiz bir elbise olan evliya simalı bir adam girdi. Murat’a yönelerek “Bu muhabbet sofrasına bize de yer var mı kurban?” diye sordu. Murat bu soru karşısında biraz afallayarak titrek bir sesle “Tabi buyrun…” diyebildi. Yaşadıkları yörede ‘kurban’ ifadesi aynı zamanda ‘yakın dost, arkadaş’ anlamına da geliyordu.
Yabancı yemek siparişini verdikten sonra Murat’a dönerek tebessüm etti ve gözlerinin içine bakarak “Elmasın da kömürün de ham maddesi aynıdır. Allah kullarını bazen büyük sıkıntılarla, dertlerle imtihan eder. Murad olunur ki kömürden elmas olalım, iki cihanda da değer kazanalım” dedi. “Sabret ve elmas ol” diye ekledi.
Bu cümleler Murat’ın yanan yüreğine soğuk su serpti. Sadece bir “Eyvallah…” demekle yetindi. Yemeklerini bitirdikten sonra elbisesi yamalı yabancı “Gönlünü ferah tut. Geçmişin ızdırabıyla geleceğini mahvetme. Ne diyor merhum şair Hâfız-ı Şirâzi: Döner yine Kenân’a kaybolan Yûsuf, üzülme / Üzüntüler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, üzülme” dizelerini okur, selamını verir ve gider.
Bu dizeler artık Murat’ın hafızasına kazınmıştır. Hâfız-ı Şirâzi’nin diğer şiirlerini bulup okumaya başlar. Şiirin, mısraların, kafiyelerin ahengine hayran kalır. Şiirde faklı bir tad, farklı bir anlam keşfeder.
Ertesi gün dükkanını açarkan dilinde Hâfız’ın şiirlerini mırıldanırken bulur kendini ve mahalle esnafı şaşkınlık içerisindedir. Çünkü ‘Asık Suratlı Murat’ artık gülümsüyordur...
Gelgelelim mahallenin meşhur Sevinç Parkı’na...
Mahallenin ortasında, evlerin ve binaların arasında, yeşil mi yeşil etrafı çiçeklerle kaplı bir park bulunuyordu. Kız çocukları lastik oynar, erkek çocukları top peşinde koşturur, ebeveyinler parkta çocukların neşeli hallerini izleyerek huzur bulurlardı. Mahallenin tek yeşil alanı burasıydı. Halk arasında “Sevinç Parkı” olarak bilinen bu yer vatandaşların en uğrak mekânıydı. Haftasonları öylesine kalabalık olurdu ki iğne atılsa yere düşmezdi.
Ziya top peşine koşturan çocuklardan biriydi. Okuldan sonra çantasını evine bırakır, spor kıyafetlerini giyinir ve doğrudan parkın yolunu tutardı. Haftasonu tatilini parkta arkadaşlarıyla oyun oynayarak geçirirdi. Yıllar yılı bu şekilde devam etti. Tâ ki o güne kadar...
Bir pazar sabahı, memur kıyafetli üç adam parkı incelemek üzere mahalleye geldiler. Parkı boydan boya ölçüp ellerindeki not defterlerine notlar alıp oradan ayrıldılar. Mahalle halkı arasında bir takım söylentiler yayılmaya başladı. Söylenenlere göre zengin bir iş adamı parkı usulsüz bir şekilde satın almış, park alanı üzerine kocaman bir gökdelen inşa etmek istiyormuş. Nitekim aradan kısa bir süre geçtikten sonra “Sevinç Parkı”nın etrafı dikenli tellerle sarıldı.
Mahalleliler bu durumdan memnun değillerdi. Fakat elden gelen bir şey de yoktu. Ne yapabilirlerdi ki? Çocuklar dikenli tellerin ardından mahzun bir şekilde parka bakıyorlardı. Ziya uzun uzadıya parka gözlerini dikti. Hayatının en mutlu anlarını yaşadığı parkın içine bir adım dahi atamıyordu. Evinin yolunu tuttu. Akşam yemeği vakti gelmişti. Ailesiyle birlikte sofraya oturdu. Babasına yüzünü dönerek, “Baba, parkımızı neden elimizden alıyorlar?” diye sordu. “Zengin bir iş adamı büyük bir bina dikecek oraya. Parası olan dilediğini yapıyor bu zamanda.” diye cevap verdi babası. Ziya, “Peki, bunu engellemenin bir yolu yok mu” diye sordu. Babası bir anlığına sessizliğe büründü. “Adalet!” diye söze girdi annesi. “Adaletin hakim olduğu bir yerde parası olan her istediğini yapamaz. Kanunların uygulandığı ülkelerde vatandaşların tüm hakları korunmuştur.” diye ekledi. Babası, “Evladım, sen de okulunu başarıyla tamamlayıp büyüyünce avukat olursan kendinin, ailenin, mahallenin ve tüm insanların haklarını koruyabilirsin.” dedi. Ziya anne ve babasının dediklerine hak verdi. Liseyi bitirir bitirmez hukuk fakültesine kaydını yaptırmaya karar verdi...
Aradan yıllar geçti. “Sevinç Parkı”nın etrafı hâlâ dikenli tellerle çevrili duruyordu. Söylentilere göre ismi bilinmeyen genç bir avukat parkı satın alan iş adamına dava açmış ve bu parkta bina dikmenin yasal olmadığını savunuyormuş. Mahkemede devam eden bu dava yüzünden bina inşaatına başlanamıyormuş.
Bir pazar sabahı son model bir araba parkın yanına yanaştı. Mahallelilerin gözü bir anda arabadan çıkacak olan kişiye çevrilmişti. Arabadan çıkan Avukat Ziya’dan başkası değildi. Elinde bir tabela taşıyordu. Dikenli tellerle çevrili parkın giriş kapısına yaklaştı, cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı. Bir ıslıkla mahallenin çocuklarını parka topladı. Yıllarca kapalı duran parkın içi bir anda ana baba gününe döndü. Elindeki tabelayı giriş kapısının üstüne astı. Tabelada kocaman harflerle “Sevinç Parkı” yazıyordu...
Bir diğer kahramanımızın hayat hikayesine bakalım şimdi de. Sevinç parkının çok çok uzağına gidelim...
Hayatında hiç tiyatroya gitmemişti. Gerçi tiyatro binası da yaşadığı köyden kilometrelerce uzaktaydı. Bir tiyatro oyunu izleme hayaliyle yaşıyordu. Gündüzleri okula gidiyor ardından çiftçilikle geçimini sağlayan ailesine yardım ediyordu.
Tarlada çalışmak gerçekten çok zordu. Özellikle yaz aylarında güneş o ısırgan dişleriyle tenini ısırıyor, zaten zor olan işine bir zorluk daha çıkarıyordu.
Karar verdi. Her gün harçlığının bir kısmını harcamayıp biriktirecekti. Şehirde yaşayan arkadaşlarından duymuştu. Tam bir ay sonra tiyatro oyunu sergilenecekti şehrin ortasındaki tiyatroda. Tiyatro oyunu bileti ve yol masraflarını hesapladı. Her gün harçlığının yarısını kenara çekmeye başladı. Günler geçtikçe heyecanı artıyordu...
Nihayet o beklenen gün geldi çattı. Hedeflediği miktara ulaşmıştı. Sabah uyanmış, en güzel elbiselerini giymiş, en güzel kokusunu sürmüş bir şekilde köyün meydanındaki minibüse yanaştı. Parayı verip araca bindi. Yol boyunca tiyatroyu, sahneyi, oyuncuları, sahne düzenini hayal etmeye çalıştı. Mutluluğuna diyecek yoktu...
Araç şehrin meydanına vardığında şoför amcaya seslendi. Minibüsten indi. İlk gördüğü taksiciye tiyatronun yerini sordu. Taksicinin tarifine uyarak yürümeye başladı. Kalbi güm güm atıyordu. Her adımında ayrı bir heyecan, ayrı bir mutluluk yaşıyordu.
Nihayet tiyatro binasının önüne vardı. Birkaç dakikalık bilet kuyruğu bekleyişinden sonra oyunun sergileneceği salona doğru yol aldı. Kapıdan içeriye adımını atar atmaz muhteşem bir ışıklandırma, sahne düzeni ve kalabalık bir seyirciyle karşılaştı. Hayatı boyunca unutamayacağı bir ana şahitlik ediyordu.
Bilette belirtilen koltuk numarasını buldu, yerine oturdu. Sağına soluna bakınıyordu. Bir anda ışıklar kapandı. Sahne perdesi aralandı. Oyuncular göründü, tiyatro oyunu başladı. Kâh güldü, kâh hüzünlendi, kâh kızdı, kâh sevindi. Oyuncuların tecrübeli oldukları her hallerinden belliydi. Seyircilerin tümü oyuna odaklanmıştı. Oyun bitti, alkışlar ise bir türlü bitmiyordu...
Oyun bittikten sonra tekrar şehrin meydanında minibüsü beklemeye koyuldu. Artık kararını vermişti. Okulunu en iyi dereceyle bitirebilmek için daha fazla çalışacak ve ileride başarılı bir tiyatro oyuncusu olabilmek için güzel sanatlar bölümüne kaydını yaptıracaktı...
Yıllar geçti. Köyün gençleri minibüse atlayıp şehrin meydanında indiler. Koşa koşa tiyatroya vardılar. Bilet satın alıp oyunun sergileneceği salona girdiler, yerlerini aldılar. Heyecanlı bekleyiş sürüyordu. Işıklar kapandı, sahne aralandı. Elleri kızarıncaya kadar alkışlamaya başladılar. Çünkü yıllar önce tiyatro oyuncusu olmak isteyen abileri sahnenin tam ortasında bulunuyordu...