HARABE ALTINDA HATIRALAR


 01 Ocak 2021


Yeri göğü titreten gürültü, onu ışığı söndürmek için elini uzattığında yakaladı. Sanki elektrik de o gürültüyle birlikte kendi kendine söndü, karanlık çöktü, karanlığın içinde ev sallandı, çökmeye, dağılmaya başladı. Hepsi birkaç saniye içinde meydana gelmişti. Ama kadına, gürültüyle yıkılma arasındaki süre, çok uzun geldi. Bilincinin son kırıntılarıyla aklından deprem olup olmadığını geçirdiğinde gürültü bir kez daha tekrarlandı. O sırada, birkaç gün önce komşu mahalleye düşen mermiyi hatırlayıp “Allah’ın belaları yine attılar!” diye düşündü. Sonra başından aldığı darbeyle her şey uzaklaştı, kayboldu. Bütün sesler kesildi. Etrafa karanlık dolusu bir sessizlik çöktü.

Sessizlik, galiba, çok uzun, belki de üç dört saat sürdü. Sonra bilinci acıyla ve ağrı içinde hem de yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Başına geleni anlamak için uğraşırken aklını da toplamaya çalıştı ve odada, yatağının yanına yığıldığının farkına vardı. İnledi, sağ elini kaldırıp başını- aldığı darbenin zonklayan yerini yoklamak istedi. Ama üstüne tavandaki birçok tahta ve kiremit düştüğünden elini çekip çıkaramadı. Sol kolu da çökmüş masanın altındaydı. Dirseğinden parmağına kadar uyuştuğu için kolunu hissetmiyordu. Bacaklarını hiç kımıldatamıyordu. Üstelik baldırına yakın yerde ıslaklık vardı. Sanki yarasından akan kan geceliğinin eteğini ıslatmıştı. Göğsünden ağrılı inilti bir çığlık koptu:

- “Anaaaam! Yardım ediiin!” Ama sesi karanlığın sessizliğinde boğulup önce zarıltıya, sonra da zayıflaya zayıflaya iniltiye dönüştü.

Anası yardıma gelemezdi. Onu çoktan, gençlik çağında, sınır köyünde yaşarken yitirmişti. O zaman henüz altı ay olmuştu ki gelin göçmüştü, oğluna hamileydi. Ara sıra sınırın karşı tarafından atılan top mermileri köyün orasına burasına düştüğünde evlere, bağ-bahçeye, hayvanlara, insanlara zarar gelse de henüz evlerinden çıkmayı akıllarından geçirmiyorlardı. Eşi ve kardeşi tüfek alıp köyde gece gündüz nöbet tutanlara katılmışlardı ve ümitle yukarıdan yardım geleceğini, bu tehlike dolu huzursuzluğa son verileceğini bekliyorlardı. Ama kışın karı yerden çekilmeden top atışları daha da şiddetlendi. Gecelerin birinde de baba evine bir mermi düştü ve yıllar süren bir çabayla yaptıkları evlerini harabeye çevirdi. O sırada kardeşi nöbetteydi, babası da bahçe kapısını kapatmak için dışarı çıktığı için sağ kalmıştı. Anasının ve küçük kız kardeşinin cesetlerini evin yıkıntıları altından ancak tan yeri ağardığında, komşuların yardımıyla çıkarmak mümkün oldu. 

O zaman aklını da karnındaki bebeğini de yitirmemesi tamamen mucizeydi. Babasının, kardeşinin, eşinin, yakınlarının tesellisi olmasaydı, hiç şüphesiz bu faciaya katlanamayacaktı.

Atası da o sarsıntıdan sonra sadece bir buçuk ay yaşadı. Anasının ve kız kardeşinin kırkı çıktıktan birkaç gün sonra yitirdiler. Ama zavallı, topa mermiye yenilmedi de içi oyulmuş meşe ağacı gibi ansızın yıkıldı. Öyle bir adamın kederinden öleceği kimsenin aklına gelmezdi. Ama eşini ve kızını yitirmenin acısına dayanamamış, öylece içinden oyula oyula da dünyadan göçüp gitmişti. O zaman kardeşi; adamı silahsızlık, çaresizlik, sahipsizlik öldürdü. Destek bekliyordu. İmdatlarına yetişeceklerini ve düşmanın boynunu bükeceklerini düşünüyordu. Ama bekledikleri olmadı, yitirdikleri de belini kırdı, gücünü elinden aldı…

Bacaklarını da kımıldatamadığına emin olduktan sonra aklından, bu sırada vücudundaki yaralardan çok kalbindeki yaraların ağrıdığını geçirdi. Artık etraftaki boğuk sesleri, bağırtıları işitiyordu. Ama o sesler, sanki kuyunun dibinden geliyordu. Kadın “Belki de ben kuyunun dibindeyim?!” cümlesini aklından geçirirken bilinci bulanık bir biçimde inledi. Şimdi aklından, onu dermandan düşüren, içini parçalayan bir söz geçiyordu: “Torunum!” Okulda derslere bulaşıcı hastalık yüzünden ara verildiği için torununu sonbahar geldiğinde de yanından ayırmamıştı. Hem onun bakımıyla ilgileniyor hem de ondan siperde olan kardeşinin, başkentte yaşayan oğlunun kokusunu alıyordu.

Kocasını çok erken yitirmişti. Anası, kız kardeşi ve babasının yılı çıkmadan onlar da kalanlarla birlikte köyü terk etmek istediler. Tüm ümitleri mahvolmuştu. Tek namlulu tüfeklerle, çiftelerle toplu ve roketatarlı askerlerin karşısında durabilmek mümkün değildi. Üstelik geceleri “dile gelen” topların mermilerine hedef olmak korkusu da vardı. O zaman yazın ortalarıydı. Ağrılar içinde dünyaya getirdiği oğlunun kırkı yeni çıkmıştı. İki evden en zarurî şeyleri, bir de hatıralarını alıp komşunun kamyonuna bindiler. Geride bin zahmetle yaptıkları evleri kaldı. Yıllarca kaygısını çektikleri bağları, bahçeleri kaldı. Dost saydıkları kedi ve köpekleri kaldı. Atalarının mezarları kaldı. Kardeşi gözyaşı içinde köpeğin zinciri çözdü. Zavallı hayvan anayola kadar arabanın arkasından koştu, sonra durup şikâyetli bir sesle uludu…

Sığınağa çevirdikleri bu eyalet şehrinde dişlerini sıkıp hayata sarılmalı, yaralarını sarmalı, geçmişi unutmaya çalışıp kalplerinin derinlerinde gelecekle ilgili ümitlerini yeşertmek istediler. Yatakhane hayatı da kaçaklar ve göçmenler için yardımlar da yerli halkın merhamet dolu ilgileri ve yaklaşımları da gitgide sıradanlaştı. Sonabarın başında “yukarı”nın gösterişiyle okula bir öğretmen gönderildikten sonra son iki yılın acılarını işle avutmaya çalıştılar. İşte o sıradanlık içinde de kızı dünyaya geldi. Sadece altı ay sonra da eşi dünyadan göçtü. Bir zamanlar yakışıklılığıyla dikkat çeken gencecik oğlan ansızın bilinmeyen, tedavi edilemeyen bir hastalığa yakalandı. Bir ayın içinde sararıp soldu, yatağa düştü. Hiçbir ilaç deva olmadı. O zamanlar küçük bir ocaklık almıştılar. Ev yapmak ve henüz düşman işgalinde olan yurtlarına dönene kadar bir şekilde yaşamak fikrindeydiler.

Eşini toprağa verdikten sonra kaderine razı olup kalbini çocuklarına bir de tek yardımcısı olan kardeşine verdi. Kardeşi taşrada dayanamadı. Başkente gidip askerî okula girdi ve okulu tamamlayıp hizmette başladı. O zamanlarda da evlenip kendi hayatını kurdu. Üstelik yalnız kız kardeşine değil, çocuklarına da kol kanat gerdi. Kızı okurken de gelin vefat ettiğinde elinden geleni esirgemedi. Görev yeri yakın olduğu için müsait olduğu her zaman oradan geçer ve hiç eli boş gitmezdi. Erzaktan giyim kuşama kadar her şeyi getirirdi. İşte şimdi de bulanıklaşmış bilincinde kardeşinin yüzü belirdiğinde ondan yardım isteyip ağladı.

- Gardaşım! Neredesin, ay gardaş!

Son zamanlarda, işgal bölgesindeki çatışmalar şiddetlendiğinden beri yarı canı şimdi ön cephede olan kardeşinde kalmıştı. Neredeyse her gün telefon açıp halini hatırını sormak istiyordu. Ama kardeşi de fırsat bulduğunda ablasına telefon açar, her şeyin güzel olacağını söyleyip gönlünü ferahlatırdı. Akşamüstü oğlu telefon açıp orduya gönüllü yazıldığını, ama henüz gönüllülere ihtiyaç olmadığını, bu nedenle de emir bekleyeceğini dediğinde bir an nutku tutulmuştu. 

Son günlerde cepheden güzel haberler gelse de her savaşta kayıplar olduğunu da bilirdi. Yakın akrabalarnı saymazsa dört kıymetlisini yitirmişti. Başka bir kayıba daha dayanamazdı. Tam o sırada sıkıntısını kardeşiyle paylaşmaktan başka şey aklına gelmemişti. Ama o da cevap vermeyince bir süre ne eve ne de avluya sığabilmişti.

Karanlık düştüğünde kardeşine bir daha telefon ederken ümitsizdi. Yine ulaşamayacağını düşünmüştü. Ama şansına hatlar açıktı. Üç defa çaldıktan sonra onun nefesini işitip daha da heyecanlandığında yüreği, göğsünde tuzağa düşmüş bir balık gibi çırpındı. Önceleri hat düşer düşmez önce kardeşi konuşur, ne kadar kaygılı, yorgun ve meşgul olsa da huzurlu, mutlu bir sesle hâlini hatırını soraradı. Şimdi onun geciktiğini fark edince yüreği ağzına gelerek sormuştu: “Bacın kurban, ne oldu?” O an telefonda hıçkırığa benzeyen bir ses işitince az kalsın aklı başından gitmişti. Ama kardeşinden gözyaşı içinde söylediği akıl almaz sözleri işitmişti: “Köyümüzdeyim, Bacı… Köyümüzü kurtardık… Evimizdeyim…” O anda dizlerinin bağı çözülmüş, öylece avluda yere çökmüş, sonra göğsünden kopan bir haykırışla ve hıçkırarak şöyle demişti: “Bir tarafı yıkılsa da inşallah onarıp yaparız; - kardeşi ağlamaklı bir sesle demişti. - Kendi eviniz de yıkıldı. Ama kaygılanma, hemen yaparız.”

O sırada kardeşine ne cevap verdiğini şimdi hatırlamıyordu. Ama ömrünün en güzel günlerini geçirdiği ata evlerini o şekilde yıkılmış bir vaziyette görmeye elbette yüreği dayanamazdı. Talihin karşısına çıkardığı adamla da sevgilerini de top tüfek sesleri altında yaşamışlardı. Düğünleri de artık herkesin alıştığı gibi tedirgin bir şekilde olmuştu. Vuslat anlarını da heyecan içinde geçirmişlerdi. Yirmi sekiz yıldan sonra o yere, o ocağa dönüp olan bitenleri unutmak kolay olmayacaktı. Bütün bunları aklından geçirerek öylece avluda ağlayıp sakinleşince eve yavaşça girmişti, kız torunu hissetmesin diye.

Akşam kafasını dağıtmak ve kardeşinin verdiği haberin heyecanını boğmak için torunun dersiyle daha çok meşgul olmuş, kızı aynı kelimeleri, basit cümleleri tekrar tekrar yazmaya mecbur etmiş, sonunda çocuğun yorulduğunu hissedip kucaklayıp sevmişti. Doğup büyüdüğü toprakları hakkında masala benzer hatıralardan birini ağlaya ağlaya anlatmış, o sırada kızın, kucağında yattığını görünce onu yatağına uzatmış ve yorganı üstüne çekip ışığı söndürmüştü. Kapıyı, kız uyanıp seslendiğinde işitsin diye her zaman açık bırakıyordu. Geceler rahatsızlıktan ya da ansızın zihnine doluşan hatıraların etkisiyle sık sık uyandığında, bahçeye çıkıp dünyayı dinlediğinde, bazen de ışığı yakıp öylece yatağında uzun uzun oturduğunda torununu kendi odasında yatırmıyordu. Şimdi de bilincinin bulanıklığı arasında kızın yüzü gözünün önüne geldiğinde içi parçalana parçalana inledi:

- Allah’ım, ona kıyma! Henüz çok küçük… Ey yeri göğü yaratan, onun imdadına yetiş! Yalvarışları git gide fısıltıya dönüştü ve bilincini bir daha kaybetti.

Bu evi, iki çocuğuyla yurtta yaşayarak okulda çalışarak kıt kanaat biriktirdiği paralarla yaptırmıştı. Ailesini göçmen olarak kaydettirmiş ve inşası devam eden binaların birinden daire verilecek evsizlerin listesine eklenmişlerdi. Ama o, daire istememiş, “Ben kutu gibi evlerde yaşayamam.” demişti. “Havasız kalırım. Bir parça toprak verin, kendi evimi yapayım. Hiç olmazsa topraklarımın, evimin kokusunu o evden alayım.” Israrından dolayı ona altı dönüm toprak vermişlerdi. Kardeşinin yardımıyla dıştan merdivenli, üç odalı, mutfaklı bir ev yaptırmış, yanına da bir bahçe düzenlemişti. Sonraki birkaç yılda evin eksiklerini gidermek ve evi düzenlemekle geçirmişti. Bütün bunlar çok yorucu olsa da onun kafasını dağıtıyor ve dertlerini, acılarını dindirmeye yardım ediyordu. Şimdi o uzaklarda kalmış ışıl ışıl hatıralarının bir mekânı olan evinde bağ bahçesi, kedi köpeği, tavuğu civcivi vardı. Ağaçları büyümüştü. Yaz aylarını avluda yaptırdığı çardağın altında geçiriyorlardı. Komşularıyla aralarında yakın bir ilişki kurulmuştu: Sağ taraftaki öğretmen arkadaşın-müzik öğretmeninin- eviydi. Sol taraftaki komşu, onun gibi gurbete düşenlerdendi. Ailece görüşüyorlardı. Kızını da yedi yıl önce bu evden gelin olarak yollamıştı. Artık zorlukla da olsa alışabileceği bir evi yoktu. İnsanlıktan nasibini almamış düşmanın mermisiyle harabeliğe dönmüştü.

Bilinci açılmaya başladığı an, birden kendine geldi. Darbenin şiddetinden tıkanmış kulakları, sanki tamamen açılmıştı. Yan ve üst taraflardan gelen boğuk sesleri, tıkırtıları, gürültüleri işitiyordu. Galiba taşları, tahtaları, kiremitleri temizliyorlardı. Bağırıp “Ellerinize kurban! Çabuk olun, önce sol tarafı temizleyin. Ciğerparemi, torunumu kurtarın. Ben dayanırım. Çabuk olun!” demek istedi. Ama göğsünden yalnızca bir inilti koptu. Seslerden, yukarıdakilerin çok dikkatli hareket ettiklerini, hâlâ yıkıntının altında kalanların sağ olabileceğini ümit ettiklerini anlıyordu.

- Sol tarafı! Sol tarafı! – Kadın var gücünü toplayıp inledi. 

Sonra herhalde sabaha yakındı, diye düşündü ya da hava artık aydınlanmıştı. Çünkü üşümeye başlamıştı: Her zaman sonbahar geldiğinde bu vakitler üşüyüp uyanır, daha da yatamaz, kalkıp kafasını iş-güçle meşgul ederdi. Sonra yine şöyle düşündü: Şüphesiz, şimdi konukomşu, yakın mahallelerde yaşayanlar, haber alanlar, yetkililer de gelmişlerdir. Kızı, damadı, damadının yakınları da onların arasındadır. Torunu evlerine bırakmadığı için pişmanlık duydu. Ama düşmanın hedefinin yalnız bu mahalle, hem de onun evi olacağını nereden bilebilirdi? Atılan mermi, Allah kormuş, kızının yaşadığı mahalleye rast gelebilirdi.

Bir yerlerden, yukarıdan sonbahar sabahının temiz havası geliyordu. Bunu artıkrahat nefes almasından fark etti. Demek ki kurtarma ekipleri yakındaydılar. Yine “Sol tarafı! Sol tarafı!” diye bağırmaya çalıştı. Sesi o kadar zayıf çıktı ki iki adım uzakta olan insanlar bile zorlukla işitirdi. Sağ kolunu kımıldatmak istedi. Ama hissettiği keskin ağrıdan dolayı yalnızca inleyebildi. Sol kolunu hissedemiyordu. Belli ki kan akışı olmadığından uyuşmuştu. Başının üstünde, gözlerinin önünde tavanın tahtaları kiremitleri vardı. Temiz hava akımının artmasını beklemekten başka çaresi kalmadığını anlayıp çaresizlikten hıçkırmak istedi, ama yine yalnız inilmeye gücü yetti. 

Cep telefonu da tam bu sırada çalmaya başladı. Kızı ya da damadı olmalıydı. Onun sesini duymayı ümit ediyorlardı. Elini, her zaman yatağının baş tarafındaki dolabın üstüne koyduğu telefona uzatabilseydi, tamamen mucize olurdu. Ama yok, elleri de sanki mengeneyle sıkıştırılmıştı. Elini o mengeneden çıkarıp onu kurtaracak olan düğmeye basma gücü, imkânı yoktu. Bunu başarsaydı, “Çabuk olun, sol tarafı temizleyin.” derdi, “Çabuk olun, torunum orada!” Telefonun uzun uzun çalan sesi kesildikten sonra adamların boğuk bağırışları içinde piyano sesi işitince şaşırdı. Neredeyse, ağrılarını da torunu da unuttu. Müzik öğretmeninin böyle bir zamanda piyano, üstelik de çok sevdiği “Sen gelmez oldun” şarkısını çalması, akıl almazdı. Bu nedenle bilincinin bulandığını aklından geçirip inledi. Yine “Dikkatli olun, torunum orada!” diye feryat etmek istedi. Ama bu, göğsünden kopan iniltiye, dudaklarının arasından çıkan fısıltıya benzedi. Sonra her şey uzaklaştı, kayboldu ve karanlığa gömüldü.

Bir daha kendine geldiğinde başının üstünde gündüz ışığı sızan deliği gördü. Sonra takırtı, gürültü, adamların seslerini işitti. “Sol tarafi, Sol tarafi!” diye var gücüyle bağırmak istedi. Ama sesi çıkmadı, yalnızca yanaklarının ıslandığını hissetti. O anda deliğin üstündeki kişi bağırdı: “Galiba, sağ! Allaha şükürler olsun, sağ!” Ardından anlaşılmaz bir uğultu işitti. Delik büyüdü, delikten uzatılan eller; kollarının, bacaklarının üstündeki taşları, tahtaları kiremitleri kaldırdı. “Dikkatli alın!” dedi, birisi; “Çabuk olun, “ilk yardım”a yetiştirin! 

- Sol tarafı! Sol tarafı! Kadın, bilincinin son kalıntılarıyla inledi.

- Torunun sağ, onu çıkardılar! 

Kızını, ağlama sesinden tanıdı: “Çabuk olun, çok kan kaybetti!

 

Sonra bilincinin yeniden bulanıklaşan sisleri arasından inanç dolu tanıdık sesi işitti: “Biz kendi topraklarımıza döneceğiz!”

 

2020, Ekim

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 169. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 169. Sayı