HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 7
Bitti bitiyor, geçti geçiyor derken tedirgin, endişeli, korku ve merak dolu yaklaşık dört ayı arkamızda bıraktık. Korona virüsü, 2020 senesine damgasını vurdu. Kimilerini yaktı geçti, kimilerini yıktı geçti. Henüz kimse tamamen geçtiğini de söyleyemiyor. Hayat yavaş yavaş normalleşmeye başlasa da korku devam ediyor.
İlk ve orta okullar, spor salonları, havuzlar belirlenmiş kurallar dahilinde açıldı. Almanya hükümeti Türkiye’ye gitmek isteyenleri uyarsa da yurt dışından gelenler için uygulanan iki haftalık karantina mecburiyeti kalkınca uçaklar yeniden havalandı. Bu daha çok emeklileri sevindirdi. Çünkü onlar bir ay sonra dönmek zorunda değillerdi. Çalışanlar, “Biraz daha sabır!” diyorlar, her şeyin düzeleceği günleri bekliyorlardı.
Koronalı günler, pek çok insanın geçmişte yaşadıklarını yeniden değerlendirmesine ve hatta yaşamasına fırsat vermişti. En başta aile birliğini, beraberliğini yeniden yaşama ve yaşatma olanağı sağlamıştı. Hatalar ve maliyetler yeniden gözden geçirilmişti. Erkeklerin hepsi olmasa da bir kısmı, işten sonraki zamanlarını dışarıda değil de evinde, eşi ve çocuklarıyla geçirmenin daha doğru olduğuna inanmıştı. Ev işlerinde eşine yardım ederek onun yükünü hafifletenler bile vardı. “Her şerde bir hayır vardır.” dedikleri belki de buydu.
Bu salgında sevdiklerimizi kaybettik. Her ölüm haberiyle derinden sarsıldık. Annesi, babası hayatta olanların dilinden dualar eksik olmadı. Uzakta olanlara her gün ya da gün aşırı telefonlar edilerek “Aman dikkat edin!” mesajları iletildi. Gelmek isteyen gelemedi, gitmek isteyen gidemedi. Hasret ateşiyle yanıp kavrulanlar oldu.
Biz Avusturya’da şanslı sayılırdık. Bize de “Evde kalın!” denildi ama sokağa çıkma yasağımız hiç olmadı. Kalabalık gruplar halinde bir arada bulunamıyorduk. İki kişi dışarda gezebiliyorduk. Köpeğimizi her gün maske takmadan dolaştırabiliyorduk. Maskelerimizi sadece kapalı yerlerde kullanıyorduk. Yollarda insanlarla karşılaştığımızda selâmlaşabiliyor, uzaktan uzağa konuşabiliyorduk. Sosyal mesafe hem kendimizi hem başkalarını korumak bakımından zorunluydu. Herkes bunun bilincindeydi.
Bu arada babamın hastalığı bizi çok üzüyordu. Hastalığı nedeniyle koronanın başlamasından iki ay önce zaten evden çıkamaz olmuştu. Salgında üstüne tuz, biber olunca tamamen evde kaldı. “Nasıl olur, ne yaparlar?” diye düşüne düşüne üç ay geçti, gitti. Kız kardeşim ve komşuları sayesinde hastalık dışında fazla sıkıntı çekmediler. Babam hâlâ hasta, doktorlar fazla ümit vermiyorlar. En son ümidimiz cerrahiden….
Büyüklerimiz “Acının da açlığında yeri ayrıdır.” derlermiş ya; onun gibi ana baba acısı, hasreti kadar evlat hasreti de dokunuyor insana. Hem de öyle bir dokunuyor ki taş gibi oturuyor insanın yüreğine.
Birkaç gün önce küçük oğlum Serdar’ın evindeydik. Bir ara İspanya’daki ağabeyi Erdal’ı aradı ama ulaşamadı. Ben de kalan son bulaşıkları yıkayıp eve dönmek üzereydim. Telefonu çaldı, Erdal görüntülü arıyordu. Bulaşıkları bırakıp ellerimi kuruladım. Serdar telefonu bana uzattı.
Karşımda Erdal, boynunda sarılı bir atkı…
-Anne, bak sana bir şey söyleyeceğim ama sakın telaş yapma.
Bu kadar söylemesi bile korkmam, endişelenmem için bir sebepti. Sakin olmaya çalıştım.
-Hayırdır oğlum! O boynundaki nedir, ne oldu?
-Hani ben burada fizik tedavisine gidiyordum ya, işte orada yanlış bir uygulama yapılmış, dün gece ağrıdan sabaha kadar uyuyamadım. Oraya, buraya telefon ederek doktora ulaştık ama o da ancak üç saatte geldi. İğne tedavisi yaptı, birkaç gün daha ağrının sürebileceğini söyledi. Ama merak etme, ben iyiyim.
Ah be çocuk… Sizin saç telinize zarar gelse ben ölürüm. Gözlerinizden akan bir damla yaşa bile kıyamam. Anneyim ben, nasıl merak etmem?
-Dur, daha söyleyeceklerim bitmedi.
-Başka bir şey daha mı var?
-Var ama bu sevineceğin bir şey. Biz Victoria ile karar verdik, artık Avusturya’ya dönüp, oraya yerleşeceğiz.
Bunu, büyük bir özlemle bekliyordum yıllardır. “Benim oğlum geri döner.” diyordum sürekli. İşte, nihayet o gün gelmişti. Bu defa üzüntüden değil, sevinçten döküldü gözyaşlarım.
-Anne şimdi neden ağlıyorsun?
-Sevinçten oğlum! Sen beni bırak da bu karara nasıl vardınız, onu söyle?
-Son zamanlarda iyice sıkılmıştık. Dışarıya çıkmak da yasak olunca yapayalnız kaldık burada. Bir de buranın sağlık sistemi çok kötü. O yüzden dönmeye karar verdik.
-Çok sevindim. Dünyalar benim oldu şimdi. Ne zaman geliyorsunuz?
-Şu sıralar gümrükler kapalı. Bizim buradaki şirketi kapatma işlerini tamamlamamız, evi boşaltmamız gerek. Yavaş yavaş fazla eşyaları elden çıkarıyoruz. Siz de uygun bir ev bakın bize. Üç veya dört ay sonra oradayız.
-Tamam oğlum, ev konusunu düşünmeyin siz, yeter ki gelin.
İçim içime sığmıyordu. Yarım saatlik eve dönüş yolunda binlerce kez Allah’ıma şükrettim. Nihayet oğlum ait olduğu yere dönüyordu. Hayat arkadaşı Viktoria’nın buraları beğendiğini, bizim onu sevdiğimiz gibi onun da bizi sevdiğini biliyorduk. İçim rahattı. Uçuyordum mutluluktan. Şükrediyor, dualar ediyor mutluluk gözyaşları döküyordum.
Eve giremedim. Sevincimi birileriyle paylaşmak istiyordum. Yolda haberi kızıma sesli mesajla bildirmiş olsam da bu yetmemişti. Aynı şehirde yaşayan kız kardeşime gittim. Kapıdan girer girmez:
-Erdal geri dönüyor, artık buraya yerleşecekler, dedim.
Bir sevinç patlaması da orada yaşadık, gözyaşları eşliğinde. Bir anda hepimiz ellerimizde telefonlarımızla kiralık evlere bakıp, plânlar yaparken bulduk kendimizi. O zaman anladım ki meğer ne kadar hasretmişiz bir olmaya, birlik olmaya. Benim dışımda herkes, karşısındakinin hayatına müdahale etmemek için susuyormuş. Şimdi hepimiz, o üç ay gelsin diye gün sayıyorduk.
Korona ezasıyla, cefasıyla, acısıyla, kederiyle birlikte gelmişti. İnsanları derinden yaralamış, işini, aşını elinden almış, mahrumiyetlere mahkûm etmişti. Ekonomileri yerle bir etmişti. Tüm bunların yanında bizlere de unuttuklarımızı hatırlatmış, yeniden aile hayatı yaşamayı öğretmişti. Her şeyden önemlisi sevginin ve sevdiklerimizin değerini, yaşarken bilmemizi öğretmişti.
(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi Haziran 2020)