HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
Aylardır süren durgunluk tam olmasa da yavaş yavaş yerini normal günlük temposuna bırakıyordu. Sabah erken kalkıp yola çıktığınızda işe giden bisikletlileri ya da arabaları, içinde tek tük insan olsa da belediye otobüslerini görmek mümkündü. Herkes içten içe bir rahatlama ile kendisini daha güvenli hissetmeye başlamıştı. En azından aile fertleri ile buluşmaları, on kişiyi geçmemek şartı ile grup toplantıları serbest bırakılmış, kuaförler de dahil olmak üzere restoranlara ve küçük iş yerlerine belirli tedbirler çerçevesinde tekrar iş başı yapmalarına izin verilmişti. Hele bir de okullar, parklar açılsın, çoluk çocuk bayram etsin, işte o zaman değmeyin keyfimize deniyordu…
Ama maalesef olay o kadar basit değildi.
Bu Korona denen virüsten ne zaman tamamen kurtulabileceğimiz hakkında kimse kesin bir şey söyleyemiyordu. Her ne kadar herkes elinden geleni yapmaya çalışsa da tam olarak yok olmuş değildi, kolay kolay da gideceğe benzemiyordu. Hükümet yetkilileri her yerde olduğu gibi Avusturya’da da geniş önlemler aldılar ve her şeyden önemlisi halkın yanında oldular. Salgının ilk ortaya çıkmasıyla biz de dahil, çoğu iş yerleri kısa dönem çalışmaya girdi. Çalışan meslek grupları sadece sağlıkçılar, gıda üretim ve alışveriş merkezleri, temizlikçiler, eczacılar, benzin istasyonları ve güvenlik güçleri oldu. Kısa çalışmaya giren tüm işyerlerine devlet desteği ulaştı. İş yerlerini kapatan küçük işletmecilerin çıkardığı işçiler yine devletten bir miktar kesintili de olsa paralarını alabildiler. Peki, bu durum daha ne kadar sürebilirdi? Ülke ekonomisi ne kadar daha bu yükü sırtında taşıyabilirdi? Kimse bilmiyordu.
Restoranlara çalışma izni verilince evde kalmaktan sıkılan birkaç arkadaşın organizesi ile toplanıp hafta sonu iftarı dışarda yapmaya karar verdik. Almamız gereken tedbirlere de uyarak dörder kişilik gruplar halinde masalarımıza yerleştik. Bir süre sonra, sohbet sırasında yanımda oturan Canan bana dönerek:
-Ya, haberin var mı? Fatma’nın babası vefat etti, dedi.
-Ne diyorsun, Mehmet Dayı öldü mü?
-Dün gece ölmüş. Yurt dışına çıkmaya izin verilmediği için gidemedi de zavallı. Öyle ağlıyor ki, içim sızladı.
Mehmet Dayı benim Avusturya’ya geldiğim senelerde tanıdığım, babamdan birkaç yaş büyük, iyi biriydi. O zamanlar eşi, iki kızı ve iki oğlu ile beraber yaşıyordu. Gurbetteki ilk arkadaşlarım da onun çocukları olmuştu. Seneler sonra, çocuklar evlenince tıpkı annem ve babam gibi onlarda Türkiye’ye dönüş yaptılar. Eşi Emine Yenge yakalandığı Alzheimer hastalığı sonrasında yaklaşık iki sene önce vefat etmişti. Hem köylümüz hem de sevdiğimiz aile dostlarımızdı. Demek şimdi de Mehmet Dayı vefat etmişti…
Korona salgını yüzünden ziyaretlerimiz her ne kadar yumuşasa da yine de kısıtlıydı. Bu yüzden ertesi gün Fatma’yı arayıp baş sağlığı dileklerimi sunarken her ikimizde fazlasıyla duygusallaştığımızdan karşılıklı ağlaştık. Sonra diğer kardeşlerini arayıp aynı dileklerimi ilettim. Ne kadar zordu böyle bir zamanda gidip eşini, dostunu ziyaret edememek… Mehmet Dayı’nın vefatı ile bir tarih daha göç etmişti bu diyarlardan. Sıkıntılı ve huzursuzdum. Zaten günlerdir de öyle değil miydim? On gündür gördüğüm rüyaları bunun habercisi olarak yorumladım. Ama niye hâlâ içimde sıkıntı vardı?
Pazar günü, günlerce yağan yağmur dinmiş, etrafa sanki biraz ferahlık yayılmıştı. Telefonum çalınca babamdan gelen görüntülü arama isteğini gördüm, biraz da şaşırarak hemen açtım. Şaşırdım, çünkü her gün gazetesini okuyan, günlük bulmacasını çözen babam görüntülü aramayı bir türlü çözememişti. Bu esnada telefon da kapandı, tekrar geri aradım, açan olmadı.
Merak ederek eşini aradım. O da “Babamın yine hastalandığını, hastaneye kaldırmak için ambulansı aradığını” söyleyince peşinden Türkiye’deki kız kardeşimi aradım. O da karakoldan izin alarak babama gitmek için yola çıktığını söyledi. Bundan sonra telefon trafiği durmadı aramızda. Dört bir yanda gelen giden telefonlar, endişeler, korkular… Bir yandan yapılan tahliller, testler ve alınamayan sonuçlar…
Sonunda babam hastaneye yatırıldı. Üç gün ne yemek verdiler ne de bir yudum su. Aylardır hasta olduğundan dışarı çıkamayan babam maalesef bu süreçte oldukça asabileşmişti. Şimdi üstüne üstlük ne yemek vardı ne de su… Kardeşim bugün bir resmini çekip göndermiş hepimize, görünce başımdan aşağıya kaynar sular döküldü sanki. O iri yarı adam gitmiş, neredeyse kemik yığını kalmıştı. En kötüsü de babam orada hastanede yatarken biz de burada tutuklu kalmıştık. Kimse yerinden kımıldayamadığı gibi elimizden hiçbir şey de gelmiyordu. Kardeşim, kendisi de risk grubundayken babamla ilgilenmek zorunda kalıyordu, gerçeği söylemek gerekirse biz babamdan çok onun için endişe ediyorduk. Ambulansın direk olarak Haydarpaşa Pandemi Hastanesi’ne getirdiği babamın, çok şükür Covit 19 olmadığı anlaşıldı. Hafta sonu ve dört günlük sokağa çıkma yasağından mıdır nedir; anlayamadığımız bir konu da hastanede yardım edecek hiçbir hasta bakıcısının olmamasıydı.
Herkes bir şekilde yaşamını devam ettiriyordu; evet, ama gurbetçinin asıl belini büken gümrüklerde giriş ve çıkışların hâlâ yasak olmasıydı. Bırakın tatile gitmeyi, kimse ne cenazesine ne de bir hastasına gidebiliyordu. Rahmetli dedem köydeki evinde yalnız yaşarken vefat etmişti. Babamın da bu yüzden en büyük korkusu, yalnız kalmak ve Allah korusun bir gün yalnız ölmekti. Zaten annemin vefatından hemen sonra yanlış bir evlilik yapmasının da sebebi bu değil miydi? Neyse ki şimdiki eşi iyi biriydi de gözümüz arkada kalmıyordu. Annem, hep sağlığında “Bana bir şey olursa babanıza iyi bakın.” diyerek babamı bize emanet etmişti. Etmişti de hani biz neredeydik? Ağabeyim hem risk grubunda hem de seyahat yasağı olan bir şehirde yaşadığından gelemiyordu. Her şey yine risk grubundaki kardeşimin omuzlarına yüklenmişti.
Bütün dünyayı kasıp kavuran Korona virüsü yüzünden oluşan yasakları aşabilmemize imkân yoktu. Geceler boyu gördüğüm kabuslar yüzünden bozulan uyku düzenim umurumda değildi. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu virüse dair. Ne yapabilirdik, kime inanacaktık? Allah’tan umut kesilmez deyip her gün babam ve tüm hastalar için dua ederken onlara bakanları da unutmuyor, sağlık, sabır, güç ve kuvvet diliyordum.
Elbet bir gün, bu kötü günler de geçecek, her şey çok güzel olacaktı.
(Avrasya Akademi Kuray Hikâye Atölyesi, Mayıs 2020)